Her şey birdenbire oldu. Önce hayvanlara ölümcül bir virüs bulaştı. Etinden faydalanılan hayvanlar artık uzak durulması hatta yok edilmesi gereken canlılara dönüştü. Sonra besin zincirindeki hayvanların yerini insanlar aldı ve yamyamlık meşrulaştı. İnsan, artık fabrikalarda üretilen, mezbahalarda kesilen, işlemden geçerek tabakta sunulan bir besin haline geldi. Şimdi soru şu: Birbirimizi yiyecek miyiz?
Bir süre önce çocuğunu kaybeden, eşinden ayrılan, yaşlı babasının hastalığıyla uğraşan Marcos Tejo, bir et işleme tesisinde çalışmaktadır. Bir gün ikram edilen bir “dişi” sayesinde Marcos’un hayatında yeni bir sayfa açılır. Herkesin birbirini yediği kanlı bir hayat ile geçmişteki insani duyguların hatırlandığı canlı bir hayat arasında kalır Marcos. Peki böylesine korkunç bir dünyada insaniyetten bahsetmek ne kadar mümkündür?
Arjantinli yazar Agustina Bazterrica, Leziz Kadavralar’da acımasız olduğu kadar dokunaklı bir distopyaya imza atıyor.
YORUM
Agustina Bazterrica, insanları hayvanların yerine koyarak aslında alıştığımız düzeni tersine çeviriyor ve çok rahatsız edici bir ayna tutuyor: Bir canlıyı tüketilebilir hâle getiren şey nedir?
Romanda insanların doğduğu andan itibaren sınıflandırılması, yetiştirilmesi, kesilmesi ve birer ürün olarak görülmesi; insanın önce kimliğinden, sonra haklarından ve en sonunda da insanlığından soyutlanmasını gözler önüne seriyor. Üstelik bütün bunlar büyük bir vahşet gösterisi şeklinde değil, son derece sıradan ve sistematik bir düzen içerisinde gerçekleşiyor. Romanın en ürkütücü tarafı da burada; insanların birbirini öldürmesi değil, öldürmenin gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüşmesi.
Romanın bir diğer çarpıcı yönü ise bu düzenin toplum tarafından zamanla benimsenmesi. İlk başta korkunç ve kabul edilemez görünen bir şey, tekrarlandıkça sorgulanmamaya ve hayatın doğal bir parçası olarak görülmeye başlanıyor. Bazterrica, böylece insanın alışma kapasitesini oldukça sert bir biçimde sorguluyor.
İnsanlar yalnızca fiziksel olarak yok edilmiyor; isimleri, geçmişleri ve bireysellikleri de ellerinden alınıyor. Onları birer insan olarak görmek yerine yalnızca taşıdıkları özellikler ve sağlayabilecekleri fayda üzerinden değerlendirmek, romanın en sarsıcı noktalarından biri. Çünkü bir insanı yok etmenin ilk adımı, onu gözümüzde bir birey olmaktan çıkarmak olabilir.
Marcos’un hikâyesi ise bu sistemin içerisinde insan kalmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. O, yaşadığı dünyaya tamamen yabancı değil; aksine onun işleyişini bilen ve bundan faydalanan birinin konumunda. Bu nedenle karakterin yaşadığı iç çatışma, romanı yalnızca bir distopya olmaktan çıkarıyor. Marcos üzerinden vicdan, suçluluk, yalnızlık, yas ve bastırılmış duygular da hikâyenin içine giriyor. Onun sistemle ilişkisi bize bazen bir düzene karşı çıkmanın yalnızca yanlış olduğunu bilmekle mümkün olmadığını hatırlatıyor.
İnsan, yanlış olduğunu bildiği bir düzenin parçası olmaya yine de devam edebilir.
Leziz Kadavralar sadece insan eti üzerinden kurulan sarsıcı bir distopya değil; tüketim, iktidar, beden, ahlak ve alışkanlıklarımız üzerine kurulmuş karanlık bir deney. Kitap bittiğinde asıl rahatsız eden şey, romandaki dünyanın ne kadar uzak olduğu değil; bazı yönleriyle ne kadar tanıdık olduğunun farkına varmak.