6 Ocak 2022 Perşembe

KOMÜNİST MANİFESTO/ Karl Marx- Friedrich Engels

 ARKA KAPAK

Karl Marx ve Friedrich Engels'in, Komünistler Birliği'nin programı olarak kaleme aldıkları Komünist Manifesto, 1848 Şubat'ında, tüm Avrupa'nın devrimci ayaklanmalarla çalkalandığı bir dönemde, Londra'nın gösterişsiz bir basımevinde basıldı. Bilimsel sosyalizmin kitlesel siyaset sahnesine çıkışının ilk ciddi işareti olan Manifesto, yayınlandığı günden bu yana en çok okunan ve en çok tartışılan toplumsal ve siyasal metinlerden biri olmakla kalmadı, daha sonraki sosyalist ve komünist partilerin programlarının temelini oluşturdu, dünyanın değişmesinde ve milyonlarca insanın yaşamında belirleyici bir rol oynadı. Modern çağda başka hiçbir siyasal hareket, döneminin toplumsal, ekonomik ve sınıfsal koşullarını kavrayışındaki derinlik, çözümleyişindeki gözüpeklik ve üslubunun gücü bakımından, Manifesto'yla kıyaslanabilecek bir metin ortaya çıkaramadı.

Bugün Marxçı hareketin temel belgesi ve devrimci bir klasik sayılan Komünist Manifesto'yu, Marx ve Engels'in daha sonraki basımlara yazdıkları önsözler eşliğinde, Celâl Üster ve Nur Deriş'in 1978'de yaptıkları çevirinin gözden geçirilmiş basımıyla ve Manifesto'nun Türkiye ve Türkçedeki serüvenine ışık tutan bir önsözle sunuyoruz.


ALINTI

"İnsanın insan tarafından sömürülmesi ortadan kaldırıldığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulus tarafından sömürülmesi de ortadan kaldırılmış olacaktır."

"Hiç kuşku yok ki, her ülkenin proletaryası her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak zorundadır."

"Marx'ın iki büyük keşifte bulunduğunu söyledi. Bunlardan biri, insanlık tarihinin gelişme yasası, öbürü ise kapitalist üretim tarzının ve bu üretim tarzının yarattığı burjuva toplumunun işleyiş yasasıydı."


YORUM

"Şimdiye kadar filozoflar yalnızca dünyayı çeşitli biçimlerde açıklamakla yetinmişlerdir; oysa asıl sorun, dünyayı değiştirmektir."

Eser hakkında düşünceden ziyade basım ve içerik hakkında bir yorum olacak.

Başlangıçta Karl Marx ve Friedrich Engels hakkında biyografi kısmından sonra, Komünist Manifestonun başlangıcından neredeyse günümüze kadar geldiği sürecin, çevirmeler, baskılamalar vs onun hakkında bir bölüm mevcut. 

40 sayfadan sonra asıl belgelere, Komünist Manifesto bölümüne geliyoruz. Belge içeriği dört bölümden oluşuyor;  

I. Burjuvalar ve Proleterler

II. Proleterler ve Komünistler

III. Sosyalist ve Komünist Literatür

IV. Komünistlerin Günümüzdeki Çeşitli Muhalefet Partileri Karşısındaki Tutumu

Daha sonraki bölümümüz başlangıçta yer verilen basım, çevirilerin hikaye bölümünde de bahsedilen diğer çevirilerde verilen önsözlere yer verilmiş.

Hiçbir bilgisi, ilgisi olmayanlar için, kolay bir başlangıç olacak nitelikte olduğunu söyleyebilirim. Çünkü genel olarak sürecin nasıl başladığı, nasıl devam ettiği, nasıl bittiği hakkında yüzeysel bilgiler içeriyor. Zaten ilginizi çekiyorsa araştırma ilginizi arttıracak niteliği de sahip.


4 Ocak 2022 Salı

DON QUIJOTE II.CİLT/Miguel de Cervantes Saavedra

 ARKA KAPAK

124 Kısım Tekmili Birden “Don Quijote” Yapı Kredi Yayınları Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi’nin yeni kitabı, İspanyol yazar Cervantes’in ünlü romanı Don Quijote, tam adıyla La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote. Kitabın sunuş yazısını yazan Prof. Jale Parla’nın sözleriyle: “Birinci kısmının basıldığı 1605 yılından beri en çok okunan, en çok sevilen, en çok yorumlanan ve yeniden en çok yazılan La Mancha’lı Şövalye Don Quijote ve silahtarı Sancho Panza’nın serüvenleri”, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilgiyle karşılanmış, ancak dilimize daha çok İngilizce ve Fransızca gibi ikinci dillerde çocuklar için hazırlanmış baskılarından yapılan çevirileriyle girmişti. Yine de, ancak bir iki tane ve ikinci dillerden de olsa, tam metin çevirileri de yapıldı. Şimdi ise, Jale Parla’nın yerinde saptamalarıyla: “Shakespeare’le birlikte belki de ilk kez modern okuru düşleyen” ve sadece “şövalye romanları”nın değil, “Rönesans’ta kullanılan bütün (yazınsal) türlerin otoritesini dyıkan” bu önce yazarın belki postmodern anlatıyı bile nerdeyse dört yüzyıl önceden haber veren bu öncü romanı ilk kez tam anlamıyla Türkçeye kazandırılmış oluyor. La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Roza Hakmen’in İspanyolca aslından yaptığı tam metin çeviriyle ve Ahmet Güntan’ın şiir çevirileriyle nihayet dilimizde.


ALINTI

"Şimdi  lütfen söyleyin bakalım, elinde olmadan deli olan mı,yoksa bilerek delirenler mi  daha akıllıdır?"

"Bu dünyada bir insanın yapabileceği en büyük delilik, kimse öldürmediği halde, sırf keder yüzünden kendini ölüme terk etmektir."

"Her güzellik âşık etmez; bazılarına bakmaktan hoşlanılır ama istek uyandırmazlar; her güzellik âşık etse, istek uyandırsa, kalpler karmakarışık olur, yolunu şaşırır, nerede duracaklarını bilemezlerdi; çünkü sayısız güzel insan olduğundan, istekler de sayısız olurdu. Oysa derler ki, gerçek aşk bölünmez, kendiliğinden olur, zorla olmaz."



YORUM

"..kör köre kılavuzluk ederse, ikisi de çukura düşer."

La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote efsanelerin efsanesi bir yapıt, doğru. Birinci kitabın yorumunu hatırlayanlar varsa, hatırlamıyorsanız bundan bir önceki gönderide mevcut :) beklentimin aşırı yüksek olduğunu, oldukça heyecanlı bir başlangıç yaptığımı ama bu kadar efsanevi bir yapıttan memnun kalamadığımı söylemiştim. Birinci kitabın yorumu tamamen duygulara dayalı bir yorumdu açıkçası, çok fazla analiz içermiyordu.

Şimdi eserin ikinci kitabı bittiğinde şöyle genel olarak kitaba baktığımda aslında okurken sadece olumsuz olaylara, güldürme, saçmalıklara takılı  kaldığımı fark ettim. Kitabı kapattım düşündüm dedim ki bu yazarın amacı neydi bu eseri ortaya çıkarırken, bu romanın yazılma  amacının yaşanılan dönemde şövalye kitaplarının kötü bir etkisi olduğunu, saçmalıklardan ibaret olduğunu düşünüp şövalye kitaplarının kökünü kazımak olduğunu söylemiştir. Amacına ulaşma şeklinin o kadar abartı olması, rahatsız edecek düzeyde olduğunu dile getirmeme gerek yok :) oldukça başarılı bir kalemle bu işin hakkını vermiş.

Dönemden etkilenmeyen bir yazar düşünülemez ve hayatından tamamen kopmuş bir eser yazmak, bilemiyorum ne kadar mümkün. Yazarın hayatını, tabi kaynaklara göre, okuuduğumda Don Quıjot'un davranışlarıyla örtüşüyordu. Yani neden bunu yapıyorsun sorusunun cevabı hayatındaki izlerde saklı.

Eserde en çok sevdiğim kısımlardan biri şiirlerdi, Cervantes in edebiyatla iç içe olan kişiliği şiirlerinde de gözüküyor. 

Eser normalde tek kitaplık olmasına rağmen kitap basıldıktan bir süre sonra yalancı, sahte bir kitap çıktı, Cervantes bu nedenle ikinci kitabı yazdı ve başka yalancı kitaplar çıkmaması için sonunda oldukça etkili bir son yazdı ( spoiler vermemek için yazmıyorum ) Hatta ikinci kitapta  yalancı kitaba değiniliyor. 
Bu bilgiyi şöyle verdim birinci kitap aslında final olabilecekken bu farklı kitabın ortaya çıkmasıyla bu yolculuğu olabildiğince uzatmış. Bilmiyorum ama ikinci kitap birinci kitaptan pek farkı yoktu, uzatılmış hissiyatı oluşturdu bende. Ama çıkma sebebi de oldukça mantıklı geldiği için bir şey de diyemiyorum :)

Öyle veya böyle bir başyapıtın daha sonuna gelmiş bulunmaktayız. 

22 Aralık 2021 Çarşamba

DON QUIJOTE I.Cild /Mıguel de Cervantes Saavedra

 ARKA KAPAK

124 Kısım Tekmili Birden “Don Quijote” Yapı Kredi Yayınları Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi’nin yeni kitabı, İspanyol yazar Cervantes’in ünlü romanı Don Quijote, tam adıyla La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote. Kitabın sunuş yazısını yazan Prof. Jale Parla’nın sözleriyle: “Birinci kısmının basıldığı 1605 yılından beri en çok okunan, en çok sevilen, en çok yorumlanan ve yeniden en çok yazılan La Mancha’lı Şövalye Don Quijote ve silahtarı Sancho Panza’nın serüvenleri”, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilgiyle karşılanmış, ancak dilimize daha çok İngilizce ve Fransızca gibi ikinci dillerde çocuklar için hazırlanmış baskılarından yapılan çevirileriyle girmişti. Yine de, ancak bir iki tane ve ikinci dillerden de olsa, tam metin çevirileri de yapıldı. Şimdi ise, Jale Parla’nın yerinde saptamalarıyla: “Shakespeare’le birlikte belki de ilk kez modern okuru düşleyen” ve sadece “şövalye romanları”nın değil, “Rönesans’ta kullanılan bütün (yazınsal) türlerin otoritesini dyıkan” bu önce yazarın belki postmodern anlatıyı bile nerdeyse dört yüzyıl önceden haber veren bu öncü romanı ilk kez tam anlamıyla Türkçeye kazandırılmış oluyor. La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Roza Hakmen’in İspanyolca aslından yaptığı tam metin çeviriyle ve Ahmet Güntan’ın şiir çevirileriyle nihayet dilimizde.

ALINTI

"Zamanın silmediği anı, ölümün dindirmediği acı yoktur."

        "Gün kendini gösterdiğinde

acısı artar Petrus'un,

utanır yine de kimseler görmediği halde

kendi günahını kendisi gördüğünde,

çünkü kendinin görmesi yeter

yüce bir gönüle utanmak için,

gökyüzü ve toprakla yalnızken bile

utanır bir hata işlediğinde."

"Zaten, kıskançlığın hüküm sürdüğü yerde fazilet, pintiliğin olduğu yerde de cömertlik barınamaz."



YORUM

"..çok öykü okudum ama, hiçbirinde gezgin şövalyelerin..."

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu yorum birinci cilt hakkında, benim üzerimde uyandırdığı duygu ve düşünceleri içermekte. İkinci cildin yorumunda daha genel ve döneme ait düşüncelerin bulunduğu bir yorum gelecek.

Okumaya başlamadan önce en büyük hatalarımdan (bence öyle) bu kadar yüksek beklentiyle başlamamdı.. Ayrıca şunu da söylemeden geçemeyeceğim bu kadar kült bir eserde bu kadar hayal kırıklığına uğramam oldukça şaşırttı beni.. Beklentimin oldukça yüksek olmasının iki temel nedeni var diyebilirim, birinci oldukça geçerli hakkında bu kadar konuşulmuş, onlarca dile çevrilmiş eser olmasının sebebini merak ettiğimden beklentim otomatikman yükseldi.  İkinci sebebi hem kişisel olarak uzun zamandır beklettiğim hem de grup okuması yapıldığı için bir senedir okumayı dört gözle beklediğim için kendi kendimi  gaza getirmiş olabilirim :) Ayrıca baskısı bile beni motive eden, meraklandıran bir unsurdu :) Demek ki kendimi oldukça gereksiz yere gazlamışım. Şimdi gelelim neden hayal kırıklığına uğradım..

Öncelikle okumaya başladığım andan neredeyse ilk yüz sayfada ortamın içine bir türlü adapte olamadım, karakteri de anlayamadım. Karakterin özelliği bilerek yapıldığı bariz belli ama hani okurken insan bu kadarını da yapmazsın diyor. Sonunda yapıyor mu yapıyor tabi..

Karakterimiz aslında oldukça akıllı bir birey olmasına rağmen şövalye, özellikle gezgin şövalye olmayla kafayı bozmuş dersek abartı olmaz. Şövalyelik üzerine yazılan neredeyse tüm eserleri okumuş, tüm bilgi ve donanıma sahip ama uygulamada oldukça eksik olmasına rağmen kendini de döneminin gezgin şövalyesi ilan ediyor. 

Bu olay bir tık garip, hatta saçma gelebilir. Karakterimizin kendisi de farkında tüm bu olanların. Normal olarak nitelendirdiğimiz yaşantısında oldukça aklı başında, zeki ve kendini geliştirmiş diyebileceğimiz bir karakter olmasına rağmen konu şövalyelik olduğunda oldukça şaşırtıcı bir hale bürünüyor. Bu ayrı ikilem gerçekten insanı allak bullak eden bir olay. Okurken gerçekten krizler geçirdiğim yerler oldu. 

Olumlu bir düşünce oluşturmaya çalıştığımda aklıma şu olay geldi, biz kitapseverlerin gerçekten çok sevdiği kurgu kitaplarda yaşamak, orada olmayı istediğimiz veya hayal dünyamızın yarattığı evrenlerde yaşasaydık keşke dediğimiz yerler oluyor. Eğer olmuyorsa hem tebrikler hem de geçmiş olsun :) Eğer bu isteğimiz gerçekleşseydi bizleri nasıl bir durum beklediğini, bu olayların nasıl sonuçlanacağını da görmüş olduk diyebilirim ama gerçekten Don Quijote kadar olamayız bence.. Onun eline kimse su dökemez :)

Dediğim gibi karaktere alışamadım, ortama bir türlü adapte olamadım daha sonrasında bir tık daha keyifli hale geldi ama gerçekten okurken oldukça rahatsız olduğum, sık sık mola vererek bitirdiğim bir eser olması beni oldukça ikilimde bırakıyor ve bunu hiç söylemek istemesem de olumsuz yanları daha ağır basıyor. Öneri konusunda başka yorumlara bakıp  ve ikinci cildin yorumunu okuduktan sonra karar vermenizi tavsiye ederim.

Şövalye konusunu bir kenara atarsak da diğer konularda da sevmediğim kısımlar var, kadınlar hakkında düşünceler, kalemin üslubu, argo kullanımı vs beni rahatsız eden durumlar. 

Bu kadar zorlanarak okuduğum eser olduğunu hiç hatırlamıyorum ama devam ettim mi ettim :) Ben de Don Quijote olmasamda galiba deliyim :)

Bu yorumda duygunun ağır bastığı bir yorum geldi farkındayım ikinci cildi bittiğinde daha genel, dönem özellikleri yazarın amacı, karakter ve olaylar hakkındaki düşüncelerimin yorumu gelecek. 


11 Aralık 2021 Cumartesi

YALNIZIZ/Peyami Safa

ARKA KAPAK

Peyami Safa'nın son romanı Yalnızız, engin ruh tahlilleri ve kendi türünde açtığı çığırla onu yalnızca Türk edebiyatının değil, Dünya edebiyatının zirvelerine taşımış şaheseridir. Peyami Safa'nın diğer bütün romanlarında olduğu gibi Yalnızız romanında da doğu-batı, madde-mânâ, ruh-beden, idealizm-materyalizm gibi ikilemler üzerinde durularak, aynı evde yaşadıkları hâlde birbirlerinden oldukça farklı mizaç, düşünce ve insan ilişkilerine sahip aile fertleri üzerinden ruhunu arayan bir toplum resmedilir. Bireysel ve toplumsal kimliklerimiz arasında, bilhassa Batılılaşma hareketlerinden sonra ortaya çıkan uyumsuzluğun yarattığı sıkıntılar, kalabalıklar içinde milyonlarca "yalnız"ın peyda olmasına sebep olmuştur. Yalnızız; sıra dışı kurgusu ve bir üst kurmaca metin olarak romanda kendine yer bulan ütopya ülkesi Simeranya ile yarım asırdır Türk edebiyatının en çok okunan ve sevilen romanlarının başında geliyor.



YORUM

Safa'nn kalemi gerçekten yerli yapıtlar arasında oldukça farklı ve güzel yere sahip. Okuduklarım arasında da en sevdiğim eserlerden biri diyebilirim.

Yalnızız isminden de anlaşılacağı üzere yalnızlık üzerine kurulan bir yapıt. 

Her insan aslında kalabalıkta olmasına rağmen yalnızdır. Anlık bir boşluk oluştuğu an insan kendi içinde ki yaşama dönüyor. Kendini dinlemek, insanlardan uzaklaşmak bir yerde çok rahatlatıcı olmasının yanı sıra toplum işleyişine ayak uydurmak gerektirdiği zaman ufak tefek de sıkıntılar yaratan bir durum. Her şeyde olduğu gibi bunda da orta yolu bulmaya odaklanmak gerekiyor. Ayrıca anı yakalamada usta olanlara da hayranım, ben kendimi dinlemeye başladığım an olaydan andan anında kopuyor an'a geri dönüşüm de oldukça sıkıntılı oluyor :) Çok fazla uzatmadan esere geri dönecek olursak; 

Safa'nın Yalnızız eserinde Samim karakteri üzerinden yarattığı "Simeranya" adını verdiği dünyayı inşa ederek iç dünyasının kapılarını açmış, ideal yaşama alanını oluşturmuş, dünya meselelerine çözüm üretmeye çalışmış, baştan aşağıya yeni bir dünya, yaşam şekli oluşturmuş. Eser o kadar dolu bir eser ki nereye elinizi atsanız boş kalmayacak türden. Safa'nın kalemi gerçekten güçlü olduğunu bu eserinde hissettim.

Tek sevmediğim nokta karakterler arasında yaşanılan olaylarda ki tutumdu. Kadınlar ayrı bir alem, erkekler ayrı bir alem birleşince benim hoşlanmadığım durum ortaya çıktı. Her eserinde bu duygu oluşuyor ama yalnızız eserine özgü değildi bu :)


20 Kasım 2021 Cumartesi

İNSAN ÇÜRÜMEYE BAŞLADIĞINDA/ Mustafa Becit


 ARKA KAPAK

Cinayet büro hareketliydi. Masalardan masalara uçuşan dosyalar, telsizlerden duyulan anonslar, çalan telefonlar, bitmek bilmeyen sorgulayışlar… Birileri aranıyordu bu masalarda. Dosyalarda resimleri, isimleri, hikâyeleri vardı. Tutulmuş tutanaklarda gizliydiler, delil poşetlerinde yaşıyorlardı. Yakalansalar bile meçhuldüler, gerçeğin içinde birer gizdiler.

Adalet neydi? Herkes bu dünyada hak ettiğini bulur muydu? Bir cinayet en fazla kaç hayata uzanabilirdi? İnsan ne zaman çürümeye başlardı? Başkomiser Rauf, Taksici Muhsin, Doktor Taner ve diğerleri… Mustafa Becit, ikinci romanı İnsan Çürümeye Başladığında ile çürümenin, en dibe çöküşünün denizinde kulaçlar atıyor.


ALINTI 

"Sessizliğin elle tutulabilir, gözle görülebilir bir sureti olmasa da kim inkar edebilir ki var olmadığını?"

"Sen yaşamın uzak köşesine iliştirilmiş bir gerçek değilsin. Kendinle olan mesafende anlaşılmayı bekleyemezsin. Bu zamana kadar kaybettiklerini sen seçmedin. Evet doğru, onlar seni kaybettiler."

" Adamın yüzüne bakarken ölümü görmüştü. Ölümün içindeki başka bir ölümü, onun içindeki diğer ölümü görmüştü. İnsan diye fısıldamıştı kendisine, bir anda ölmez, her gün biraz biraz ölür. Sonra adamın önce bıçağı bir kenara atışını, sonra da ağzına sigarası ile kendisini soğuk sulara bırakırsın izlemiştim. "




YORUM

"Çürüyen bir insana da niye çürüyorsun diye hesap soramazsın. Çürümek doğamızda var. Hepimiz bir şeylerden koparıldık. Kendi halimizde sağlıklı, mutlu, hep keyif içinde yaşayıp gitmemiz mümkün değil. Hayat buna müsaade etmez. Zamanın tahrip edici bir etkisi vardır. "


Polisiye eserlerini çok seviyorum biliyorsunuz, arka kapak yazısı ve ismi beni kendine çeken ayrıntılardı. Lakin kitabı okumaya başladığım an bambaşka bir ortam ve duygularla okuduğum bir eser oldu. 

Bu eseri polisiye eseri olarak görmem pek mümkün değil sebebini en basit tabirle polisiye de aldığımız o katil kim, polisin düşünce yapısı vs o bölümler oldukça yüzeyseldi. E polisiyeyi polisiye yapanlar da bu ayrıntılar. Yani eser polisiye eseri olarak okumak için alan olursa büyük bir ihtimalle sevmeyecektir. Şöyle bir durum var, bu en azından bende oluşturduğu bir düşünce, kitabın içeriği aslında bir cinayetten ziyade toplum baskısı, erkek olma, kadın olma, adalet, hak hukuk, üzerine sizi düşündürmeye itecek bir kurgu yaratılmasıydı. Ve o kurgu gerçekten muntazam işlenmiş, ona bir lafım yok. Kitap boyunca gerek ana karakterlerin gerek yan karakterler gibi yaşadığımı söyleyebilirim. 

Kitap bitiminde bile acaba ben olsam ne yapardım dediğim, arkadaşımla münakaşa ettiğim bir kitap oldu. Bilmiyorum aslında birçok eser var bu tarzda lakin yazarın kalemi gerçekten farklı bir hissiyat oluşturuyor. Benim oldukça keyif aldığım bir okuma oldu, ne kadar depresif bir içeriğe sahip olsada.

Eser erkek karakterler yoğun olduğu için üslup bir miktar benim hoşuma gitmedi ama görmezden geldiğim müddetçe pek rahatsız etmedi beni. Okurken zaten çok fazla takılacak ayrıntılar değil lakin eğer benim gibi hoşlanmayanlar için belirtmek istedim. 



14 Kasım 2021 Pazar

BEYAZ GEMİ/ Cengiz Aytmatov

 ARKA KAPAK

Masalla gerçeği birleştiren bir eserdir. Geçmişi temsil eden dede ile geleceği temsil eden çocuk arasında dramatik bir ilişki kurarak insan duygu ve düşüncelerine kendine has yorumlar getirilir. Adı eserde hiç geçmeyen çocuğun saf ve temiz dünyasından, hayatın acı ve çıplak gerçeğine uzanan bir roman kurgusu meydana çıkarılır. Aytmatov’un, edebiyat âleminde geniş akisler uyandıran, uzun yıllar tartışılan, verilmek istenen mesajla yaratılan tiplerin büyük bir uyum sağladığı eserlerinden biridir.






YORUM

"Neler vermezdi suda balık olmak için!"

Aytmatov'u çok duymama rağmen bir türlü denk gelip bir eserini okuyamamıştım. Şimdi Beyaz Gemi eseriyle kalemini tanıma fırsatı bulabildim.

Öncelikle kaleminin aşırı akıcı olduğunu dile getirebilirim. Üslup bakımından bakacak olursak kültürel yoğunluğu oldukça hissettiriyor.

Beyaz Gemi eserinde ele aldığı efsanelerden çıkan yolculuk aslında anlatmak istediği noktalara oldukça farklı ve keyifli bir hava kattığını söyleyebilirim.

Keyifli dediğime bakmayın yazar kalbinizi parça parça ediyor.. 

Ana karakterimiz bir çocuk, evet adı çocuk. Dedesinden başka kimsesi olmayan, yaşadığı yerden kaynaklı hayal dünyasını kullanarak büyümeye çalışan bir çocuğun gözünden olaylara şahitlik ediyoruz. Yaşamda olduğu gibi iyi ve kötü algısı burada da var. Aslında yazarın kitap boyunca her olayı bir simgeye dönüştürmeye çalışmasını kitap bitiminde anlayabiliyorsunuz. Çok fazla karakter içermiyor; çocuk, Mümin dede, nine, Orozkul, Bekey, Seydahmet,Gülcemal, Kulubeg, Koketay.

Her bir karakterin yazarın eleştirdiği yönetim de rolü var. Şimdi karakter analizlerine girersem konuya baya değinmiş olacağımdan burada noktalıyorum. Bunu neden yazdığıma gelecek olursak kitap boyunca aslında basit bir hikaye okuyor gibi olsakta altında oldukça farklı anlamlar olan bir eser olduğunu dile getirmek istedim.

"Onun iki masalı vardı. Biri kendisinindi ve başka kimse bilmezdi. Ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. Sonra ikisi de yok olup gitti. Şimdi size bunlardan söz edeceğiz."

Bu iki masalın nasıl yok olduğunu öğrenmek istemez misiniz?

13 Kasım 2021 Cumartesi

SEFİLLER/ Victor Hugo

 ARKA KAPAK

Fransız edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yazarlarındandır. Şiirleri, oyunları ve romanları ile tanınır. Romantizm akımının Fransa'daki temsilcisidir. Edebiyat alanındaki devasa başarılarının yanında politik hayatta da etkin bir rol üstlendi, bu nedenle sürgün cezasına çarptırıldı, cezasını tamamlamasına rağmen İmparatorluk yıkılana dek Fransa'ya dönmedi. İlk kez 1862 yılında yayımlanan Sefiller yazarın Notre-Dame'ın Kamburu ile "din", Deniz İşçileri ile "doğa" konularını işlediği roman üçlemesinin "toplum"u ele alan, en görkemli ayağıdır. Bu destansı roman Fransız toplumundan yola çıkarak, kozmolojik bir bakış ve eşsiz bir duyarlılıkla insanlığa ulaşır. Fantine'in, Cosette'in, Marius'ün, Saint-Denis Sokağı barikatlarının, Paris'in, Javert'in ve Jean Valjean'ın sefaletten sevgiye, felaketten iyiliğe ve karanlıktan aydınlığa uzanan hikâyeleri Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi'nin 250. kitabında okurlarla buluşuyor.


ALINTI

"Sizin de bizim gibi önyargılarınız, batıl inançlarınız, zorbalıklarınız, bağnazlıklarınız, cahil gelenekleri destekleyen izansız yasalarınız var. Ağzınızda geçmişin acı tadını hissetmeden ne bugünün, ne geleceğin hayalini kurabiliyorsunuz."


”14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur.”


"Ölmek dert değil, esas korkunç olan yaşamamak."


"Tanrı, hiç bir çocuğu kötü olsun diye yaratmaz! Onu kötü yapan, kötü eğitimdir!..  Kötü anne-baba, kötü çevre, kötü yönetim balçık gibidir, zavallı yavruları da çekip yutar."



YORUM

“Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini ısıtacak bir ailenin, kendini eğitecek bir kitabın yokluğunda acı çektiği her yerde Sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor: Sizin için geldim sayfalarımı çevirin.” 


Daha önsöz bölümünden beni heyecanlandıran bir eserin yorumuyla karşınızdayım. Karşınızdayım ama bu eserin nasıl hakkını vererek yorumlayacağım bende bilmiyorum.

Kalemini daha önce deneyimlemiş olmama rağmen bu eserini okuduktan sonra sanki yeniden tanışıyor gibi hissettim. Önceki okuduğum eser, eser değilmiş desem haksızlık mı etmiş olurum acaba :)

Uzun soluklu bir eser bunu kimse inkar edemez ama öyle bir bağlantı var ki konular, karakterler arasında mükemmel bir uyum içerisinde bin küsur sayfayı oluşturmak gerçekten kolay değil. Hugo bunun altından kalkmayı başarmakla kalmamış üstüne klasik bir eser değilmiş gibi heyecanı, olayları hızını kesmeden devam ettirebilmiş.

Açıkçası benim favori klasiklerim arasına yer edindi bunu anlamışsınızdır zaten. Böyle bir eseri de beğenmeyen varsa gelsin bana nedenlerini anlatsın dinlerim :) 

Ufak tefek uzun betimlemeler var eser içerisinde ama bunu görmezden gelmemin sebeplerinden biri bir kültürü tanımak için yüzeysel bilgiler pek yardımcı olmuyor bir diğer sebebi sadece elimizde tek bir konuya odaklanılmış gibi gözükse de aslında altlarda birçok konuya değiniliyor ve onların da açıklanması da gerekli. O yüzden görmezden geldiğim detaylarda olmadı değil.

Konuya girmeyeceğim, bu eseri okuyup sizin kendi analizlerinizi yapmanız daha doğru olacak bir eser. Ama klasik bir eser olduğunu da unutmamak gerekli, burada farklı kılan üslup, akıcılık ve bunu söylemeden geçemeyeceğim klasik bir esere göre fazla aksiyon :) 

Keyifli ve dolu dolu geçen bir okuma oldu. Umarım başlamayanlar biran önce kendini hazırlasın ve başlasın. 

Kitapla kalın..

2 Kasım 2021 Salı

BİR ZAANATLA BEKLENMEDİK KARŞILAŞMA/ Stefan Zweig

 ARKA KAPAK

Stefan Zweig, bu kez gündelik yaşamın içinde yatan gizil bilgeliği keşfe çağırıyor okurunu. Kahramanımız, duyduğu taşkın merakla Paris'in nehir gibi akan kalabalığına karıştığında kentin ona nasıl sürprizlerle yanıt vereceğinden habersiz görünüyor. Sherlock Holmes bakışıyla insan portrelerini çıkarırken birden gözleyen ile gözlenenin, av ile avcının, öğreten ile öğrenenin yer değiştirdiği baş döndürücü bir çalkantı içinde buluyor kendini. Ya da tam tersi, bu kez Viyana Prater'de, durağan ve süslü yaşamından gündelik yaşamın sıradanlığına kaçan bir kahramanda özgür aşkı, toplumun kaygısız doğasını hatırlayışı okuyoruz. Bir Zanaatla Beklenmedik Karşılaşma ve Prater'de İlkbahar, Zweig'ın en küçük ilişkilerin içine nüfuz eden, en sıradanın içindeki zenginliği gören gözlem yeteneğine çarpıcı iki örnek.


YORUM

Dışarı çıktığınız zamanlarda bir bankta otururken veyahut kafede otururken kişiler hakkında gözlemler yaparak hayatlarına dair 'kimim ben' oyununa benzeyen düşüncelere dalmıştır. Eğer öyle biri değilseniz denemenizi tavsiye ederim :) Benim en sevdiğim aktivitelerden biridir. Bazen çok ileri gidip aklımda ki kişilikte mi öyle bir yaşam mı sürdürüyor, ne kadarını tutturdum diyerek insanlarla tanışıp merakımı da gideriyorum. Tabi çoğunlukla hayalimde ki gibi kalıyor. Orada kalması daha iyi :)

Stefan Zweig bu basımında yer alan iki öykü mevcut. Birisi kitabın ismini alan Bir Zanaatla Beklenmedik karşılaşma diğeri Prater'de İlkbahar.

İlk öykümüz Paris'in o görkemli sokaklarından birinde kafede tek başına oturan karakterimizin çevresinde bulunan insanları gözlemlerken karşısında oldukça daha önce görmediği bir profil bir karakter çıkmasının ardından yaşanılan derin bir gözlem, akıl almaz bir merakla bir insanın peşine takılıp gittiğinizde nerelere götürebileceğini ele alınan bir öykü.

İkinci öykümüzde aslında yine bakış açısını ele alan bir öykü. Karakterimizin dolabında eski yaşamından kalan sade, düz elbisesini giyerek sokaklara sadece bir kıyafetle görünmez olduğunu, eski yaşamında neler yaşadığını hatırlatıyor olması oldukça ilginç aslında. Sonuçta bir kıyafet değil mi? Bu öykünün diğer sevdiğim kısmı var olduğumuzu nasıl gösterebiliriz veyahut gösterebiliyor muyuz? düşüncesiydi. En azından aklımda böyle bir düşünce oluşturdu.

İki öyküsünün de ortak noktası gözlem ve bakış açısı. İki öyküsünde derin bir içerik sizi bekliyor. Ufak detaylar  bazen anahtarı kaybolmuş kapı gibidir. Anahtar yerinde yoksa sizleri farklı araçlara iter.

Zweig 'in eserlerini yavaş yavaş tamamlamak arada Zweig enerjisini almak benim en sevdiğim aktivitelerden. Bu öykülerinde yine keyif ve düşüncelerle dolu bir saat yaşattığını söyleyebilirim. Kalemi basit diyenler olabilir lakin verdiği keyif ve anlamlar basit olmadığını tekrardan dile getirip yorumu burada bitiriyorum.

Kitapla kalın..



22 Ekim 2021 Cuma

AZİZ BEY HADİSESİ/ Ayfer Tunç

ARKA KAPAK

Güneşten ağır ağır gölgeye çekilir gibi, pek de anlamadan akşam olur gibi, ışıklı, neşeli bir yüzden kederlere geçti Aziz Bey. Kederli bir mazisi oldu. Burnu havada, başı dikti hep. Başka türlü yaşamayı beceremediyse de, o gece, Haliç’in kirli sularına bakarken anladı ki hep öyle, burnu dik yaşadığını sanmış. Oysa şiddetle yanılmış. Ve yine anladı ki hayatı tümüyle bir yanılgıymış.

Aziz Bey, Tunç’un insan olmaktan doğan zaaf ve yanılgılar nedeniyle yaralanmış, boşa geçmiş hayatlar üzerine yapılandırdığı öykü evreninin en hüzünlü, en gerçek kişisi. Bazı okurlara, meyhanelerde benzerini aratacak kadar kanlı canlı ama mahzun gelen Aziz Bey’in öyküsünü okurken, bir hikâye kişisinin varlığını çok yakınınızda hissedeceksiniz.

Ayfer Tunç’un, edebiyatımızdaki en ustalıkla çizilmiş karakterlerden birini yarattığı Aziz Bey Hadisesi, son yıllarda yazılmış en sarsıcı metinlerden. Her geçen yıl daha çok okunuyor, daha çok tartışılıyor.


YORUM

Ayfer Tunç'un kalemiyle ilk tanıştığım öyküsünün Aziz Bey olması oldukça güzel oldu. Farklı bir üslubu olmasına rağmen o kadar akıcı bir şekilde ilerledi ki nasıl bitti anlayamadım.

Aziz Bey Hadisesi adlı öykünün konusuna ufak değinirsem, Zeki’nin meyhanesinde, Zeki’nin Aziz beyi tartaklayıp dışarı atmasıyla başlayan öykü ana karakterimiz Aziz Bey'in o ihtişamlı, kasvetli, mağrur, yalnız, bencil ve dik başlılığının nasıl bir hayat getirdiğine şahitlik ediyoruz.

Aziz Bey karakteri kadar galiba sinir bozucu bir karakter hatırlamıyorum :) 

Gençliğinin olaylı, kendine güveninin arşta, dediğim dedik, umursamaz karakterinin getirdiği sıkıntılardan ders çıkarmayıp olayın bitmesinin ardından yeniden aynı hataları yapmasına ne denir bilemiyorum.. 

Hem babasına karşı olan tutumu, kadınlara karşı bakışı, evliliği, kendine olan tutumları o kadar sinir bozucuydu ki ne desem az kalır.  Eseri okurken hem çok öfkelenip hem de üzüldüğüm yerler o kadar iç içe girdi ki en sonunda Aziz Bey'e bile üzüldüm. Gerçi bu tip insanlar üzülmeye değer mi yoksa öfkelenmeye mi değer orası tartışılır tabi.

 Beni hayal kırıklığına uğratan bir kalem ve eser olmadı. İlk izlenimim oldukça olumlu olduğunu dile getirebilirim.

 Başta da dediğim gibi galiba üslubun farklı gelmesi konunun eski dönemlerini baz almasından kaynaklıydı. Yani dönem dediysem de çok eskiler değil ama kitabı okuduğunuzda neyi kast ettiğim daha net anlaşılacaktır. 

Çok akıcı bir kaleme sahip en azından bu eserinde bunu hissetim. Bir sonra ki kitabı Suzan Defter olacak. Orada beni neler bekliyor merak ediyorum.


19 Ekim 2021 Salı

İNSAN BOŞLUKTAN İBARET/ Meryem Gültabak


 ARKA KAPAK

“Bazı boşlukların ağırlığı vardır.”

“İnsanlar bunu yapar. Genellikle tehlike çok yakında değilse… Gördükleri şeyle kafalarındaki gerçekler uyuşmayınca hemen kaçmaya davranmaz da önce bir daha bakarlar, kaçmaları gerektiğine emin olmak için.”

“Sevdiğin birinin gerçekler yüzünden acı çekmesini mi tercih edersin, canını yakan şeyi unutmasını mı?”

Kalabalık şehirler, unuttuğumuz yüzler, hatırlamadığımız ama bizi biz yapan hikâyeler...

Yazdığı ilk kitap çok popüler olmuştu ama onun istediği bu değil, o insanların saygısını kazanmak istiyordu. Popüler olanın küçümsendiği bir toplumda yaşıyor, saygı duyulan olmak istiyordu. Kendi olmadığı bir hikâyesi ve çözmesi gereken düğümleri vardı. O’nu ilk fark ettiğinde geceydi. Yağmur yağıyor, sokak lambasının ışığını titretiyordu. Hava rüzgârlıydı ve her şey rüzgârla aynı yöne hareket ediyordu. Aniden gördü onu, boşluğu. Bir kaya vardı sanki sokak lambasının dibinde. Bir boşluk… Hacmi olan bir boşluk… Tam orada yağmur damlaları birleşiyor, boşluğun üzerinden akıyorlardı.

Boşluk… Her gün bir adım daha yaklaşıyordu. Ondan kaçması gerekiyordu belki de ama iki yıldır içerideydi. Vakti daralmıştı, onu yutan boşluğun parçalarını birleştirmesi için sadece iki haftası vardı.

Senarist ve yazar Meryem Gültabak, bir kadın ve her gün ona adım adım yaklaşan boşluğun gerilim dolu romanı İnsan Boşluktan İbaret ile aile meselesi dediğimiz kırık bir aşk öyküsüne davet ediyor okurunu.



YORUM

"Hafızadaki boşluklar taşınması ağır yüklerdi. Kimi boşlukların ağırlıkları vardı."

Yazarın kalemini daha önce deneyimleme şansı bulmuştum. Oldukça akıcı, farklı bir üslupla kendini okutan bir kaleme sahip. Bu eseri de uzun zamandır listemde bulunuyordu ve sonunda alıp, okudum :)

Karakterimiz uzun zamandır evinden çıkmayan ve yalnızlığı tercih eden birisi. Tabi ki bunun sebeplerini ilerleyen sayfalar da anlayabiliyoruz.

Konumuza kısaca değinelim, o gün de diğer günler gibiydi aslında nerden bilebilecekti kurtuluşunun da yaklaştığını. Yağmurlu bir günde karakterimizin balkonundan  gördüğü bir boşlukla işler biraz ilginçleşiyor.. 

 Boşlukların ağırlığı var mı? 

Uzun zamandır psikolojik olarak geren bir kitap okumamıştım. Yer yer neler oluyor, bunun altında ne çıkacak sorularıyla nasıl okuduğumu hatırlamıyorum dersem abartmış olmam. Kısa bir hikaye ama oldukça etkileyen bir hikayeydi. 

 En büyük acı, yıkım sevdiklerinize karşı 'bunu yapmaz, böyle biri değil o ' düşüncesinin sonrasında yaşanılan olaylarda ki yıkımdır bence. Özellikle kan bağı olan kişilerde bu durum karşısında beyinin savunması öyle şaşırtır ki gün sonunda nasıl göremedim bunları dedirtir insana.

"Keşke o günü hatırlıyor olsaydı ama zihin, yaşarken bilemiyordu yaşamakta olduğu günün önem kazanacağını."

Şunu eklemeden geçemeyeceğim, yan karakter gibi gözükse de aslında ana karakter olabilecek bir karakter vardı onun diğer gözlemlerini, hikayelerini de keşke okuyabilseydik :) Eminim bu eser kadar güzel olurdu.




15 Ekim 2021 Cuma

BENJAMIN BUTTON'ın TUHAF HİKAYESİ/ F. Scott Fitzgerald


 ARKA KAPAK

Benjamin Button yalnızca yaşlı bir adamın bedeniyle dünyaya gelmemiştir. 70’li yaşlarındaki bir adamın zihnine ve zevklerine de sahiptir. Gençleştikçe dirilen bedeniyle birlikte daha aktif bir hayata ve ilgi alanlarına kavuşur. Yazar yaşın insanın kimliği üzerindeki etkisine dikkat çeker.

Yaşlanma üzerine yazılmış bu nükteli, fantastik hiciv, Hollywood’un da dikkatinden kaçmamış, 2008’de vizyona giren film uyarlaması büyük ilgi görmüştü.



YORUM


Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesini belki duydunuz belki de hiçbir fikriniz yok. Kısa bir konusundan bahsedecek olursam; Dünyaya yaşlı bir adam olarak gelip öldüğünde bir bebek olan Benjamin Button'ın oldukça tersten hayatına şahit oluyoruz.

Filmi hakkında bir bilgim yok benim ama eser hakkında ilk izlenimim konunun oldukça ütopik ve merak uyandırıcı olduğunu söyleyebilirim. Konun bu kadar güzel olup çok fazla ayrıntıya girilmemesi bence kötü bir taraf. Kafa da oldukça fazla soru işareti bıraktığını söylesem abartmış olmam.

Kurgu güzel, kalemi de akıcı ama dediğim gibi oldukça kısa tutulmuş bir eser.

Yazarın hayata başlangıcının yaşlılık ölümün ise bebeklik döneminde düşünmesi, hayatı nasıl yaşadığımızı, çocukken büyümek istemeyi büyürken çocuklaşmak istemeyi ve daha nice sorgulamalar yaşattığını inkar edemem ne kadar kısa bir eser olsa da oldukça fazla iç sorgulatmalar yaşattığı bir gerçek.

Benim için oldukça keyifle hatırlayacağım bir okuma oldu. Okursanız kesinlikle pişman olmazsınız.

9 Ekim 2021 Cumartesi

ATEŞ YAKMAK/ Jack London


 ARKA KAPAK

Jack London, Kuzey topraklarını konu alan eserlerinde okurlarını buzla sarmalanmış bir diyarda adım adım gezdirir. Biri 1902’de, öbürü 1908’de yayımlanan ve “Ateş Yakmak” başlığını paylaşsalar da birbirlerinden olay örgüsü yönünden ayrılan iki hikâyeyle, “Yaşama Azmi” adlı üçüncü bir hikâyenin bir araya getirildiği bu derlemede de Jack London insanın buz kaplı doğayla ve kendi benliğiyle yüzleşmesini anlatır.  Gençliğinde Klondike bölgesine altın aramaya giden ve soğuğun hüküm sürdüğü bu topraklarda bizzat yaşamış olan London, Alaska’dan Yukon’a, Kolondike’ten Kanada tundralarına kadar yörenin coğrafyasına ve sakinlerine oldukça hâkimdir. Jack London’ın karakterleri Kuzey’in dört bir yanda uzanan bembeyaz topraklarında vahşi doğanın gücüyle amansız bir mücadele halindedir. Doğanın, soğuğun ve pek iyi bilmedikleri bir coğrafyanın pençesinde, hayata tutunmaya çalışırlar.  Ve ateş yakmak, bu varoluş mücadelesinin ilk adımıdır.


YORUM

Kendinizi Kuzeyde hissedeceğiniz 3 farklı soğuk öykü derlemesini ele alan Ateş Yakmak kitabında  ateşin ne kadar önemli özellikle de  Kuzey de yaşayanlar için hayat anlamını taşıdığını bu öykülerde bulunan karakterler vasıtasıyla anlıyoruz. 

İlk iki öykü birbirine çok benzese de hem London'un farklı zamanlarda ve deneyimlerinin değişimi ile birbirinden oldukça farklı öyküler. Eserin sonunda daha ayrıntılı farklılıklara değinildiği için onlara ben yer vermeyeceğim. 

Karakterlerin doğaya karşı hayatta kalma mücadelelerini okumak ve bu kadar kısa bir eserin bu kadar etkileyici olmasının nedeni kesinlikle London kalemi diyebiliriz. Eser sizi gerçekten şuandan alıp o dondurucu soğuğun yaşandığı ortama götürüyor. Ve sizde karakterlerin yanı başında bir izleyici gibi yaşayacak mı yoksa yaşamayacak mı telaşına kapılıp sizin de bir mücadele savaşınız başlıyor :) .

Benim oldukça keyif aldığım bir okuma oldu. Jack London 'un tabi ki en iyi eseri diyemem ama tanışmak için kesinlikle önereceğim eserler arasında yer alıyor. 



30 Eylül 2021 Perşembe

CİNNET MÜSTATİLİ/ Necip Fazıl Kısakürek


 ARKA KAPAK

Bir ansiklopediye geçmiş ifadeyle, "hapisleri üniversite yıllarından çok olan" Necip Fazıl, 1943'den başlayarak 1947-1950-1951-1952-1957-1959 ve 1960 senelerinde cezaevine girdi. Son mahkûmiyet kararı ise vefatı sebebiyle infaz edilemedi.

1955'de "Yılanlı Kuyudan" ismiyle yayınlanmış olan eser, hapishane günlerinin, "büyük sanatkâra" has, derin ve duyarlı bir iç hayat üzerindeki müthiş tesirini yansıtan bir ıstırap ve gözyaşı günlüğüdür.


ALINTI

"İnsan, bildiği şeyi, bilinmiş zanneder. Halbuki insanın en fazla bilmediği şey, bildiğini zannettiğidir."

"Siz, karanlığın deposunda, büsbütün karanlıkta kalmanın ne demek olduğunu  bilir misiniz? Buz deposunun içine yağan kar.."

"Soylu fikir adamı için bu kainatın mutlaka izahı lazımdır. Mutlak iah olmayınca da izah edilemeyişinin izahı lazımdır."


YORUM

"Bu ne iç hapishane ki, dışımı da bu hale getirdi? Yoksa dışımdaki hapishanenin, haddine mi düşmüş, içimi bu hale getirebilmesi.."

Necip Fazıl Kısakürek'in  1952 Malatya meselesini kapsayan hapishane anılarını gün gün yazdığı eser. Yazarın kalemiyle ilk kez tanışıyorum. Güzel bir başlangıç mı yoksa yanlış bir seçim mi tam emin olamasam da güzel bir okuma yaşadığımı inkar edemem.

Günce şeklinde olduğu için yazarın iç dünyasını, hapishane yaşamının perde arkasındakileri görmek gerçekten etkileyiciydi. Nice yazarlar, şairlerimiz özgürce düşüncesini dile getirmesinden kaynaklı cezalar çekmesinin bir örneği okumak gerçekten farklı duygular hissettiriyor. Gerçi çok geçmişe de bakmaya gerek yok günümüzde yok mu sanki :)

Yazarı tanımak için günce okumalarını hep sevmişimdir aslında. Şiirlerini oldukça merak ettiğimi de dile getirebilirim. Kült şiirlerini bu dönemde yazdığını okuduktan sonra şiirlerine göz atmamak olmaz tabi.

Bu haklı, bu haksız olaylarıyla tartışmaya girmek istemiyorum açıkçası. Edebi yönden ele alındığında gerçekten yazarın kaleminin hissiyatı oldukça güçlü olduğunu söyleyebilirim.