24 Ocak 2026 Cumartesi

BAHÇIVAN ve ÖLÜM / Georgi Gospodinov

 ARKA KAPAK

Hayatının uzun yıllarını bahçesine vakfetmiş olan babasının, “omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas” gibi gördüğü ve idealize ettiği kişinin ölümünü anlattığı bu kitabında Georgi Gospodinov, yeri doldurulamaz bir kayıp karşısında hissettiklerini içten ve etkileyici bir dille aktarırken, aynı zamanda hayat ve ölüm üzerine, sevgi ve yas üzerine, varoluşumuzu anlamlandıran ve yola devam etmemizi sağlayan şeyler üzerine derin bir tefekküre dalıyor.

“Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben uyandırıyorum – tüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için. İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir, benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır. — Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?”



ALINTI


"Elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor. Kendi ölümümüzden söz etmeye gerek bile yok. Onu bir kez bile yaşamayacağız."


"Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur."


"Bir insana çabalamanın hiçbir anlamının kalmadığını ve her şeyin bittiğini söylemek insani değil."



YORUM

"Önce uzun bir acı olur. Keder sonra gelir.."

Bahçıvan ve Ölüm, Georgi Gospodinov’un ölüm, yas, baba figürü, zaman ve hatırlama üzerine yazdığı derinlikli bir metindir. Roman, yazarın babasının hastalığı ve ölümü sürecinde yaşadıklarını merkeze alır. Baba, bir bahçıvandır; toprağa, bitkilere ve yaşama bağlılığıyla tanımlanır. Ölüm ise hem fiziksel hem de metafizik bir güç olarak anlatının karşısında durur.

Gospodinov acıdan bir edebiyat oluşturma değil, acının edebiyat olmasına izin vermesine tanık oluyoruz. Eser klasik bir hikâye anlatmıyor; anı parçaları, suskunluklar ve düşünceler arasında dolaşıyor. Yas burada yüksek sesle değil, içten içe yaşanıyor. Okurken duruyorsun, yavaşlıyorsun, kendi kayıplarını hatırlıyorsun.

Bahçıvan ve Ölüm, acıdan çok hatırlamayı, kayıptan çok bağı, ölümden çok yaşanmışlığı anlatıyor. 


23 Ocak 2026 Cuma

DEMİR ALEV / Rebecca Yarros

 ARKA KAPAK

Herkes Violet Sorrengail’in Basgiath Savaş Akademisi’ndeki ilk yılında ölmesini bekliyordu; buna Violet da dâhil. Ancak Harman, iradesi zayıf, değersiz ve şanssız öğrencileri ayıklama amacıyla yapılan imkânsız sınavların sadece ilkiydi. Asıl eğitim şimdi başlıyordu ve Violet bu eğitimlerden nasıl geçeceğini merak ediyordu. Mesele bu eğitimlerin sadece zor ve acımasız olmaları, hatta binicilerin acı eşiğini sağlamlaştırmak için tasarlanmış olmaları da değildi. Mesele, Violet’a ne kadar güçsüz olduğunu hatırlatmayı şahsi görevi hâline getiren ve onu sevdiği adama ihanet etmeye zorlayan yeni komutan yardımcısıydı. 

Violet’ın bedeni diğer öğrencilere göre daha zayıf ve kırılgan olabilirdi ama zekâsı ve demir gibi bir iradesi vardı. Önderler Basgiath’ın ona öğrettiği en önemli dersi unutuyordu: Ejderha binicileri kendi kurallarını kendileri koyardı. Ama bu yıl hayatta kalmak için, yalnızca kararlı olmak yetmeyecekti. Çünkü Violet, Basgiath Savaş Akademisi’nin yüzyıllardır saklanan sırlarını öğrenmişti ve sonunda onları hiçbir şey kurtaramayabilirdi. Ejderha ateşi bile.




ALINTI


"Kahretsin. Neydi bu şimdi? Kıskançlık mı? Endişe mi? Güvensizlik mi? "Üçü de," diye yanıt verdi Tairn, son derece rahatsız olmuş bir hâlde. "Hatırlatırım ki o kadını tek bir ejderha bile seçmedi. Sen iki tanesi tarafından seçildin. Topla kendini."

*

Basgiath'in silahlarına erişim hakkını kaybedeceksin.

"Umurumda değil. Oraya vardığımızda bir yolunu buluruz."

"Uğruna çabaladığın her şeyi kaybedeceksin." Sesim çatallandı. "Benim yüzümden."

"O zaman ihtiyacım olan her şeyi yanıma alacağım." Tek gördüğüm, tek hissettiğim o olsun diye yüzünü bana yaklaştırdı. "Senin yaşaman için Aretia'nın tekrar yanıp kül olmasını seve seve izlerim."

*

“Meğer birine aşık olduğunda şairlerin bahsettiği o yüce mutluluk ancak o kişi de seni seviyorsa hissedilebiliyormuş.”



YORUM

"Bugün ölmeyecektim.

 Yarın içinse söz veremezdim."

Rebecca Yarros’un Empyrean serisinin ikinci kitabı olan Demir Alev, Dördüncü Kanat’ın  bıraktığı yerden çok daha karanlık, politik ve duygusal bir noktadan devam ediyor. Seri bu kitapla birlikte yalnızca romantik-fantastik bir hikâye olmaktan çıkıp; sistem eleştirisi, savaş ahlakı ve bireysel özgürlük temalarını daha güçlü şekilde ele alıyor.

Demir Alev, Violet Sorrengail’in artık sadece hayatta kalmaya çalışan bir öğrenci değil, bilgiyle ve gerçeğin bedeliyle yüzleşen bir karakter hâline gelmesini anlatır. Basgiath Savaş Akademisi’nde kurallar sertleşmiş, dostluklar kırılganlaşmış, düşman kavramı ise bulanıklaşmıştır. 

 “Gerçek, korunmaya değer mi; yoksa düzen her şeyden önemli mi?”

Demir Alev, fiziksel şiddetten çok psikolojik yıpranmayı merkeze almıştır. Kitap boyunca baskıcı bir atmosfer hissediliyor. Sürekli tetikte olma hâli, kime güvenileceğinin belirsizliği ve yaklaşan tehlike duygusu anlatımın temelini oluşturuyor. Violet’ın fiziksel zayıflığı devam etse de zekâsı, gözlem gücü ve sorgulama cesareti onu ayakta tutan en önemli unsurlar hâline geliyor.

Violet ile Xaden arasındaki ilişki ise bu kitapta daha karmaşık ve çatışmalı bir hâl alır. Aralarındaki bağ güçlü olsa da güven, sırlar nedeniyle sürekli sınanır. Xaden’ın koruma içgüdüsü ile Violet’ın gerçeği bilme ihtiyacı arasında kalan bu ilişki, romantik bir hikâyeden çok etik bir tartışmaya dönüşür. 

Andarna ve Tairn bu ikilinin sahnelerine bayılmayan yoktur diye düşünüyorum. En eğlenceli ve etkilendiğim sahnelerin başrol oyuncuları..

Eser neredeyse bin küsur sayfa ama o kadar akıcı ki nasıl bitti anlamlandıramadım. Aksiyon ve akıcılığın bu kadar yoğun olan bir eser okumayalı baya olmuş anlaşılan. 

Serinin devam kitaplarında görüşmek üzere..

22 Ocak 2026 Perşembe

FICCIONES / Jorge Luis Borges

 ARKA KAPAK

“Elinizdeki kitabı oluşturan yedi metin fazla açıklama gerektirmiyor. Yedincisi –yani ‘Çatallanan Yollar Bahçesi’– bir polisiye; okurlar bana kalırsa, amacını bilseler de, anlamayacakları bir suçun hem icrasına hem bütün ön hazırlıklarına tanık olacaklar. Diğerleriyse fantastik metinler; içlerinden biri –‘Babil Piyangosu’– sembolizm açısından pek masum sayılmaz. Babil Kütüphanesi’ne dair bir metin kaleme alan ilk yazar ben değilim; tarihine ve tarihöncesine dair ilginçlikler Sur dergisinin 59. sayısının Leucipo’dan Lasswitz’e, Lewis Caroll’dan Aristoteles’e birbirinden farklı isimlerin geçtiği sayfalarında incelenebilir. ‘Dairesel Harabeler’de her şey gerçekdışıdır; ‘Quijote’nin Yazarı Pierre Menard’da romanın başkahramanının kaderi baskın çıkar. Kendisine atfettiğim yazın listesi aşırı eğlenceli olmayabilir, gelişigüzel de değildir; zihinsel tarihinin bir diyagramıdır.”




ALINTI

"İnsan birinden nefret etmek ya da onu sevmek için sayısız sebep bulabilir."


"Kendi içimde, dünya dünya olalı bütün insanların sahip olduğundan fazla anı barındırıyorum."


YORUM

“Gerçek dediğimiz şey ne kadar gerçektir?”

Ficciones, Jorge Luis Borges’in 1944’te yayımladığı ve modern dünya edebiyatının düşünsel sınırlarını yeniden tanımlayan öykü kitabıdır. Çatallanan Yollar Bahçesi ve Kandırmacalar başlıklı iki bölümden oluşan bu eser, geleneksel anlatıyı aşarak zamanı, gerçekliği, bilgiyi ve kimliği sorgulayan metinler sunar. 

Borges, metafizik, felsefe, mantık ve dil üzerine kurduğu bu kısa ama yoğun öykülerle okuru yalnızca bir hikâyenin içine değil, bir düşünce labirentine davet eder. Ficciones, her okunuşta yeni anlamlar üreten, edebiyatı bir anlatıdan çok bir düşünme biçimine dönüştüren temel bir yapıttır.

📖Ölüm ve Pusula ;  İlk bakışta klasik bir polisiye anlatı gibi başlayan öykü, ilerledikçe metafizik bir tuzağa dönüşür. Borges, mantık ve aklın mutlaklaştırıldığında insanı gerçeğe değil, kaçınılmaz sona götürebileceğini gösterir. Bu metin, aklın kendi aşırılığıyla yıkıcı bir güce dönüşebileceğini vurgular.

📖 Bellekli Funes, Her ayrıntıyı eksiksiz hatırlayabilen Funes, bu olağanüstü yeteneğine rağmen düşünemez. Borges, bu karakter aracılığıyla unutmanın bir eksiklik değil, düşünmenin ve soyutlamanın temel koşulu olduğunu ileri sürer.

📖 Don Quijote’un Yazarı Pierre Menard ;  Aynı metni kelimesi kelimesine yeniden yazmasına rağmen Pierre Menard’ın Don Quijote’u, bağlam değiştiği için bambaşka bir anlam kazanır. Borges bu öyküyle, metnin anlamını belirleyen unsurun yazar değil, tarihsel ve kültürel bağlam olduğunu ortaya koyar.

Sonuç olarak Ficciones, okuru edilgen bir alıcı olarak değil, metni yeniden üreten bir özne olarak konumlandırır. Borges’in metinleri kapanmaz; her okuma yeni bir yorum üretir. Bu nedenle Ficciones, bitirilen bir kitap değil, zihinde süren bir düşünce deneyimidir.


18 Ocak 2026 Pazar

SİS VE GECE / Ahmet Ümit

 ARKA KAPAK

Amansız bir yalnızlaşma ve yabancılaşma

İstihbarat teşkilatının mesleğine aşkla bağlı elemanı Sedat’ın hayatı üst üste gelen musibetlerle altüst olmuştur. Babası gibi sevdiği amiri Yıldırım’ın öldürülmesinin şokunu atlatamadan kendisi de suikasta uğrar. Tüm bunların üstüne yegâne yaşama sevinci olan Mine’nin kaybolmasıyla hayatı tam bir cehenneme döner ancak pes etmez, sevgilisinin peşine düşer.

Faili meçhul cinayetlerin parçaladığı yaşamlar

Sis ve Gece olgun bir yazardan izler taşıyan üslubuyla şaşırtıcı bir ilk roman. Ahmet Ümit’e parlak bir kariyerin kapısını açan roman uzun vadede yazarın imzasına dönüşecek olan tüm temaları barındırıyor; arka sokaklarda kaybolan yaşamlar, azınlıklar, mezar taşlarının silinen yazıları gibi hayatımızdan sessiz ve çaresizce çıkan “ötekiler.”


ALINTI


"İnancın ne kadar yıkıcı bir silah olabileceğini bir kez daha görüyorum. Bu genç beyinler, bu tutkulu kişilikler doğru bir yöne kanalize edilebilseydi ülkeye ne kadar yararlı olurlardı, diye yazıklanmaktan kendimi alamıyorum."

"İnsanın başına her türlü felaket gelebilir. Ama en kötüsü bu felakete kendisinin neden olması."


YORUM

Amansız bir yalnızlaşma ve yabancılaşma

Bir Ahmet Ümit kalemiyle karşı karşıyayız. Kısaca konusundan bahsetmek istersem, bir istihbarat görevlisi olan Sedat’ın gözünden olaylara tanık oluyoruz. Sedat, devlet adına yürüttüğü gizli operasyonlar sırasında hem mesleği hem de özel hayatı arasında sıkışmakta. Bir yandan eski sevgilisi Mine’nin kayboluşu, diğer yandan karanlık devlet ilişkileri onu içsel bir çözülmeye sürükler. Roman ilerledikçe Sedat’ın hem başkalarını izleyen hem de izlenen biri olduğunu görmekteyiz. 

"İnsanın başına her türlü felaket gelebilir. Ama en kötüsü bu felakete kendisinin neden olması."

Bu sefer sadece polisiye ağırlıklı hissettirmemekte, bireyin sistem içinde nasıl yalnızlaştığını ve kimliğini kaybettiğini anlatan güçlü bir sorgulamayı yaptırdığını dile getirebiliriz. Sedat karakteri aracılığıyla devlet, vicdan ve insanlık arasındaki ince çizgiyi bizlere sunmaktadır. Romanın sonunda asıl tehlikenin dış düşmanlar değil, insanın kendi iç dünyasında kaybedilen değerler olduğunu görebiliyoruz.

Ben genel olarak sevdim ama sonu çok tahmin edilebilir bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. İlk yazdığı eserlerden olduğu için sonraki kalemin gelişimini gördüğümden de kaynaklanmış olabilir. 

Eser zaten çok uzun değil. Bu yüzden uzatmalara oynanmadan gerekli mesajlar ve kurguyu bizlere sunmuş.

16 Ocak 2026 Cuma

TEREYAĞI - Asako Yuzuki

 ARKA KAPAK

Gerçek bir olaydan esinlenen ve Japonya’da büyük ses getiren kült roman: Seri katil ve gurme bir kadın aşçı; onun peşine düşmüş ve davayı çözmeye kararlı bir gazeteci.

Yalnız işadamlarını ev yemekleriyle baştan çıkardığı ve öldürdüğü iddia edilen gurme aşçı Manako Kacii seri cinayet suçlamasıyla hüküm giymiştir. Tüm ülkenin ilgisini üzerine çeken bu dava, Kacii’nin basına konuşmayı reddetmesi ve kimseyi kabul etmemesiyle daha da gizemli bir hâl almıştır. Ta ki gazeteci Rika Maçida ona dana yahnisinin tarifini sormak için bir mektup yazana kadar. Kacii bu daveti geri çevirmeyecek ve cevap yazacaktır.

Haber merkezindeki tek kadın olan Rika, her akşam geç saatlere kadar çalışan, genellikle ramen dışında yemek pişirmeyen biridir. Onunla soğukkanlı Kacii arasındaki görüşmeler, gazetecilik araştırmasından çok mutfak eğitimine dönüşür. Rika, bu gastronomik alışverişin Kacii’yi yumuşatacağını ummaktadır ama asıl değişenin kendisi olduğunu fark edecektir. Yediği her yemekte bedeninde yeni bir şey uyanmaktadır; belki de Kacii ile düşündüğünden çok daha fazla ortak noktaları vardır.

Gerçek hayatta “Konkatsu Katili” diye bilinen dolandırıcı ve seri katilin davasından esinlenen Asako Yuzuki’nin Tereyağı romanı, Japonya’da kadın düşmanlığı, takıntı, aşk ve yemeğin sınır tanımayan hazları üzerine çarpıcı ve sarsıcı bir keşif sunuyor.


ALINTI

"Duvar örmek demek, göğsünü gererek insanları dışlamak değil. Bu, kendini işine adamak ve içindeki kaleyi korumak denen şey değil mi? Duvarın malzemesi sert tuğla ve soğuk beton olmak zorunda değil. Tatlı ve yumuşak bir kek de duvar olabiliyor."


".. güvenli bölgesi bulunmayan bir yaşantı çetin oluyor. Bir yerlerde takılıp kalıyorsunuz."


".. bir insanın değeri, gayret gösterip elde ettiği sonuçtan çok, sürekli ne kadar gayret gösterdiğine bakarak belirlenmiyor mu sence de ?"


YORUM

“Gerçek tat, kendini bastırmamayı göze aldığında ortaya çıkar.”

Tereyağı Japonya’daki “Konkatsu Katili” davası esinlenen bir romandır. Hikâye, Tokyo’da yaşayan gazeteci Rika Machida’nın, sevgililerini ev yemekleriyle baştan çıkarıp öldürdüğü iddia edilen gurme ve katil suçuyla yargılanan Manako Kajii’yle ilişkisi ele almaktadır. 

Kajii’yle tanışıp, kendisiyle röportaj yapmak için birçok mektup göndermesine rağmen dikkatini çekip yanıt alamamaktadır.  Arkadaşının önerisi ile son mektubunun sonuna bir tarif isteği sorması ile dikkatini çekebilmiştir. Bu temas Rika’nın ve çevresindekilerinde yaşamında köklü değişimler başlatacaktır.

Tereyağı, yüzeyde bir suç hikâyesi gibi görünse de aslında, kadın bedeni, arzu ve özgürlük üzerine güçlü bir toplumsal eleştiri sunar. Romanda yemek, özellikle tereyağı, yalnızca tat ve hazla ilgili değildir; bireyin kendi isteklerini bastırmadan kabul edebilmesinin simgesidir. Asako Yuzuki, kadınlara dayatılan ölçülülük, zayıflık ve kendini kontrol etme beklentilerini sorgulayarak, bu normların ne kadar içselleştirildiğini gösterir. Rika’nın yemekle ve bedeniyle kurduğu ilişkinin dönüşmesi, onun toplumun onayına göre değil, kendi arzularına göre yaşamayı öğrenme sürecini temsil eder. Manako Kajii ise bu düzeni en uç noktadan sarsan bir figür olarak, kadınların haz aldığı, talep ettiği ve kontrol kurduğu anda nasıl “tehlikeli” ilan edildiğini görünür kılar. 

Roman, suç anlatısından çok, kadın arzularının neden korkutucu bulunduğunu ve bu korkunun nasıl ahlak, beden ve medya diliyle bastırıldığını sorgular. Bu yönüyle Tereyağı, gündelik hayatın içinde normalleştirilen baskıları açığa çıkaran, sade ama derinlikli bir özgürleşme anlatısıdır.

Ben genel olarak konuyu ele alınış şeklini sevdim. Ortalara doğru monotonlaşma hissettirse de bütüne bakacak olursak sevdiğim bir eser oldu. Verilen mesajların oldukça bağlantılı ve karakterlerin iç dünyasını yansıtmasını beğendim.




10 Ocak 2026 Cumartesi

HUZURSUZLUĞUN KİTABI - Fernando Pessoa

 ARKA KAPAK

Fernando Pessoa 1935’te öldüğü zaman, sandığındaki eserlerinin sayısı tahmin bile edilemezdi. Onun elinden çıkmış şiirlerin, yazıların altında genellikle başka imzalar vardı. Üstelik bu isimler yalnızca birer takma ad değil, öyküsü, geçmişi, yazgısı, dünya görüşü farklı kişiliklerdi.

Pessoa’nın ölümünden sonra elyazmaları derlenmeye başlandığı zaman bitmemiş eserler de bulundu içlerinde. Bernardo Soares imzalı Huzursuzluğun Kitabı da bunlardan biriydi. Tarihten, mitolojiden, edebiyattan, ruhbilimden haberdar bir XX. yüzyıl insanının gerçekliği yadsıyışının, kendini hayallere hapsedişinin güncesiydi bu. Gündüzleri bir mağazada çalışan, geceleri yalnızlığını yağmurun sesinde, ayak seslerinde duyumsayan bir Lizbonluydu Bernardo Soares ya da Fernando Pessoa.

Bugün sadece Portekiz edebiyatının değil tüm dünyanın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Huzursuzluğun Kitabı’ndaki her metin, kırık bir aynanın, gerçekliğin bir yanını yansıtan ve sonsuzca çoğaltan bir parçası...


ALINTI


"..bugün çektiğiniz acının acısını yarın çekeceğinizi şimdiden size muştulayan acı - ne büyük bir açmaz bu, hem yararsız, hem bir o kadar sahte, ne büyük bir açmaz.."


Yaşamayı bilmeden yaşayan bizlere [benim ender benzerlerime ve bana ], her şeyi reddetmekten başka hayat tarzı, dünyayı seyretmekten başka yazgı kalıyor muydu?


"Var olan tek sır, bir sır olduğunu düşünen insanların olmasıdır." demişti..


YORUM

" - ya aklımın tiksindiği düşleri seçeceğim ya da duyularımı dehşete düşüren eylemi; .."

*

Pessoa’nın huzursuzluğu, dış dünyaya duyulan bir öfkeden çok, iç dünyaya duyulan bir yorgunluk. Düşünmekten yorulmuş bir zihinle yazılmış bu satırlar, biz okurların zihnini de yavaş yavaş yoracağını düşünebiliriz çok haksız bir düşünce de değildir ama bu yorgunluk rahatsız edici değil; aksine tanıdık. Sanki uzun zamandır bastırdığın bir hissin nihayet adını koymuş biri var karşında. Eseri okurken yazarla bir bütün hale geldiğiniz o kadar çok an olacak ki..

Kitap boyunca Pessoa mutlu olmaya çalışmıyor, umut vermeye de çalışmıyor. O, sadece olanı olduğu gibi kabul ediyor. Hayatın sıradanlığını, insan ilişkilerinin yüzeyselliğini, mutluluğun geçiciliğini… Ve belki de en çarpıcısı: insanın kendine bile yabancı oluşunu.

Cümleler bazen dağınık bir iç monolog, bazen de uykuyla uyanıklık arasındaki düşünceler gibi. Bir oturuşta biten kitaplardan değil, bazı cümleler okunmuyor; insanın içine işleyerek yazıldığından. Huzursuzluğun Kitabı, kendini yalnız hissedenlere arkadaş olmak için yazılmamış. Tam tersine, yalnızlığını sana daha net göstermek için yazılmış. Pessoa tüm kitap boyunca “Bak, bu his sadece sana ait değil.”

Huzursuzluğun Kitabı,  beni kandırmadı. Belki de bazı kitapların yapması gereken tek şey budur.


8 Ocak 2026 Perşembe

SİLAHŞOR- Stephen King

 ARKA KAPAK

Silahşor (Kara Kule I) Stephen King’in Kara Kule serisinin yeniden gözden geçirilmiş ilk kitabıdır.

Gizemli kahraman son Silahşor Gilead’lı Roland tek başına büyüleyici bir iyilik ve kötülük yolculuğuna çıkar. Siyahlı Adam’ı ararken Alice adında çekici bir kadın ve Jake adında New york’lu bir çocukla arkadaşlık etmeye başlar. Ama bizimkini yansıtan kendi iç dünyasında aslında olukça yalnız ve mutsuz bir tiptir.

Kara Kule, diğer adıyla silahşor, Roland’ın gerçek kimliği ve ilgi çekici karakterini keşfedebileceğiniz, baş döndürücü hayali görüntüler ve karakterlerle bezeli inanılmaz bir roman.

Büyük usta Stephen King’in korku, hayal ve gerçeği harmanladığı Kara Kule, onu yazarlığın zirvesine çıkardı.





ALINTI


"Aramadığın bir şeyi göremezsin çekirge, derdi Cort. Gözlerini açarsan Tanrı istediğini verir."

".. ölümün gerisinde neler olduğunu söyler, neler gördüğünü anlatır."


YORUM

".. biri Kara Kule'yi aramaya başlarsa, zamanla hiç ilgilenmez."

Silahşor, klasik bir Stephen King romanından çok daha fazlası. Çorak, gizemli ve tekinsiz bir evrende geçen bu hikâye; son silahşor Roland Deschain’in Kara Kule’ye uzanan kader yolculuğunu anlatıyor. Roland, Kule’ye ulaşmak için Siyahlı Adam’ın izini sürerken hem geçmişiyle yüzleşiyor hem de yoluna çıkan karakterlerle kendi insanlığını sorguluyor.

📌 Jake Chambers 📌 Alice 📌 “Ka” Hepsi yavaş yavaş Kara Kule evreninin kapılarını aralıyor.

Anlatım bölük pörçük, rüyadaymışçasına ve zaman algısı kırılmış bir yapıya sahiptir. Bu da bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum; bizlerin(okur), karakterle (Roland) bir bütün hale gelmemiz istenmiştir. Okurken ki o yalnızlık duygusu, yolculuk atmosferini yakın bir şekilde deneyimledim şahsen :)

Roland Deschain son silahşor ve görev bilinci(karakule) birleşimi sayesinde ne kadar soğuk, mesafeli, acımasız görünsede ancak derininde trajik bir sadakat ve kader duygusu taşıdığını görebiliyoruz. 

Kara Kule serisi için ilk kitap için durağan, zor ve sıkıcı bir geçiş kitabı gibi yorumlar okusamda ben ilk kitabı oldukça başarılı buldum. Yeterli bir giriş kitabı, sorular barındırarak devamının ne olacağını merak ettirme yönü oldukça iyi mesela sabırsızlıkla ikinci kitabı bekliyorum.

Kara Kule yolculuğuna çıkmaya ne dersiniz?




#KaraKule #Silahşor #StephenKing #BookstagramTR #Fantastik #DarkFantasy 

5 Ocak 2026 Pazartesi

DALGALAR / Virginia Woolf

 ARKA KAPAK


Dalgalar, yaşamın ritmini doğanın döngüsü ve zamanın akışıyla uyum içinde yansıtan bir metafordur. Birlikte büyüyen, üç erkek üç kız altı çocuğun, gençliğe ve sonra yaşlılığa uzanan bir çizgide izlediğimiz yaşamlarını kendi iç sesleriyle anlatan Dalgalar deneysel bir roman, Virginia Woolf’un en özgün yapıtı, kendi deyişiyle bir “oyun-şiir”.

“Ölü şair ne demişti, unutmuşsunuz. Ve ben sözleri size tercüme edemem ki bağlayıcı gücü sizi ip gibi sarsın, amaçsız olduğunuzu kafanıza iyice soksun; ve ritmin bayağı ve değersiz olduğunu göstersin; işte bu yüzden, amaçsızlığınızın farkında olmadığınız sürece sizi istila eden, sizi gençken bile yaşlandıran o aşağılamayı yok edin. O şiiri kolayca okunacak şekilde tercüme etmek de benim çabam olsun.”



ALINTI


" sizler gibi görünmeyi umuyordum, ama olamadım, çünkü ben sizler gibi tek ve bütün değilim, şimdiye dek binlerce hayat yaşadım.."

".. benimde önce bakmam ve başkalarının neyi nasıl yaptığını görmem gerekiyor."

".. benimde önce bakmam ve başkalarının neyi nasıl yaptığını görmem gerekiyor."




YORUM

"ama bana göre iyi bir cümle bağımsız bir varoluşa sahiptir. Yine de iyi bir cümlelerin yalnızlıkla kurulabileceğine inanıyorum."


Virginia Woolf  'Dalgalar' romanında, olayların peşinden sürüklenmektense, bilincin dalgalanan hareketini izlemeyi göstermeyi tercih etmiş. Dalgalar eseri oldukça derin ve anlatımı zor bir eser. Değinilen konu 'benlik' olduğu için de oldukça ön görülebilir bir durumdu. Woolf bu sefer kalemiyle beni 'Dalgalar'ına çekebildi. Süreçten ve kurgudan oldukça memnun ayrıldım bu sefer. Kitap analizine geçersek; oluşturduğu bu altı karakter -Bernard, Neville, Louis, Jinny, Susan ve Rhoda- ayrı ayrı kişilikler olarak değil, tek bir benliğin altı sesi gibi kurguluyor. Her biri bizdeki farklı parçaya dokunuyor: anlatan, hisseden, yabancı kalan, bedeniyle var olan, doğaya sığınan ve çözülmeye çalışan  parçamıza. Romanın sessiz merkezi Percival' ı ise, neredeyse konuşmadan bile bütün karakterlerin içindeki boşluğu açığa çıkaran bir yokluk odağı haline getirmiş. Bir bakıma anlatımı da kolaylaştırmış gibi düşünebiliriz.
Eserdeki  zaman algısı ise normalden farklı ele alınmış; saatle değil, ışıkla ve dalgalarla ölçülür. Günün doğuşu çocukluğa, öğle olgunluğa, akşam yaşlılığa karşılık gelir. Aralara serpiştirilen deniz ve doğa metinleri romanın asıl anlatıcısı niteliği taşıdığını bittikten sonra fark edebiliyoruz.

Bitimi demişken bize şu soruyu da sordurtmayı ihmal etmiyor; "Ben dediğimiz o şey, gerçekten tek parça mı; yoksa birbirine değen kırık parçaların birleşimi mi?"


26 Kasım 2025 Çarşamba

ANTARTKTİKA'NIN SIRRI / Adem Noah

 ARKA KAPAK

Antarktika antik efsanelere ve bazı bilimsel teorilere konu olmaktadır. Bazı araştırmacılara göre tarih boyunca cevabı bulunamamış gezegenimizde yaşam nasıl başladı, antik uygarlıklar niçin tarihten silindi sorularının cevabı bu kıtadadır.

Teresa en son çözdügü eşinin obezliğiyle ilgili gizemden sonra kendisini Profesör Richard ile birlikte dev buzulların kıtasında bulur. Bu defa önceki esrarlı olaylardan farklı olarak mağara çizimleri, 2 dev yumurta, paranormal olaylar, depremler ve salgınlar gibi organize ve birçok gizemli olayla karşılaşır.


Adem Noah'ın gizem ve sır dolu Antarktika'nın Sırrı romanını okurken tek hücrelilerin dünyasını ve sağlıklı yaşamın esintilerini bulacaksınız. Devletlerin perde arkasından kurguladıkları güç oyunlarının dünyayı nasıl tehlikelere sürüklediğine de şahit olacaksınız...




"Dünya denilen denizdeki sorulara bile cevap bulamamışken kâinat deryasindaki bilinmezliklere cevap bulmasını bekleyemeyiz. "

"Insanoğlunun merak edip cevabını bulamadığı birçok soru vardır. "

"Beden ruhun elbisesi olamaz. Ancak ruhun geçici bir süreliğine evi olabilir ve bu ruh istediği zaman evi terk edebilir tıpkı uykuda olduğu gibi .."




YORUM


“Buzların altında saklanan her sır, insanlığın bilmediği değil; bilmekten korktuğu şeydir.”

Adem Noah, Antarktika’nın Sırrı ile okuru yalnızca kıtalar arası bir maceraya değil, insanlığın köklerine, bilimin sınırına ve metafizik bir kapının eşiğine götürüyor. Bu kitap, hem türler arası gezinen hem de okurunu kendi zihninin karanlık odalarına doğru çağıran bir yapıya sahip.

Bir grup bilim insanı, başta Güney Amerika’da bir mağarada antik çizimler keşfediyor. Bu çizimlerde  ilginç semboller ve “iki yumurta” figürü bulunuyor.  Bu sembollerin izini süren ekip, araştırmalarının ardından kendilerini Antarktika’da buluyor. Burada karşılaştıkları şeyler sadece arkeolojik kalıntılar değil; “insanlık öncesi”, “dünya dışı ,farklı uygarlık” tartışmalarını akla getiren izler.

 Ancak hikâye yalnızca keşif ve bilim üzerinden yürümüyor. Eser, bilim insanlarının karşılaştığı “görünmeyen güçler”, “paranormal olaylar”, “komplo”, “gizli örgütler/kurumlar” gibi unsurlar da barındırıyor.  Aynı zamanda yazar, metafizik, inanç, insan doğası, bilinmeyenler ve bilimin sınırları gibi temalar etrafında okuyucuyu düşünmeye ve sorgulamaya zorluyor. 

Kitap ele alınan konu bakımından çok yoğun ve bir noktada tatmin edici. Ben eseri bilimsel roman olarak okumaya başladım. Kurgu kısmından çok bilim ,metafizik , teori,  makale tadında yoğun bilgi ve teori akışı olduğunu, bu yüzden roman okuyor hissi tamamen kayboldu. Eğer roman edebi yönden de biraz daha ele alınsaydı daha keyifli olabilirdi. Bilgiyi bir noktada kurgusal olarak ele alındığında bilgi kalıcılığı daha fazla olduğunu düşünüyorum.

  Özellikle hastalıklar, insan fizyolojisi, bilimsel teoriler vs. gibi konuların detaylı aktarımı, romanın edebi temposunu  düşürebiliyor. Yazar da sıradan okurların aksine düşünen bir kesime hitap ettiğini dile getirmişti. Bu yönden bakacak olursak  bilim, metafizik, tarih konularına ilgi duymuyorsanız veya bu konularda bilginiz yoksa okurken zorlanabilirsiniz; çünkü kitapta referanslar ve terminoloji yoğun ele alınmış.

Kısacası başlangıcımı yanlış yaptığım için okurken bir noktadan sonra tatmin ediciliği kayboldu. Bilimsel yönler ve kurgusal olarak beğendim lakin edebi yönden kalemi beni tatmin etmedi.

Belki diğer eserlerinde bu bakış açısıyla yaklaşım tatmin edebilir. 




19 Kasım 2025 Çarşamba

KARTOPU- Osman Aysu

 ARKA KAPAK

Kenan'ın nefret dolu gözleri birden keyifle ışıldadı. "Sonunda seni yakaladım, iblis," diye homurdandı. "Sonun geldi artık."

"Neslihan fazla düşünmedi. Şayet aşağıya çakılırlarsa sımsıkı sarıldı. Genç kadın bu sıcak temasla yaşam arzusunu bir kere içinde hissetti. Ölmemesi gerektiğini, mutluluğa tam kavuşacağı sırada böyle bir imkânsızlığı aşmasının şart olduğuna inandı. Ayrıca Feridun onu sıkışıp kaldıkları labirentten çekip çıkaracak kadar da güçlüydü."


Genç bilim adamı Feridun Yalaz, çok önemli bir buluş yapmış, tüm dengeleri alt üst edecek bir projeye imza atmıştı. Ancak ABD'de başladığı bilimsel çalışmalarını tamamlayamadan ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Önce Londra'ya oradan da Moskova'ya kaçan Feridun'un peşindeki mafyayla ne işi olabilirdi ki? Türk polisiyesinin usta kalemi Osman Aysu'dan aşk, intikam, tutku ve gerilim dolu, nefes nefese okuyacağınız bir roman...






YORUM


Gizemli kişiler, belirsiz geçmişler, derinleşen sırlar, kimlik oyunları..

Küçük bir sır veya masum görünen bir olayın nasıl hızla büyüyüp tüm karakterlerin hayatını yutacak bir felakete dönüşebileceğini anlatan bir gerilim hikâyesi. Osman Aysu, roman boyunca hem sıradan insanların taşıdığı gölgeleri hem de tehlike karşısında ortaya çıkan gerçek yüzleri kaleme almaktadır. Olay örgüsü başlangıçta sade görünür; fakat her yeni bilgi, her yeni hamle kartopunun yokuş aşağı hızlanması gibi gerilimi ve macerayı büyütür.

Okuduğum baskıdan kaynaklı oldukça fazla yazım hataları mevcuttu. Kesinlikle güncel baskı okunmalı eğer okunacaksa. Yazarla ilk tanışma kitabımın böyle olmasını istemezdim açıkçası. Kalemine gelecek olursak yazarı daha öncesinde okuduğum yorumlara göre beğenilmişti lakin ben bu eserinde aradığım gerilimi pek alamadım. Ayrıca konusu da güzel düşünülmüş lakin ele alış şekli pek beni tatmin etmedi.

Bilim insanı Feridun Yalaz karakteri de tam bana işlemedi. Diğer yan karakterlerde aynı şekilde. Pek beni tatmin eden bir eser olduğunu söyleyemeyeceğim. Belki farklı eserlerinde bu durum değişir. 


ATATÜRK HAKKINDA HATIRALAR ve BELGELER / Afet İnan

 ARKA KAPAK

Afet İnan, Atatürkün hayatının son 13 yılında her zaman yakınında bulunmuş ve yakın tarihimizin dönüm noktalarının hem aktörü hemde tanığı olmuştu: Önyargılar ve yetersiz bilgiler nedeniyle hakkınca bilinmeyen tarihimizin, Türk Tarih Kurumu sayesinde gerçek yerini almasını sağlamak... 

Türk kadınının modern toplumdaki yerini alması yolunda bizzat örnek okuşturma ve seçme-seçilme hakkının tanınmasına öncüsü olmak... Ve Atatürk'ün pek çok konudaki görüşlerine ilk elden tanıklık... Afet İnan, Atatürk döneminde yaşadıklarını ve ondan dinlediklerini okuyucuyla paylaşıyor. 

Dili genç kuşaklar için anlaşılır hale getirilen bu baskı, bazı okuyucuyla ilk kez buluşan fotoğraflarla daha zenginleştirildi. 






ALINTI


"Bir milletin nisvanı (kadınları) derece-i terakkisinin mizanıdır (gelişmişlik düzeyinin ölçütüdür."

Atatürk, "Akıl ve mantığın halletmeyeceği mesele yoktur" derdi. Ancak, O, aklın rehberinin bilgi, bilim olduğunu da yine kabul etmişti.

Atatürk dedi ki; Ancak hür fikirlere sahip olan insanlar vatanlarına faydalı olabilir ve onlardır ki vatanlarını kurtarıp muhafaza etme kudretine malik olurlar.

Bir akşam üzeri Atatürk’ün etrafında toplananlar arasında, onun fani oluşu üzerinde durulmuş ve kendisi şu cümlesini tekrar etmişti, ”Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” Böyle dedikten sonra da, ”Milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın” demiştir.



YORUM

Afet İnan tarafından kaleme alınan bu kıymetli eser hem bir hatıra, hem bir araştırma, hem de bir belge kitabı niteliği taşımaktadır. Atatürk’ün gündelik hayatını, fikir alışverişlerini, inkılapların hazırlık süreçlerini, özel konuşmalarındaki düşünce akışını, insani yönünü (espri anlayışı, hassasiyeti, çalışma disiplini) doğrudan bir tanığın gözünden aktarır. Bu yönüyle kitap yalnızca tarih okumak değildir; Atatürk’ün kişiliğine açılan bir pencere gibidir.

Afet İnan, Atatürk’ün bilim, eğitim, kadın hakları, tarih ve toplumsal kalkınma konularındaki düşüncelerini birinci elden anlatır. Özellikle: “Türk kadınının toplumdaki yeri” üzerine yaptığı sohbetler, tarih tezi ve dil devrimi üzerine fikir tartışmaları, Cumhuriyet’in temel ilkeleriyle ilgili açıklamalarına yer verilmesi  okura Atatürk’ün entellektüel derinliğini bir kez daha gösterir. Kıymeti hiçbir zaman unutulmaz ama böyle bir eserde manevi kızının gözünden, kaleme alınan bir eserde tekrar hatırlamak ..

Kitapta yalnızca hatıralar yoktur; mektuplar, yazışmalar, resmî notlar, Atatürk’ün Afet İnan’a verdiği çalışma talimatları belge olarak sunulur. Bu da eseri bilimsel bir güvenilirlik seviyesine taşır.

Birinci elden yazılmış olması eşsiz değerde. Afet İnan’ın anlattıkları, Atatürk’ü idealize etmekten çok, gerçeğe sadık bir anlatımla sunulur. Bu da kitabı hem tarihçiler hem okurlar için kıymetli kılar.  Atatürk’ün karar alma süreçleri, fikir geliştirmeleri, sabahlara kadar süren çalışma temposu; kitabı aynı zamanda liderlik üzerine bir ders kitabına dönüştürür. Kitabın en çarpıcı mesajı, Atatürk’ün Türkiye’nin yalnızca eğitim ve bilimle yükselebileceğine olan sarsılmaz inancıdır.  

Kitapta tamamen resmi bir anlatım yerine, yer yer duygusal, samimi, sıcak bir üslupla yazılmış olması çok duygulandırdığını söyleyebilirim. Atatürk’ün sofrası, sohbetleri, çalışma odası gözünüzün önünde sanki canlı bir tabloya dönüşmekte.

Atatürk’ü bir “kahraman” kalıbından çıkarıp, onu düşünen, okuyan, araştıran, öğreten, gülen ve sorgulayan yönleriyle bir insan olarak karşımıza koyması. Okurken hem tarihe yaklaşıyorsunuz, hem Atatürk’e… Hem de Cumhuriyet’in nasıl bir fikrî temelin üzerine kurulduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.  

Kısacası bu eser, Atatürk’ü anlamak isteyen herkes için yalnızca bir kitap değil, bir tanıklık, bir yakınlık, bir yol gösterici.


"Hepimizin Atatürk’e karşı vazifelerimiz olduğunu unutmamalıyız."

SARI YÜZ / R. F. Kuang

 ARKA KAPAK

Athena Liu edebiyat dünyasının sevgilisi, June Hayward ise kelimenin tam anlamıyla bir hiç kimseydi. June, delice kıskandığı arkadaşının bu başarısını Amerikalı-Çinli olmasına, kendi başarısızlığını da normal bir beyaz kız olmasına bağlıyordu.

TEHLİKELİ YALANLAR

Athena korkunç bir kazada ölünce June onun yayımlanmamış kitabını çalacak, Juniper Song adıyla kendi romanıymış gibi yayımlayacak ve çoksatanlar listesini kasıp kavuracaktı.

KARANLIK SIRLAR

Ancak kanıtlar ve gizemli bir Twitter hesabı June'un çalıntı başarısını tehdit ettikçe June hak ettiğini düşündüğü şöhreti elinde tutmak ve bu korkunç sırrı tüm dünyadan saklamak için ne kadar ileri gidebileceğini keşfedecekti.

ÖLÜMCÜL SONUÇLAR

Sonrasında olanlar ise tamamen diğerlerinin suçu.

F. Kuang'ın sansasyon yaratan romanı, pandemi sonrası dünyanın hâlini çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. Sarı Yüz, ilk sayfadan son sayfaya temposunu hiç düşürmeden, çeşitlilik, ırkçılık ve kültürel sömürü gibi önemli meseleleri işlerken sosyal medyanın ürkütücü yüzünü de etkileyici bir şekilde ortaya koyuyor.



ALINTI

Yazmak gerçek dünya canınızı fazla acıttığında kendi dünyanızı şekillendirme gücü verir insana.

Benim de yıldızımın parlayacağı günün geleceğini umdum hep. Ve işte sanırım o gün geldi.

Gerçek akışkandır. Hikâyeyi örmenin her zaman başka bir yolu vardır, anlatının çarkına sokacak bir çomak bulunur daima.



YORUM

Başkasının hikâyesini çalabilir misin? Peki ya kültürünü?

Gerçek bir yazar olmanın bedeli ne? Kimin hikâyesi gerçekten ‘senin’ sayılır?

R. F. Kuang, Sarı Yüz ile yayınevi dünyasının parıltılı ama zehirli tarafını acımasız bir dürüstlükle bize sunuyor. Roman, edebiyat sektörünün karanlığını, kültürel sahiplenme  tartışmalarını ve başarı açlığının insanı ne kadar dönüştürebileceğini bir psikolojik gerilim tonuyla harmanlıyor.

Ana karakter June, yetenekli olduğunu düşünmesine rağmen bir türlü hak ettiği ilgiyi göremeyen, bir adım geride kalmış bir yazardır. Hem meslektaşı hem de arkadaşı Athena parlak, başarılı, kültürel olarak da dikkat çekici bir figürdür. Ölünce June onun henüz yayımlanmamış el yazmasını alıyor. Kendi adıyla yayımlıyor. İyi bir hikâyeyi kim yazmış, gerçekten önemli mi? sorusuyla June’un iç sesi giderek daha gürültülü, daha tehlikeli bir hâl alıyor. June ilerledikçe kendinden kaçıyor; hakikat, başarı ve ahlak arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Okur olarak bir yandan ondan nefret ediyor, bir yandan her adımını merakla sonunu devam ettiriyorsun. 

Bu romanda Kuang yalnızca bir hırs hikâyesi anlatmıyor; yayıncılık dünyasının ikiyüzlülüğünü, kültürün bir meta haline gelmesini, sosyal medyanın linç kültürünü, görünmez önyargıları kaleme alıyor. 

Sarı Yüz, yalnızca bir roman değil; kimlik, mülkiyet, kültür ve etik üzerine kışkırtıcı bir tartışma eseri. 

Eser boyunca kendinizle çelişeceğiniz bir eser bırakıyorum. Edebiyat sektörü ve yazarlar dünyasını yakından görmek oldukça keyifli ve çıldırtıcıydı. Popüler bir kitap ve pr iyi yapıldı. Vaktiniz varsa okunabilir bir eser. Babil eserini de severek okumuştum. Kuang' ın kalemini sevdiğimi söyleyebilirim.


 ARKA KAPAK

“Yarın öğlen av başlıyor. Bu yüzü unutmayın!”

Yıl 2025. Amerika’da kâbus gibi bir düzen hâkimdi. Ülkeyi yönetenler büyük bir sınıf farkı yaratmışlardı. Halkın çoğu yoksuldu. Televizyon programları insanların para için hayatları üzerine bahse girdiği bir platform haline gelmişti.

Ben Richards da o çaresiz adamlardan biriydi. İşsizdi, parasızdı ve ümitsizdi. Hasta kızının tedavi olması gerekiyordu. Ben’in yapabileceği tek bir şey vardı: Koşucu programına katılmak ve bir milyon dolar kazanmak. Yarışmanın amacı onu öldürmekle görevli Avcılar’dan kaçmak ve otuz gün boyunca hayatta kalmaktı, hem de gezendeki hemen herkes onu seyrederken ve ele vermeye çalışırken…

Acaba şimdiye dek kimsenin sekiz günden daha fazla hayatta kalamadığı yarışmayı Ben Richards kazanabilecek mi?

Acımasız sistemi yenebilecek mi? Sonucu ne olursa olsun, Ben bu ölüm kalım oyununda sonuna dek gitmeye hazırdı.




ALINTI


“Bir zamanlar insanlar kitap okurdu. Şimdi sadece ekranın önünde ölüleri izliyorlardı.”

“Bu karmaşık ve karanlık çağın getirdiği bütün korkuların simgesisiniz.”

“Şiddete başvuran insan yine şiddetle ölür.”

“Para, Tanrı olmuştu. Geriye kalan her şey, onun kurbanlarıydı.”



YORUM

“Hayatta kalmak, bazen sadece nefes almak değildir;

bazen seni yok etmek isteyen bir dünyanın önünde koşmaya devam etmektir.”

Stephen King’in Bachman döneminin en karanlık distopyalarından Azrail Koşuyor, okuru yalnızca vahşi bir yarışa değil; yoksulluğun, medyanın vahşileşmiş gösteri kültürünün ve insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesinin içine fırlatıyor.

Roman, yakın gelecekte geçen karanlık bir distopyayı anlatır. Dünya, derin bir ekonomik çöküşün içindedir; işsizlik yaygın, yoksulluk ölümcül bir boyuttadır. Televizyon ise halkın acılarını unutturmak için vahşi yarışmalar ve ölüm oyunları yayınlayan bir manipülasyon aracına dönüşmüştür. Ben Richards, işsiz, umutsuz ve hasta kızının tedavisi için paraya ihtiyaç duyan bir babadır. Son çare olarak, devlet destekli ölümcül yarışma programı “Running Man”e katılmaya karar verir. Bu yarışmada Richards 30 gün boyunca hayatta kalmaya çalışır, tüm dünya onu televizyonlardan izler, profesyonel “avcılar” ve halktan herkes onu ihbar ederek veya yakalayarak ödül alabilir. Richards, sadece peşindeki ölüm makineleriyle değil, onu bir eğlence nesnesi gibi izleyen kitleyle de gerçekleri manipüle eden medya ile de yoksulların hayatını hiçe sayan sistemle de savaşmak zorundadır.

Koştukça Richards, düzenin “suçlu kim?” sorusuna kendi cevabını oluşturmaya başlar. Ve kaçış, bir süre sonra kişisel bir hayatta kalma mücadelesinden çok daha büyük bir başkaldırıya dönüşür.

King burada yalnızca bir kaçış hikâyesi anlatmıyor. İzlediğimiz programların ardındaki karanlığı, toplumun tüketim iştahını, çaresizliğin insanı neye dönüştürebileceğini acı bir dürüstlükle önümüze koyuyor.

 “Biz de bugün benzer bir gösterinin içinde değil miyiz?” sorusu insanın zihninin bir köşesinde yanıp sönüyor.

Azrail Koşuyor, sadece bir distopya değil; sistemin çarkları arasında sıkışan insanın “koşmaya devam etme” hikâyesi. Sert, hızlı, sarsıcı. Bittiğinde uzun süre zihninizde yankılanacak cinsten bir kurgu.