Ayn Rand’ın 1936 yılında basılan ilk romanı Yaşamak İstiyorum, Sovyet Rusya’da bireyin devlete karşı mücadelesini konu eden zamansız bir öykü olarak günümüzde de çok tartışılmaya devam ediyor.
Yaşamak İstiyorum, Rus Devrimi’nin kendi mutluluğunun peşinden giden üç birey üzerindeki etkisini tarihsel gerçeklere dayanarak canlandıran ve genç bir kadının, tutku dolu aşkını totaliter, yozlaşmış devletin karşısında bir kale gibi savunmasını anlatan özgün bir roman.
Ve bu romanda aslında politik olayların bir tartışması yürütülmüyor; politikanın ötesinde, kızıl bayrakların ve sloganların ardında varoluş kavgasını veren kadın ile erkeklerin yaşamaya nasıl devam edebileceği, politik sloganların insanoğluna gerçekte ne yaptığı sorusu soruluyor. Totaliter devlete baş kaldırana ne oluyor? Peki ya boyun eğen nasıl bir hayat sürüyor?
Toplumsal bir devrim ile bireysel bir isyanın çakıştığı noktada yaşananları ele alan Ayn Rand, okuyucuya sosyalizmin pratikte neye dönüştüğünü açıkça gösteriyor.
ALINTI
"Bu dünyada en çok kimler acı çeker? Bir şeylerin eksikliğini duyanlar mı dersin? Hayır. Bir şeylere sahip olanlar eksiklik çeker. Kör biri göremez ama gözleri keskin olan biri için görmemek imkansızdır. Bu imkansızlık ne kadar şiddetliyse ızdırabı da o denli şiddetli olur."
"Eskiden insanlar hükümdarı önünde saygıyla eğilirdi. Sonra korkuyla eğilir oldular. Şimdi aç karınları yüzünden eğiliyorlar. Eskiden insanların boğazlarında, bellerinde, bileklerinde zincirler vardı. Şimdi bağırsaklarına kadar zincirler dolanmış."
"Ben artık neye inanıyorum biliyor musun? Bunu bize kasten yaşattıklarına, bile bile yaptıklarına inanıyorum. Düşünmemizi istemiyorlar. Düşünemediğimiz için, düşünmeye korktuğumuz için it gibi çalışmak zorunda kalıyoruz."
YORUM
"Yaşamak sadece hayatta kalabilmek değil; her şeyi özgür kılabilmek, zincirlerini kırıp kendi gerçeğini yaratabilmektir..."
Son zamanlarda okuduğum eserler arasında beni derinden etkileyen bir eserdi. Ayn Rand'ın kaleminden çıkan Yaşamak İstiyorum. Kendi hayatını yaşama hakkı üzerine konu edinilen bu romanda ideolojileri tartışmaktan çok, onların insan ruhunda açtığı yaraları görüyoruz. Kira Argounova karakteri, insan sadece hayatta kalmak istemez, kendi seçtiği bir hayatı yaşamak isteri gösterecek, söylenecek her şeyi söyleyecek olan karakterdir. Kira’nın hayalleri mühendis olmak, üretmek, kendi ayakları üzerinde durmak öyle büyük bir istek değildir aslında ama sistem, bireyin en sade arzusunu bile tehdit olarak görür.
Sovyetler Birliği gibi bireyi yok sayan bir düzende bu istek bile bir başkaldırıya dönüşür. Romanın sarsıcı noktası tam da burada başlayacaktır. İnsanların hayatı, kendi seçimleriyle değil, ideolojilerin çizdiği sınırlarla şekillendiğini bize derinden ve saf haliyle Ayn Rand bize yansıtmıştır.
Diğer ana karakterlerden Leo Kovalensky ve Andrei Taganov ile Kira ile olan ilişki oldukça karışık ve eserin bir başka çarpıcı yanlarından biridir.
Kira’nın Leo ile ilişkisi, özgürlüğe duyulan tutkunun zamanla nasıl umutsuzluğa dönüştüğünü gösterirken, Andrei karakteri, romanın trajik tarafını oluşturur. Andrei kötü biri değildir; aksine dürüst, inançlı ve idealisttir. Tam da bu yüzden, inandığı sistemle gerçekler arasındaki uçurumu fark ettiğinde en büyük yıkımı o yaşar.
Bu üç karakter arasındaki ilişki, aslında bir aşk üçgeninden çok daha fazlası.. Birey, özgürlük ve ideoloji arasındaki çatışmanın en anlaşılır ifadesidir.
İnsan, kendi hayatını yaşayamadığında sadece mutsuz olmaz; zamanla kim olduğunu da kaybeder. Yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki fark roman boyunca defalarca yüzünüze vurulacaktır.
Zaten kim yaşıyor ki?
"Görüyorsun ya, sen ve ben hayata inanıyoruz. Ama sen onun için savaşmak, öldürmek, hatta ölmek istiyorsun. Hayat için.
Bense hayatı sadece yaşamak istiyorum."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder