4 Mayıs 2026 Pazartesi

SONRA GÖZLER GÖRÜR / Hikmet Hükümenoğlu

 ARKA KAPAK

İstanbul’daki hayatı dağılan ünlü gazeteci Ezgi Sezgin, oğlu Batu’yla birlikte, çocukluğunu geçirdiği Yenikent’e döner. Yeni bir başlangıç umuduyla çıktıkları bu yol, henüz taşınır taşınmaz onları beklenmedik olayların ortasına sürükler.

Ezgi Sezgin, yeni işine adım atar atmaz kendisini hem şehrin nabzını hızlandıran bir cinayetin hem de yıllar önce ardında bıraktığı ilişkilerin ve yarım kalmış hesapların merkezinde bulur. Tanıdığı, tanıştığı yüzlerden her biri, onu başka bir soruya, başka bir ihtimale götürür. Geçmişiyle bugünü iç içe geçmişken, yalnızca şehirde olup bitenlerle değil, kendi hayatında görmekten kaçtığı şeylerle de yüzleşmeye başlar.

Hikmet Hükümenoğlu, soğuk bir sahil kentinde gerilimi yüksek, derinlikli bir hikâyenin peşinden sürüklüyor okuru. Sonra Gözler Görür, yeniden başlamakla gerçekten görmek arasındaki o ince çizgide ilerleyen bir polisiye roman.

“Doğup büyüdüğü ve gençliğinde daralıp arkasına bakmadan kaçtığı Yenikent, yokluğunda neredeyse hiç değişmemişti. Bu ufacık şehirde zaman İstanbul’a kıyasla hâlâ yavaş akıyordu. Atmosferi oluşturan moleküller normalden daha ağırdı sanki ya da yerçekimi daha güçlüydü ve gözle görünmeyen bir kütle insanın sırtına çöküp hareketlerini yavaşlatıyordu.”


ALINTI


"Bir şey diyeyim mi? Topunuzdan nefret ediyorum, işinize gelince kadınların koruyucu meleği kesiliyorsunuz, büyük büyük laflar edip caka satıyorsunuz ama duyduklarınız hoşunuza gitmezse hemen yan çiziyorsunuz."

"Bir insanı ne kadar tanıyabilirsin? En yakınındaki insanı bile, örneğin yirmi yıllık komşunu, çocukluk arkadaşını, nikahlı eşini ya da aşktan gözünü kör eden sevgilini."

“ Duygusal gelişimi üç yaşında sona ermiş bir erkeğin hisleri incinmesin diye bu saçma sapan tavırlara göz yumamazdı. ”


YORUM

“Unutmayınız; adalet denilen hassas yapı, kulaktan dolma dedikoduların değil somut gerçeklerin üzerine inşa edilirse ayakta durabilir."

İnsanın geçmişiyle, kendisiyle ve görmezden geldiği gerçeklerle yüzleşmesini anlattığı güçlü bir roman okumak isteyenleri şöyle alalım.

 Sonra Gözler Görür, hayatında bir takım değişiklik yaşayan gazeteci Ezgi Sezgin’in, oğlu Batu ile birlikte çocukluğunu geçirdiği Yenikent’e dönmesiyle hikayemiz başlıyor. İstanbul’daki düzeni dağılan Ezgi için bu dönüş bir kaçış gibi görünse de, aslında geçmişle yüzleşmenin başlangıcıdır.

Yenikent, dışarıdan sakin ve küçük bir kasaba gibi görünse de, içinde bastırılmış sırlar ve çözülmemiş meseleler barındırmaktadır. Ezgi, kasabaya döndükten kısa bir süre sonra kendisini bir cinayet olayının içinde bulur. Bu olay, sadece bir suçun araştırılması değil, aynı zamanda kasabanın karanlık yüzünün ortaya çıkmasına neden olur. 

Ezgi, mesleğine aşık, dürüst bir gazetecilik refleksiyle olayın peşine düştükçe, karşısına çıkan bilgiler onu hem kasabanın hem de kendi geçmişinin derinliklerine doğru sürükler. Her yeni detay, görünen ile gerçek arasındaki farkı biraz daha belirgin hale getirir.

Sayfalar ilerledikçe, Yenikent’teki insanların birbirleriyle olan ilişkileri, güç dengeleri ve saklanan gerçekler gün yüzüne çıkmaya başlar. Ezgi yalnızca bir cinayeti çözmeye çalışmaz; aynı zamanda insanların neden sustuğunu, neleri görmezden geldiğini ve gerçeğin nasıl örtüldüğünü de anlamaya çalışır. Bu yönüyle, bireysel hikâyeler, toplumsal yapıyla iç içe geçer.

Yazarın dili akıcı, sade ve merak duygusunu sürekli canlı tutan bir yapıya sahip. Yormayan ama aynı zamanda yüzeyde kalmayan bir anlatım mevcut. Bununla birlikte bazı bölümlerde detaylı anlatım, polisiye kısmı  için biraz durağan kalabilir. Bu anlatım da aslında bilinçli bir tercihi gibi duruyor; yazar olay örgüsünü sadece ne olacak? sorusu üzerine kurmak yerine, karakterlerin iç dünyasını, geçmişlerini ve psikolojik kırılmalarını derinleştiren bir araç olarak kullanıyor.

Yalnızca gizem çözmekten keyif alanlar değil, aynı zamanda karakterlerin iç yolculuğunu ve arka plandaki sosyal dinamikleri de okumak isteyenler için tavsiyemdir.


KİLİTLİ ODA / Paul Auster

 ARKA KAPAK

Paul Auster Kilitli Oda’da kahramanlarını soyut ya da somut kilitli odalara sokarak, özgürlüklerini ancak oradan kaçmakla elde edebilecekleri bir dünya kuruyor. Romanın kahramanı, romancı olmayı isteyen ama o yaratıcı yeteneğe sahip olmayan biri. Umutsuzluğunun son noktasına geldiği sırada çocukluk arkadaşı olan ama uzun zamandır görmediği bir yazar, geride karısını, çocuğunu ve kilit altında sakladığı roman, oyun ve şiir dosyalarını bırakarak ortadan kayboluyor. Romancı olmaya heveslenen kahramanımız kaybolan kişinin kimliğiyle özlediği şan ve şöhrete kavuşabilir mi? yoksa kendi kurduğu bir tuzağın tutsağı mı olur? Paul Auster polisiye tadındaki bu romanında benliğin kilitli kapılarını zorluyor.






YORUM

Kilitli Oda, Paul Auster’ın New York Üçlemesinin son halkası olarak yalnızca bir hikâyeyi tamamlamakla kalmaz; aynı zamanda kimlik, yazarlık ve gerçeklik kavramlarını derinlemesine sorgulayan katmanlı bir anlatı kurar. Roman, kaybolan bir arkadaşın izini sürmek gibi görünen basit bir çıkış noktasından hareketle, giderek bireyin kendi benliğiyle yüzleştiği karmaşık bir iç yolculuğa dönüşür. Hikâyenin merkezinde yer alan anlatıcı, geçmişte yakın olduğu Fanshawe adlı arkadaşının aniden ortadan kaybolmasıyla harekete geçer. Fanshawe geride yazılar, bir eş ve bir çocuk bırakmıştır; anlatıcı ise bu boşluğu doldurmak, onun metinlerini yayımlamak ve hayatını anlamlandırmak ister. Ancak bu süreç ilerledikçe, anlatıcı ile Fanshawe arasındaki sınırlar silikleşmeye başlar. Başlangıçta bir başkasını anlama çabası gibi görünen bu arayış, zamanla anlatıcının kendi kimliğini kaybettiği ve adeta Fanshawe’ye dönüştüğü bir sürece evrilir.

Paul Auster, Cam Kent’te klasik polisiye formunu kurar gibi yaparak dedektiflik kavramını sorgulamaya başlar; birini arayan dedektifin aslında kendi kimliğini kaybetmeye başlamasıyla, anlatı güveninden çıkarır. Ardından gelen Hayaletler bu kırılmayı daha da soyut bir düzleme taşır: artık isimler bile yoktur, yalnızca renkler vardır ve izleme eylemi neredeyse varoluşsal bir çukura dönüşür. Blue’nun Black’i izlerken giderek onunla yer değiştirmesi, üçlemenin merkezindeki “ben kimim?” sorusunu  ortaya koyar; burada olay değil, zihnin kendi içine kapanışı anlatılır. Son halka olan Kilitli Oda ise bu süreci tamamlayarak yazı, anlatıcı ve gerçeklik arasındaki sınırları tamamen eritir; bir başkasının hayatını anlatmaya çalışan anlatıcı, farkında olmadan onun yerine geçer ve kimlik artık geri dönülmez biçimde akışkan hale gelir.

Seri genel olarak beni hem içine çeken hem de yer yer mesafede tutan bir deneyim sundu. Özellikle atmosferi ve kurduğu gizem duygusu zaman zaman merakımı diri tutsa da, anlatının giderek soyutlaşması ve netlikten uzaklaşması okuma isteğimi bazı yerlerde zayıflattı. Bu yüzden tam anlamıyla sürükleyici diyemem ama tamamen kopuk da hissetmedim; daha çok arada kalmış bir okuma deneyimi yaşadım. Paul Auster ile ilk tanışmam olarak ise ortalama bir izlenim bıraktığını söyleyebilirim. Ne güçlü bir hayranlık yarattı ne de tamamen uzaklaştırdı.

28 Nisan 2026 Salı

HAYALETLER / Paul Auster

 ARKA KAPAK


Mavi, bir özel dedektif. Müşterisi Beyaz için Turuncu Cadde’de oturan Siyah’ı izleyip hakkında ayrıntılı rapor yazmaya çalışıyor. İnsanların sadece renklerle var olduğu, kimin gerçek, kimin hayal ürünü ya da hayalet olduğu anlaşılmayan bir ortamda gerilim yaratan olaylar sonunda Mavi, neredeyse Siyah’ın yaşamı içinde kaybolma noktasına geliyor. Bir başkasını izleme teması üzerine kurulu polisiye roman şablonu bu kitapta kişinin kendi kendini izlemesi sonucuna vararak genel geçer klişenin dışında bir özgünlük taşıyor. Kişilerin benlik arayışları ve gerçek arasındaki ilişkiler, Paul Auster’ın akıcı diliyle hayata geçiyor.





YORUM


Hayaletler, klasik bir dedektif hikâyesi gibi başlar ama çok kısa sürede bu kalıpları parçalayan bir metne dönüşür. İsimsiz sayılabilecek kadar soyut karakterler (Blue, Black, White) üzerinden ilerleyen hikâyede, dedektif Blue’a verilen görev oldukça basittir: Black adlı adamı izlemek.

Ancak sorun şu ki, izlenen kişi neredeyse hiçbir şey yapmaz. Günler geçer, haftalar geçer, ama Black sadece oturur, yazar, düşünür… Bu sıradanlık, Blue’nun zihnini kemirmeye başlar. Zamanla görev ile gözlemci arasındaki sınırlar bulanıklaşır. İzleyen ile izlenen kişi birbirine dönüşmeye başlar.

Hayaletlerde, olaydan çok bekleyiş  anlatısı diyebiliriz. Auster burada hareketi minimuma indirir ve okuru da bu durağanlığın içine çeker.  Blue’nun yaşadığı yalnızlık, insanın kendi varlığıyla baş başa kaldığında hissettiği rahatsız edici boşluktur. Karakterlerin isim yerine renklerle belirtilmesi, bu yabancılaşmayı daha da derinleştirir; bireysel kimlik silinir, geriye yalnızca roller ve gözlem kalır.

Serinin ortanca kitabı Hayaletler zorlayıcı bir sabır sınavı diyebilirim. Anlatım yormadı ama olaylar yordu.


TOZ GİBİ YILDIZLAR / Isaac Asimov

 ARKA KAPAK

1950’li yılların başında, daha sonra en şöhretli serileri Vakıf ve Robot’a öncülük edecek Gelecek Tarihi öykülerini yazdıktan hemen sonra Isaac Asimov ilk romanlarını kaleme aldı. Artık hem okurlara hem de yayıncılık dünyasına kendini kabul ettirmiş büyük ustanın neredeyse tüm külliyatına egemen olan Galaktik İmparatorluk evreninin ilk uzun kurguları da böylece ortaya çıktı. Nükleer felaketin Dünya’yı yerle bir etmesinden binlerce yıl sonrasını anlatan Galaktik İmparatorluk Serisi insanlığın, galaktik medeniyet ve ilk Galaktik İmparatorluk’un doğuşuna uzanan yolculuğunun başlangıcı.

Tyrannlılar, Atbaşı Nebulası’ndaki elli gezegeni kontrolleri altına almışlardı. Gezegenlerin yöneticileri, Tyrann gezegenindeki efsanevi taş sarayında yaşayan Tyrann Hanı’na koşulsuz şekilde boyun eğmişlerdi. Dünya Üniversitesi’ndeki son gününde bir suikasttan son anda kurtulan, Widemos Kâhyası’nın oğlu Biron Farrill, kendisini hiç ummadığı bir durumda, Tyrannlılar’a karşı düzenlenen bir başkaldırının ortasında bulur. Biron, tutuklandığını öğrendiği babasının izini sürmek ve hayatta kalmak için Rhodia’ya doğru tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Gezegenlerin kaderini belirleyecek düşmanlar, komplolar ve dostlar orada kendisini beklemektedir.



ALINTI


"Bırak eylemlerin senin yerine konuşsun."

"Bir hükümdarın yerine başka bir tane getirmenin yeterli olacağını, böylesine basit bir değişikliğin özgürlük sağlayacağını düşünmeyin."

"Kayıp sanat ve bilimlerin olduğunu farz etmek her zaman çok revaçta olmuştur. İlkelcilik tarikatları kuran ve Dünya'nın tarih öncesi medeniyetleri hakkında saçma sapan iddialarda bulunan insanlar da daima olagelmiştir."



YORUM


Toz Gibi Yıldızlar, Isaac Asimov’un Galaktik İmparatorluk evrenine açılan kapısı.

Galaktik İmparatorluk’un baskıcı yönetimi altında geçen bu hikâyede, kendimizi doğrudan entrikanın ortasında buluyoruz. Hikâyenin merkezinde ise genç ve soylu Biron Farrill var. Babasının öldürüldüğünü öğrenmesiyle başlayan süreç, onu yalnızca bir kaçışın değil, çok daha büyük bir komplonun içine sürüklüyor.

Başta her şey bir hayatta kalma mücadelesi gibi görünse de, Biron’un yolu galaksi çapında bir planla kesişiyor. Karşılaştığı insanlar yol gösterici gibi dursa da, aslında herkesin sakladığı başka bir yüzü var. İsyan edenler, güç sahipleri, gizli örgütler… Hikâye büyüdükçe netlik azalıyor. Çünkü bu evrende asıl mesele kimin haklı olduğu değil, kime güvenileceğinin bilinmemesi.

Kitap boyunca en çok hoşuma giden şey, bu belirsizlik hissi oldu. Okurken sürekli bir şüphe hali içindesin ve bu da hikâyeyi daha sürükleyici kılıyor. İlk kitap olmasına rağmen beni içine çekti ve devamını ciddi anlamda merak ettirdi :) tabii ki Asimov farkıyla 

Vakıf Serisi’ni geçen yıl bitirmiş biri olarak, bu evrende daha geriye gitmek ayrı bir keyif. Aynı büyük dünyanın farklı zamanlarını ve farklı yüzlerini görmek gerçekten çok güzel bir deneyim.

Galaktik İmparatorluk Serisi ile yeni karakterler, yeni hikâyeler ve yepyeni bir perspektif keşfetmek için oldukça heyecanlıyım 


Toz gibi yıldızlar kuşatır beni,

Yaşayan bir ışık pusu içerisinde;

Ve tüm uzay görünür gözüme,

Devasa bir ışık patlaması gibi.

24 Nisan 2026 Cuma

İFRİT / Leigh Bardugo

 ARKA KAPAK

Madrid'in parıltılı sarayları ve Engizisyon'un karanlık zindanları arasında, bir mucize ya hayatınızı kurtarır ya da sonunuzu hazırlar.

Luzia Cotado, Madrid'in yoksul mahallelerinde bir mutfak hizmetçisiydi. Tek yeteneği, yemekleri daha lezzetli kılmak ya da kırılan eşyaları onarmak gibi küçük, "tesadüfi" mucizeler yaratmaktı. Ancak Engizisyon'un her yerde gözü olduğu bir dünyada, bu küçük yetenekler bile ölümcül birer günahtı.

Luzia'nın hayatı, yeteneğinin evsahibesi tarafından yeteneğinin keşfedilmesiyle sonsuza dek değişecekti. Bir anda kendisini kralın gözdesi olmak için yarışan, tehlikeli bir güç oyununun ortasında bulacaktı. Ancak bu oyunun kuralları kanla yazılmıştı.

Luzia, ölümsüz bir varlık olan Santángel ile ittifak kurmak zorunda kalacaktı. Santángel sadece onun hocası değil, aynı zamanda en büyük sırdaşı ve belki de en tehlikeli zaafı hâline gelecekti. Sırlar açığa çıktıkça Luzia kendine şu soruyu sormak zorunda kalacaktı:

Özgürlük için ne kadarından vazgeçebilirsin? Ve ruhunu kime emanet edersin?



ALINTI

"Şayet kral değilsen, diye düşündü, kral gibi davranmak çok tehlikelidir."


    Olasılıkları dil yaratır. Bazen kullanılarak. Bazen gizli tutularak.    


"'İşte böyle,' dedi Luzia. 'Kimse mucize beklememeli ama mucizeden umudunu da kesmemeli.'"


YORUM


“Kader değiştirilebilir,” dedi Luzia. “Lanetler bozulabilir.”

Engizisyonun gölgesinde yaşayan bir toplumda, görünmez olmaya çalışarak hayatta kalmaya çalışan Luzia ile hikâyeye adım atıyoruz. Onun yaşamı, sürekli bir saklanma ve kendini bastırma haliyle şekillenir. Çünkü Luzia diğer insanlardan farklıdır; küçük mucizeler yaratabilen, gerçekliği eğip bükebilen bir güce sahiptir. Ancak bu güç, vaat ettiği özgürlükten çok tehlikeyi beraberinde getirir. İçinde bulunduğu dönemde farklı olmak, hele ki bir kadın olarak, yalnızca dışlanmak değil, doğrudan suçlanmak ve yok edilmek anlamına gelir.

Bu yüzden Luzia’nın hayattaki temel motivasyonu güçlenmek değil, fark edilmemektir. Kendi kaderini kontrol edemediğini fark ettikçe, hayatta kalmanın tek yolunun görünmez kalmak olduğuna inanır. Ancak bastırılan her şey gibi, onun yeteneği de bir noktada gizli kalamaz. Ne olursa olsun diyerek gücünü açığa çıkardığı anda, hayatı geri dönülmez biçimde değişir.

Yeteneği soyluların ve güç sahiplerinin dikkatini çektiğinde Luzia, kendini bir anda saray entrikalarının ortasında bulur. Artık o sadece bir hizmetçi değildir; sergilenen, sınanan ve kontrol edilmek istenen bir araca dönüşür.

Genel olarak hikâye örüntüsünü beğendiğimi söyleyebilirim. Karakterlerin işlenişi, yazarın üslubu ve olayların ele alınış biçimi bir bütünlük halinde. Özellikle atmosfer konusunda etkileyici bir dil kullanılmış; hikâyenin içine çekmeyi başarıyor.

Akıcılık konusundan değerlendirirsek ilk yüz sayfanın belirgin şekilde daha durağan ilerlediğini söylemek mümkün. Bu kısımlarda daha çok karakter ve dünya inşasına odaklanıldığı için tempo yer yer düşüyor. İlerleyen sayfalarda olaylar nispeten hız kazansa da çok keskin bir değişim beklememek gerekiyor. Hikâye genel hatlarıyla daha kontrollü ve orta tempolu bir akışa sahip.


"Hastaydım çünkü hayat beni hasta etti. Beni tüketti, bıktırdı ama yine de annesinin eline tutunan bir çocuk gibi tutunuyorum hayata. Bunca yıllık hüzünden sonra yaşamak istiyorum."


16 Nisan 2026 Perşembe

EJDERHANIN GÖZLERİ / Stephen King

 ARKA KAPAK

Stephen King şöyle diyor:

"Kızım on üç yaşına gelinceye kadar ben de on üç roman yazıp bitirmiştim, ama hiçbirini okumuş değildi. Beni çok sevdiğini her fırsatta ifade etmesine karşın, yarattığım vampirler, hortlaklara, garip yaratıklara ilgi gösterdiği yoktu.

Bir gece çalışma odama kapandım, başlangıçta "PEÇETELER" adını vermeyi tasarladığım bu kitabı yazmaya koyuldum. Taslak bittiği zaman, kızım Naomi aynı hevessiz tutumuyla eline aldı. Ama okudukça kitap onu kendine esir etti.






ALINTI

"Biri göğsüne uzanıp kalbinden minicik bir parça kopararak ona yedirmiş gibi hissediyordu. Kalbinin tadı çok acıydı."


"Hiç kimse kendisi­ni çocukken mutlu etmiş bir oyuncağı unutamaz. Yerine da­ha güzeli gelse de unutamaz."


"Çok çekiştirirsen zincirler kopar, insanlar da öyle. Bunu unutmayasın."


YORUM

Bazı hikâyeler masal gibi başlar; ama içlerinde insanın en gerçek korkularını, zaaflarını ve karanlığını saklar. 

Ejderhanın Gözleri ile King'in bu sefer masalsı tarafına konuk oluyoruz.


Delain Krallığı’nda geçen hikâye, görünürde huzurlu bir düzenin ardında yavaş yavaş büyüyen bir karanlığı ele alır. Kral Roland’ın iki oğlu vardır. Biri doğuştan lider gibi görülen, herkesin sevgisini kazanan Peter; diğeri ise hep ikinci planda kalmış olmanın verdiği kırılganlıkla büyüyen Thomas. Tüm bunların arkasında fark edilmeyen bir güç, tüm dengeleri sessizce değiştirmektedir. Bu gücün kaynağı ise kralın danışmanı rolündeki Randall Flagg'dir. 

Onun uzun yıllardır varlığı ve devamlılığının getirdiği sinsi planları yine yeniden var olacaktır. Bu sefer  krallığın en güvenilir ismi olan Peter için bir planı vardır. Peter'ı kral olmadan ve öldürmeden ortadan kaldıracak bir plan yapması gerekmektedir. Yaptığı plan tıkır tıkır işleyerek Peter'ın suçlu ilan edilmesiyle ve zindana kapatılmasıyla planını başarıyla tamamlamıştır. Tabii ki her plan kusursuz değildir.

 Bundan sonra ise masalımız artık adaletin yeniden sağlanıp sağlanamayacağı, gerçeğin ortaya çıkıp çıkmayacağını, insanların kendi içlerindeki zayıflıklarla nasıl yüzleştiği üzerine yoğunlaşacağız. Ejderhanın Gözleri, fantastik, gerilimi az bir eser. Klasik bir masal gibi başlıyor ama modern insanın karanlığıyla bitiyor. Yazımı hikaye anlatıcı bakış açısıyla okuyoruz bence bu gayet hoş bir tercih ve uygun bir tercih olmuş.

Stephen King’in geniş evreniyle meşhur biliyorsunuz. Bağlantılar her eserinde gözüme çarpar. Bu bağlantılardan birisini hikâyedeki karanlık figür olan Randall Flagg üzerinde görebiliyoruz. Flagg karakteri, genellikle kaosun, manipülasyonun ve kötülüğün simgesidir. Mesela Mahşer mesela Kara Kule serisi.. King’in eserlerinin aslında ortak bir evren içerisinde geçtiğini tekrar tekrar görebiliyoruz.

Ejderhanın Gözlerine dönecek olursak. Benim severek okuduğum, King'in başka yazımsal denemelerini gördüğüm bir eser oldu. 


"Masallar ne derse desin, hiç kimse ömrünün sonuna kadar mutlu ve bahtiyar yaşamaz. Onların da, iyi günleri oldu, kötü günleri oldu... tıpkı sizin gibi."

DA VİNCİ ŞİFRESİ / Dan Brown

 ARKA KAPAK

Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon, Paris'te iş gezisindeyken bir gece yarısı, Louvre'un yaşlı müdürünün ölüsünün bulunduğu haberini alır. Langdon ve yardım etmek üzere kendisine katılan yetenekli Fransız kriptoloji uzmanı Sophie Neveu, cesedin etrafındaki ipuçlarını çözmeye çalışırken garipliklerle dolu bir dünyaya adım attıklarının farkında değildirler. Buldukları her işaret onları Da Vinci'nin bir tablosuna götürür. Büyük usta bu sırrı herkesin görebileceği bir yere, ünlü eseri Mona Lisa tablosunun içine gizlemiştir.

Langdon bu garip bağlantıyı açığa çıkarınca çevresini saran tehlike gitgide artar. Cinayete kurban giden müze müdürü, tıpkı Sir Isaac Newton, Botticelli, Victor Hugo ve Da Vinci gibi aralarında pek çok kişinin bulunduğu gizli bir kuruluş olan Sion Tarikatı'nın üyesidir. Langdon aydınlatmaya çalıştıkları bu tehlikeli sırrın yüzyıllardır tarihin derinliklerinde gizlendiğinden şüphelenir. Böylece Paris ve Londra sokaklarında amansız bir kovalamaca başlar. Langdon ve Neveu kendilerini, atacakları her adımı önceden bilen zeki ve esrarengiz bir adamla karşı karşıya bulurlar. Eğer bu karmaşık bilmeceyi çözemezlerse tarikatın büyük yankılar uyandıracak bu kadim gerçeği ebediyen kaybolacaktır.


ALINTI


"Mona Lisa'nın bu kadar ünlü olmasının nedeni çok basitti, çünkü Leonardo da Vinci, onun en büyük başarısı olduğunu söylemişti. Gittigi her yere bu tabloyu beraberinde taşır ve nedeni sorulduğunda dişi güzelliğinin en yüce ifadesinden ayrılmanın ona zor geldiğini söylerdi."


"Yani tarih daima kazananlar tarafından yazılır. İki kültür çarpıştığında, kaybeden silinir ve tarih kitaplarını kazanan taraf yazar... kendi davalarını yücelten ve kaybeden düşmanı küçük düşüren bir tarih."


“Bu, bedenine değil... Ruhuna aldığı bir yaraydı…”


YORUM

"Gerçek, bazen insanın görmek istemediği kadar basittir."

Bu sefer Paris'e ve tarihine konuk olacağız.

Paris’teki Louvre Müzesi’nde işlenen bir cinayetle başlayan ve sembol uzmanı Robert Langdon ile kriptolog Sophie Neveu ile birlikte bu cinayetin ardındaki sırları çözmeye çalışacağız. Bu  ikili, Leonardo da Vinci’nin eserlerine gizlenmiş şifreleri takip ederek tarih boyunca saklandığı iddia edilen ve özellikle Katolik Kilisesi ile ilişkilendirilen büyük bir sırrın peşine de düşecektir. Yolculuk boyunca ilk kitapta olduğu gibi sanat, din, tarih ve sembolizm iç içe geçerek sürükleyici bir kurgu okuyoruz. 

Dan Brown, mekân ve sahne geçişleri kısa, keskin şekilde ilerletiyor, okurken hikayeyi zihinde canlandırmayı çok kolaylaştırmış. Bununla birlikte romanda kesin doğrunun hiçbir zaman net biçimde sunulmaması, gerçek olarak kabul edilen bilgilerin ne kadarının sorgulanabilir olduğunu eser boyunca diri tutuyoruz. 

Kalem bakımından bir önceki eseri gibi sade ve doğrudan bir anlatım mevcut; edebi derinlikten çok erişilebilirliği ön planda tutuyor.

Robert Langdon karakterine biraz daha ısınıyor gibiyim. 

6 Nisan 2026 Pazartesi

KİNYAS VE KAYRA / Hakan Günday

 ARKA KAPAK


Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omuzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandisit ameliyatımın izi. Ve sırtımı kaplayan, Tanrı'nın yüzü. Bilmiyorum... Hızlı yaşadım. Ama genç ölmekten çok, hızlı yaşlandım! Ama hayattayım.





ALINTI


"Hiç bir şey değişmedi. İsterdim yeni bir insan olarak inmeyi o tekneden. Değişmeyi ,iyi biri olmayı,hissetmeyi,sevmeyi. Hepsini isterdim. Ama istemenin yetmediğini çok erken anladım..."

"Aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi anılarını bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi dahil üzerindeki hiçbir şeye kayda değer bir varoluş nedeni bulamamak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o kadar korkunç ki! "

"Çünkü duyulabilecek kadar yüksek bir ses vardı içimde. Bunu fark edince, dünya üzerindeki bütün insanların birden yok olsalar dahi yalnız kalmayacağımı anladım. "


YORUM


Kinyas ve Kayra romanı aslında bir olay örgüsünden çok, insanın iç dünyasına yönelen karanlık bir zihinsel yolculuk sunar. Karakterlerin yaşadıkları deneyimler, dış dünyadan çok içsel çatışmalarına ve varoluşsal sorgulamalarına odaklanır. Hayatın anlamsızlığı ve buna karşı geliştirilen nihilist bakışı oldukça hissettiren bir eserdir. Kinyas ve Kayra, toplumsal değerleri, ahlakı ve anlam arayışını reddeden iki zıt ama bir o kadar da aynı noktada buluşan karakterlerdir. Özellikle Kayra karakteri, bu anlamsızlık fikrini uç noktada yaşarken, Kinyas’ta zaman zaman bir dönüşüm ve anlam arayışı ihtimali sezilir. Bu karşıtlık, romanın iç gerilimini oluşturur.


" Biz daha çok kötülüğün sınırlarınız zorluyoruz.  Ne kadar iğrenç olabileceğimizi araştırıyoruz. Kinyas ve ben bir deneyin parçalarıyız."


Yabancılaşma duygusu oldukça yoğun. İki K :) yalnızca topluma değil, kendilerine de yabancılaşmış durumdadır. İnsan ilişkilerinin yüzeyselliği, güven duygusunun yokluğu ve bireyin kendi benliğine karşı bile duyduğu mesafe, modern insanın yaşadığı varoluş krizini yansıtır.  Albert Camus ve Jean-Paul Sartre gibi kalemlere aşinaysanız, yaşamın anlamı nedir? sorusuna da aşinasınızdır. K ve K da sürekli gündemdedir.

Hakan Günday’ın dili ise bu karanlık atmosferi destekleyecek şekilde sert, doğrudan ve filtresizdir.  Rahatsız edici anlatım, bilinçli bir tercih; bizi konfor alanından uzaklaştırıp metnin içine almaktadır. Şiddet unsurları da yalnızca fiziksel değil, psikolojik ve varoluşsal bir araç olarak karşımızdadır. Zaten şiddetin en vurucusu da bu değil mi? 

Gerçek anlamda kendinizi hazır hissettiğiniz bir dönemde okunması gereken bir kitap. Kurgu çok ağır her anlamda. 




YEDİLERİN GİZEMİ / Agatha Christie

 ARKA KAPAK

İflah olmaz bir uyku bağımlısı olduğunu kanıtlayan Gerry Wade'e arkadaşları bir şaka yapmak isterler. Sekiz çalar saatin sabah 6.30'dan başlayarak art arda çalması planlanır. Ancak sabah olduğunda saatlerden birinin kaybolduğu ve yapılan şakanın istenmeyen trajik sonuçlara yol açtığı görülür.

Chimneys Köşkü'nde dört yıl aradan sonra bir cinayet daha işlenmiştir ve bu son olmayacaktır. Cinayet mahallinde yedi çalar saatin bulunması ve kurbanların ağızlarından dökülen son sözlerin "Yedi Kadran" olması tesadüfi değildir. Tüm bilinmezler düğümü bu iki sözcükte saklıdır… İşi çözmek ise Başmüfettiş Battle ve arkadaşlarına düşer. 






ALINTI 

“ Kadınca bir içgüdüyle sakin, sessiz göze çarpmadan kendi bildiği yoldan yürümeyi çok seviyordu. “


"İnsan her şeyi hesaba katmalı. Olmaz diye bir şey yok."


"En iyiler bile bir gün yenilebilir."


YORUM


Hikâyemiz, İngiltere’de bir kır evinde başlayan bir grup gencin, geç uyanmasıyla bilinen arkadaşına eğlenceli olacağını düşündükleri saatli bir şaka ile başlar. Ancak şaka trajik bir şekilde sonuçlanır ve olaylar beklenmedik biçimde karanlık bir hal alır.

Bu şakanın ardından gizemli ölümler, gizli bir örgütün varlığını keşfetme ve şifreli olaylara konuk oluyoruz. Baş karakterlerden biri olan Bundle Brent, olayların içine girerek hem gerçeği ortaya çıkarmaya çalışır hem de tehlikeli bir oyunun parçası olur.

Gizem bu eserde ağır ve kasvetli bir ton yerine daha akıcı ve yer yer mizahi bir anlatımla karşımızda. Bundle Brent karakteri üzerinden anlatımın güçlü ve meraklı bir kadın figürünün olayların merkezine yerleşmesini sağlar. Yine, yeniden yalnızca bir polisiye olmaktan çıkarıp, aynı zamanda bireysel cesaret ve merakın öne çıktığı bir maceraya dönüştürür.

Yedilerin Gizemi, sürükleyiciliği, canlı karakterleri ve olay örgüsü ile dikkat çekerken, Agatha Christie’nin farklı anlatım denemelerini yansıtan eseridir. Derin ve karanlık bir polisiye arayanlar için değil, daha çok eğlenceli, hızlı akan ve gizemle harmanlanmış bir macera okumak isteyenler için tavsiyemdir.





2 Nisan 2026 Perşembe

MEDYUM / Stephen King

 ARKA KAPAK


Jack Torrance’ın Overlook Oteli’nde işe başlaması, yaşamında yepyeni bir sayfa açabilmesi için bulunmaz bir fırsattı. Mevsim sonunda müşterilerin uğramadığı bu eski otelin bekçiliğini yaparken, ailesiyle bolca birlikte olabilecek ve romanını yazabilecekti. Ama sert kış havası kendisini göstermeye başlayınca, bu sakin mekân iyice ıssızlaştı... Uğursuz korkunç güçlerin Overlook Oteli’ni sarmaya başladığını yalnızca eşsiz bir yeteneğe sahip olan beş yaşındaki Danny Torrance fark etti.






ALINTI


"Dünya yaşanması güç bir yerdir, insanı umursamaz, senden benden nefret etmez ama bizi sevmez de."


"Ölüm yaşamanın bir parçasıydı. Kişiliğini korumak istersen bunu aklından çıkarmamalıydın. İnsanın kendi ölümünün gerçeğini anlaması güçse de kabul etmesi olanaksız değildi."


"Bu acımasız dünyada görevin budur. Sevgini yaşatmak ve ne olursa olsun yoluna devam etmek."



YORUM


O meşhur otele konuk olalım :)

Kış sezonunda kapanan Overlook Oteli’nde bakıcılık işi alan Jack Torrance ve ailesinin hikâyesine konuk oluyoruz.

Jack’in oğlu Danny, shining denilen psişik bir yeteneğe sahiptir. Kendinde bir farklılık olduğunu, çocuk aklıyla algılayabildiği kadar anlamlandırmaya çalışır ama pek yeterli değildir. Otele gelişi hem iyi hem de oldukça kötü bir yolculuktur.  Kış sebebiyle ulaşımın zor hatta bu imkansız ortamın getirdiği sorumluluk ve otelin doğaüstü geçmişi  Torrance ailesini nasıl etkileyecektir?

Jack Torrance’ın içsel çöküşünü net şekilde kaleme alan King, Overlook Otelini, Jack’in bastırdığı öfke, alkol bağımlılığı ve başarısızlık korkusunun fiziksel bir yansıması hâline gelir. Otelin kötülüğü, dışarıdan gelen bir tehditten çok, karakterin zaten içinde var olan karanlığı büyüten bir katalizör gibidir. 

Bu yüzden romanın en çarpıcı yanı, korkunun hayaletlerden değil, insanın kendi doğasından kaynaklanmasıdır.

Medyum eserinde gerilimi hissettiren kurguya oldukça sahip. Benim severek okuduğum bir King kurgusu daha eklendi. 




29 Mart 2026 Pazar

YOL / Jack London

 ARKA KAPAK


Yol, Jack London’ın henüz on sekiz yaşındayken giriştiği çılgınca serüvenin anlatısıdır. Dünyayı keşfetme fikrinin büyüsüne kapılan genç London, işini bırakıp trenlerle binlerce kilometre kat ederek Kuzey Amerika coğrafyasını dolaşır. Yolculuğu sırasında tuttuğu notlarını 1907 yılında Yol adıyla kitaplaştırdığında, ortaya çıkan toplum panoraması okurları derinden etkiler. Serüveni sırasında yazar kimi zaman trenlerde kaçak yolculuk ederek, kimi zaman yürüyerek amaçsızca bu engin coğrafyada mekik dokuyan başıboş gezginlerin, yani “hoboların” arasına karışır. 1890’ların ağır ekonomik krizi sonrası işsiz ve evsiz kalıp yollara düşen hobolar kanunla, açlıkla, soğukla mücadele ederken özgürlüğün nice felsefelerde es geçilmiş biçimlerini de yaşarlar. Yol’da aktardığı dokuz çarpıcı öyküde Jack London özgürlüğün gizli kaynakları ile özgürlüğü arayan insan arasında bir köprü rolü üstlenmiştir.




ALINTI


"İçimden taşan hayat, kanımdaki macera tutkusu beni rahat bırakmıyordu."


"Köpeğe kemik vermek yardımseverlik değildir. Yardımseverlik, o köpek kadar aç olduğunda bile kemiği onunla paylaşmaktır."


"İyi de neden nankör oluyor muşum? Nankörlük suçlamasını haklı çıkaracak bir şey mi verdi ki bana?"



YORUM


İnsan cehennem ateşinin ortasındaysa hangi yolu seçeceğine kendisi karar veremez ki…

Jack London'un kaleminin akıcılığı ve bir o kadar da betimlemesini özlemişim. Yol eseri yarı otobiyografik özellikler taşıyan, romandan çok anı ile kurgu arasında yer alan bir eserdir. Gençlik yıllarında gezgin bir işçi olarak geçirdiği zorlu yaşam deneyimlerine yer vermiştir. Birbirine bağlı hikâyeler aracılığıyla bölümlere ayırmıştır.

Kitapta hayatta kalma mücadelesini çok derinden hissettirmiştir. Açlık, soğuk ve yoksulluk gibi ağır koşullar altında insanların ahlaki değerlerinin de nasıl yok olduğunu da gösterir.  Jack London, doğayı romantize etmek yerine acımasız bir güç olarak bize yansıtır, aynı zamanda toplumun da birey üzerindeki baskısını da es geçmez.

İnsan sandığı kadar güçlü değil ama hayatta kalmak söz konusu olduğunda sandığından çok daha sertleşebiliyor. Gerçeklik çok yüksek olduğu için kitabın ismi gibi uzun bir yol'culuk sizi bekliyor. 

Değerlerinizi tekrar sorgulayacağınız bir eser bırakıyorum. 

Martin Eden ile tanınan yazarın birçok değerli eseri vardır. Diğerlerine de göz atmayı unutmayın :)




20 Mart 2026 Cuma

YAŞAMAK İSTİYORUM / Ayn Rand

 ARKA KAPAK

Ayn Rand’ın 1936 yılında basılan ilk romanı Yaşamak İstiyorum, Sovyet Rusya’da bireyin devlete karşı mücadelesini konu eden zamansız bir öykü olarak günümüzde de çok tartışılmaya devam ediyor.

Yaşamak İstiyorum, Rus Devrimi’nin kendi mutluluğunun peşinden giden üç birey üzerindeki etkisini tarihsel gerçeklere dayanarak canlandıran ve genç bir kadının, tutku dolu aşkını totaliter, yozlaşmış devletin karşısında bir kale gibi savunmasını anlatan özgün bir roman.

Ve bu romanda aslında politik olayların bir tartışması yürütülmüyor; politikanın ötesinde, kızıl bayrakların ve sloganların ardında varoluş kavgasını veren kadın ile erkeklerin yaşamaya nasıl devam edebileceği, politik sloganların insanoğluna gerçekte ne yaptığı sorusu soruluyor. Totaliter devlete baş kaldırana ne oluyor? Peki ya boyun eğen nasıl bir hayat sürüyor?

Toplumsal bir devrim ile bireysel bir isyanın çakıştığı noktada yaşananları ele alan Ayn Rand, okuyucuya sosyalizmin pratikte neye dönüştüğünü açıkça gösteriyor.


ALINTI


"Bu dünyada en çok kimler acı çeker? Bir şeylerin eksikliğini duyanlar mı dersin? Hayır. Bir şeylere sahip olanlar eksiklik çeker. Kör biri göremez ama gözleri keskin olan biri için görmemek imkansızdır. Bu imkansızlık ne kadar şiddetliyse ızdırabı da o denli şiddetli olur."


"Eskiden insanlar hükümdarı önünde saygıyla eğilirdi. Sonra korkuyla eğilir oldular. Şimdi aç karınları yüzünden eğiliyorlar. Eskiden insanların boğazlarında, bellerinde, bileklerinde zincirler vardı. Şimdi bağırsaklarına kadar zincirler dolanmış."

"Ben artık neye inanıyorum biliyor musun? Bunu bize kasten yaşattıklarına, bile bile yaptıklarına inanıyorum. Düşünmemizi istemiyorlar. Düşünemediğimiz için, düşünmeye korktuğumuz için it gibi çalışmak zorunda kalıyoruz."



YORUM

"Yaşamak sadece hayatta kalabilmek değil; her şeyi özgür kılabilmek, zincirlerini kırıp kendi gerçeğini yaratabilmektir..."


Son zamanlarda okuduğum eserler arasında beni derinden etkileyen bir eserdi. Ayn Rand'ın kaleminden çıkan Yaşamak İstiyorum. Kendi hayatını yaşama hakkı üzerine konu  edinilen bu romanda ideolojileri tartışmaktan çok, onların insan ruhunda açtığı yaraları görüyoruz. Kira Argounova karakteri, insan sadece hayatta kalmak istemez, kendi seçtiği bir hayatı yaşamak isteri gösterecek, söylenecek her şeyi söyleyecek olan karakterdir. Kira’nın hayalleri mühendis olmak, üretmek, kendi ayakları üzerinde durmak öyle büyük bir istek değildir aslında ama sistem, bireyin en sade arzusunu bile tehdit olarak görür. 

Sovyetler Birliği gibi bireyi yok sayan bir düzende bu istek bile bir başkaldırıya dönüşür. Romanın sarsıcı noktası tam da burada başlayacaktır. İnsanların hayatı, kendi seçimleriyle değil, ideolojilerin çizdiği sınırlarla şekillendiğini bize derinden ve saf haliyle  Ayn Rand bize yansıtmıştır.

Diğer ana karakterlerden Leo Kovalensky ve Andrei Taganov ile Kira ile olan ilişki oldukça karışık ve eserin bir başka çarpıcı yanlarından biridir.

Kira’nın Leo  ile ilişkisi, özgürlüğe duyulan tutkunun zamanla nasıl umutsuzluğa dönüştüğünü gösterirken, Andrei karakteri, romanın trajik tarafını oluşturur. Andrei kötü biri değildir; aksine dürüst, inançlı ve idealisttir. Tam da bu yüzden, inandığı sistemle gerçekler arasındaki uçurumu fark ettiğinde en büyük yıkımı o yaşar. 

Bu üç karakter arasındaki ilişki, aslında bir aşk üçgeninden çok daha fazlası.. Birey, özgürlük ve ideoloji arasındaki çatışmanın en anlaşılır ifadesidir.

İnsan, kendi hayatını yaşayamadığında sadece mutsuz olmaz; zamanla kim olduğunu da kaybeder. Yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki fark roman boyunca defalarca yüzünüze vurulacaktır. 

Zaten kim yaşıyor ki?


"Görüyorsun ya, sen ve ben hayata inanıyoruz. Ama sen onun için savaşmak, öldürmek, hatta ölmek istiyorsun. Hayat için.

Bense hayatı sadece yaşamak istiyorum."

ÜÇ'ÜN ÇEKİLİŞİ / Stephen King

 ARKA KAPAK

Kara Kule romanının sonunda Roland, yani Silahşor, Silahlı Adamla karşılaşmıştı. 

Ardından Roland, Orta-Dünyada Batı Denizi kıyısında uyanır. Karşısında her biri ayrı zamanlarda New York kentine açılan üç kapı görür. 

Roland, Kara Kuleye ulaşmak için bu kapılardan üç kişiyi kendi zamanına çekmek zorundadır. 

I. Kapı: Yıl 1987. Roland, Eddie Dean adlı eroin bağımlısı tutukluyla karşılaşır. Eddie çekilen kişilerden biridir. 

II. Kapı: Yıl 1964. Gölgelerin Kadını, zenci Odetta Holmes bir metro kazasında bacaklarını kaybetmiştir. İçinde öfke ve nefretle yanıp tutuşan ikinci bir kadın yaşamaktadır ve o kadın Rolandla karşılaşır. 

III. Kapı: Yıl 1977. Jack Mort insanları ölüme iten ve akıl almaz zalimlikler yapan bir canidir. Ve ne yazik ki Rolandın çektiği son kişidir. 

Sizce, arayış içindeki Roland ka-tetini tamamlamak için yeni arkadaşlar mı edinmiştir? Yoksa bilmeden tamamen farklı bir bela mı ortaya salmıştır?


ALINTI


"Benim sana söylemeye çalıştığım, bütün bunlar düş iseler, onlar seninki değil benim düşlerimdir. Sen, benim hayal gücümün bir uydurması olabilirsin."


“Kadın olanca gücüyle savaşıyordu. Roland, kadının duyumsadığı korku, öfke, nefretle çılgınca savaşımda bulunduğunu görmüştü. Roland ayrıca ondaki karanlık yönü duyumsamıştı. Karanlık bir mağaraya gömülmüş gibiydi.”


"Kendimizde görmek istediklerimizle gerçekten ne olduğumuz pek nadir birbiriyle çakışır."


YORUM

Üç'ün Çekilişi, Stephen King’in Kara Kule serisinin ikinci kitabı olarak, ilk kitap Silahşör’de kurulan karanlık ve gizemli evreni derinleştirir ve genişletir. Roland Deschain’in hem fiziksel hem zihinsel olarak zayıfladığı bir noktada başlar. 

İlk kitapta daha içe dönük ve tek boyutlu görünen Roland, bu kez farklı dünyalardan çektiği karakterlerle birlikte çok daha insani ve karmaşık bir hâl alır.  Bu çekilişler aracılığıyla hikâyeye dahil olan Eddie Dean, Susannah Dean (Odetta/Detta :)) ve Jake Chambers, esere duygusal ve psikolojik derinliği arttıran önemli unsurlardır.

İlk kitaba kıyaslayacak olursak daha fazla aksiyon, gerilim ve karakter etkileşimi bulunuyor. Farklı zamanlar ve gerçeklikler arasında geçiş yapılması, kader kimlik ve bütünlük gibi kavramların işlenmesiyle seriye biraz daha anlam kazandırmış. İlk kitaba göre daha fazla soru, merak artışı yaşattı. Yeni eklenen karakterlerin klasik iyi-kötü ayrımından çok uzak, her biri kusurlu, kırık ve dönüşüm içindedir. İnsan, geçmişinin ürünü olsa da kaderiyle yüzleşerek değişebileceğini bize göstermeye çalışmış.

Roland 'ın bu yolculuğunu oldukça sevdim. Sonuçtan ziyade yol boyunca yaşadığımız olayları iple çekiyorum.