27 Şubat 2026 Cuma

AŞKA İNANMAYANLAR İÇİN AŞK ÖYKÜLERİ / Hikmet Hükümenoğlu

 ARKA KAPAK

“Yeryüzü, gökyüzü ve tüm insanlar, insanların kafası, iç organları, iç organlarını oluşturan moleküller, atomlar, hepsi ama hepsi kıldan ince ipliklerle birbirine bağlı. Bir anda kopup dağılmak, dört bir yana saçılmak o kadar kolay ki, insan bazen nefes almaya bile korkuyor. Çok dikkatli olmak lazım.”

Aşka inanmadığını söyleyen bir pastacının kaleme aldığı aşk öyküleri, bir otomobille kurulan tuhaf bağ, aceleyle hazırlanmış bavulun dışında kalanlar, beklenmedik karşılaşmaların sıradan günlerin seyrini değiştirmesi, ansızın ortaya çıkan siyah atlar, bal arılarının izinde çözülen bir aile, herkesin kendi gerçeğinde başka türlü yaşanan trajikomik dostluklar…

Hikmet Hükümenoğlu, Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri’nde birbirine çarpıp ayrılan birçok ânı alışıldık kalıpları bozarak yan yana getiriyor. Masalların aksine; aşkın aksak, ironik, rahatsız edici, tutkulu ve gerçek yüzünü gündelik hayatın içindeki en yalın ifadeyle görünür kılıyor.




ALINTI


“Sondan başa doğru okuyabilsek, bütün aşk öyküleri mutlu biterdi.”


"Ayrıca, o ıssızlığın ortasında öfkemi çıkarabileceğim başka kim vardı ki? İki kardeş arasında olurmuş öyle şeyler.  Öyle derler."


“İnanmıyorum öyle şeylere.”
“Bu hayatımda duyduğum en saçma şey. Neye inanmıyorsunuz? İnsanların aşık olabileceğine mi?”
(…)


YORUM


Aşk duygusu karşısında olan tereddütler ve içsel çatışmalarını konu alan bir öykü kitabı. Eserde birbirinden bağımsız gibi görünen öykülerin ortak bir yanı vardır, aşka mesafeli duran ya da geçmiş hayal kırıklıkları nedeniyle duygularına güvenmekte zorlanan karakterler..

Kitapta aşk romantik bir masal olarak değil; hayal kırıklıklarıyla, zamanlama sorunlarıyla, iletişimsizlikle, geçmiş travmalarla iç içe bir duygu olarak işlenir. Başlıkta geçen “aşka inanmayanlar” aslında çoğu zaman hayal kırıklığı yaşamış, savunma mekanizmaları geliştirmiş kişilerdir. Yazara göre  aşk idealize edilmiş bir masal gibi değil; eksik, kırılgan ve bazen yarım kalan bir duygu olarak bizlere yansıtır.

Yazarımızla tanışma kitabım biraz daha yalın ve üslup görmek için öykü eserini seçmiştim. Beni yanıltmadı. Oldukça sade, akıcı bir kaleme sahipti. 

Aşk duygusunu da kitaptan bir alıntıyla noktalıyorum..

"Aşka inanmamak da neymiş? Aşk yeryüzündeki en yüce en temiz duygudur. Şu korkunç dünyada bizi ayakta tutacak, hayata bağlayacak başka ne var ki? Dünyanın yuvarlak olduğuna inanmamak kadar saçma bir şey bu. Hem insan canı çektiği için aşık olmaz ki, aşk gelir onu bulur ve git deyince de gitmez."

25 Şubat 2026 Çarşamba

MELEKLER VE ŞEYTANLAR / Dan Brown

 ARKA KAPAK

HER ŞEYİ BAŞLATAN KİTAP...

Her satırında bilinmezliklerle dolu gizemli bir dünya, nefes nefese bir serüven ve Robert Langdon'un sınırsız hayal gücü var.

Harvard Üniversitesi'nin dünyaca ünlü Simgebilim Profesörü Robert Langdon anlaşılmaz bir yazıyı çözmek için İsviçre'deki bir araştırma merkezine çağrılır. Çözülmesi istenen yazı, öldürülen bir fizikçinin göğsüne dağlanmıştır. Bu korkunç cinayet, sırlarla dolu olaylar zincirinin başlangıcı olur. Öldürülen kurbanın göğsündeki yazının anlamı yüzyıllar önce Katolik Kilisesi'nden intikam almaya yemin etmiş gizli bir kardeşlik cemiyeti olan Illuminati'nin sembolüdür.

Langdon gizemli bir fizikçi olan Vittoria Vetra ile birlikte bu olayı araştırmaya başlar. Ne var ki çılgınca bir koşuşturma içinde pek çok mezarı, gizli mahzeni ve katedrali araştırırlarken süreleri gitgide azalmaktadır. Çünkü birileri akıl almaz bir hedefi havaya uçurmak için saati çalıştırmıştır...

"Nefes nefese, gerçek zamanlı bir macera... Heyecan verici, hızlı tempolu ve alışılmadık derecede zekîce..."



ALINTI

"İnsan aklı, bedeninden çok daha büyük acılar çekebilir."

"Korku, tüm savaş silahlarından daha hızlı yaralar."

"Belli bir dine göre yaşamazsam cehenneme gideceğimi söylüyorlar. Ben adaleti böyle olan bir Tanrı hayal edemiyorum.”

"Bizler yok olma yolunda ilerleyen kopuk ve ümitsiz türleriz."



YORUM


"Mucizeler, doğru olmalarını istediğimiz için hepimizin sıkıca sarıldığı hikâyelerden başka bir şey değildi."

Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN’de bir bilim insanının öldürülmesiyle başlar. Kurbanın göğsüne yakılarak işlenmiş “Illuminati” sembolü, yüzyıllar önce kiliseye karşı bilim insanları tarafından kurulduğu iddia edilen gizli bir örgüte işaret etmektedir. Aynı zamanda laboratuvardan son derece tehlikeli bir madde olan anti madde çalınmıştır. Bu gelişmeler, Simge bilim uzmanı Robert Langdon’ın olaylara dahil olmasıyla birlikte Vatikan’a uzanan küresel bir krize dönüşür.

Bilim ile din arasındaki o vazgeçilmez kavgaya konuk oluyoruz. Dan Brown, bilimi akıl, deney ve kanıtla; dini ise inanç, gelenek ve otoriteyle temsil eder. Ancak roman ilerledikçe bu iki alanın mutlak düşmanlar olmadığı, asıl tehlikenin fanatizm olduğu fikrini kaleme almaktadır.

Eserde tasvir edilen her bir detay ustalıkla düşünüldüğü, ele alındığını her sayfasında hissedebiliyorsunuz. Her bir ipucunda ki koşturmaca, buluşlar, gizemler ve daha nicesi yanındaymışçasına etkiliyor. 

Bölümler arası geçişin kısalığı akıcılığı arttırmış. Bütünlüğü bozmadan da karakter arası geçişi de yansıtma biçimi aynı şekilde etkileyici.

Uzun bir süre yoldaşlık edeceğim o karakter Robert Landgdon.. Göze batmayan, sıradan denmeyecek ama sıradan gözüken bir karakter. İnançlı ama bir o kadarda şüphe duyarak mantıkla hareket eden ve günü kurtartan kişi. 

Açıkçası kitapta karakterlerden çok olay beni etkilediği için karakter üzerinden şuan ilerleyemeyeceğiz. Kitabın neden yankı uyandırdığını az çok anladım. Bu tepkimi diğer kitaplarında koruyacak mı onu okuyarak göreceğim ama umarım çok düşürmez.


"Bazen gerçeği bulmak için dağları yerinden oynatmak gerekir."

KUJO / Stephen King

 ARKA KAPAK

Kujo iri cüssesine rağmen uysal, akıllı ve sevilen bir köpektir. O da diğer köpekler gibi insanlara sadakatle bağlıdır. Ne var ki beklenmedik bir biçimde bir yarasa tarafından ısırılır. Artık ne Kujo bildik bir köpektir, ne de hayat bildik bir şekilde devam edecektir.

"Canavarlar asla ölmez."

-Dallas Times Herald-

(Tanıtım Bülteninden)





ALINTI

"Yeryüzü günahsız ve savunmasızların üstüne çullanan canavarlarla dolu."


"Annelerle babaların boşandığı, büyük çocukların yok yere küçüklerin pestilini çıkarttığı, kötülerin iyileri yendiği, kısacası türlü haksızlıklarla dolu dünyada bulamaçlarının kusursuz olduğunu bilmek bile yeterdi çocuklara."


"Maine'in yerlileri başka eyaletten gelenlerin alınlarına mezara dek silinmeyen bir "yabancı" damgası vurur, onları da asla benimsemezlerdi. Aslen nereli olduğunuz mezar taşınıza bile kazılırdı herhalde."


YORUM


 Amerikan kasabasında yaşayan sıradan insanların hayatlarının, kuduz bir köpeğin saldırısıyla nasıl kâbusa dönüştüğüne konuk oluyoruz. Saint Bernard cinsi olan Kujo, bir yarasa tarafından ısırıldıktan sonra kuduz olur. Hastalık ilerledikçe sevecen ve uysal bir köpek, ölümcül bir tehdide dönüşür. 

Kujo eseri King’in korkuyu en gerçekçi ve saf haliyle bence bu eserinde de bize yansıtmış. Bu romanda karşımızda ne şeytani bir varlık ne de mistik bir lanet var; yalnızca kuduz olmuş bir köpek ve yanlış zamanda yanlış yerde bulunan insanlar. 

Romanın en güçlü yanlarından biri de sıradan hayatların yavaş yavaş felakete sürüklenişini adım adım hissettirmesi. Donna Trenton’ın evlilik problemleri, vicdan azabı ve içsel çatışmaları; Vic’in iş stresi ve iletişim kopukluğu… King, büyük trajediden önce bize oldukça normal bir hayat portresi sunuyor. Bu sıradanlık "herkesin başına gelebilir" i gözler önüne seriyor.

Kujo bu hikayenin trajik bir kurbanı.. Sevecen bir Saint Bernard’ın, kontrolü dışında gelişen (ve gerekli önlem alınmayan) bir hastalık yüzünden ölümcül bir tehdide dönüşmesi, hikâyeye acı bir boyut katıyor. Kötülüğü bilinçli bir tercih olarak değil, doğanın acımasızlığını ele alıyor. Özellikle Brett ile arasındaki o bağ.. 

Hayvan sever biri olarak gerçek anlamda beni etkileyen bir eserdi. King'i hayvanlar üzerinden ne zaman bir bölüm veya karakter oluştursa derin bir nefes alarak devam ediyorum.

Tabii ki de herkesin etkilendiği o son sahne.. Araba, çaresizlik ve olmazsa olmaz umut.

Psikolojik gerilim isteyenlere kesinlikle çerezlik niyetine önerimdir.


17 Şubat 2026 Salı

İSTANBUL HATIRASI / Ahmet Ümit

 ARKA KAPAK

Yedi tepeli şehre çökmüş kasvet yüklü bir bulut, son nefesini vermiş yedi kurban…

Tarihî yarımadada işlenen sıra dışı bir cinayet, Başkomser Nevzat’ı harekete geçirir. Katil, avcuna antika bir sikke bıraktığı kurbanın cesedi üzerinden çözülmesini istediği bazı mesajlar vermiştir. Aynı cinayet ritüelinin parçası olmuş kurbanlar peşi sıra gelir; tüm kurbanların elinde bir sikke vardır ve her biri şehrin parlak dönemlerinde yaşamış bir imparatorunun döneminden kalma tarihi bir yapının önüne bırakılmıştır. Kurbanların ortak özelliği, İstanbul’a olan ihanetleridir. Peki katilin özelliği nedir?

Şehrimizle birlikte yitirdiklerimize, birbirimize bakıyorduk.

Byzantion, Konstantinapol ve İstanbul… Sahipleri, sakinleri değişse de, yeni isimler edinip farklı karakterlere bürünse de değişmeyen bir şey var tarihi yarımadada; eskimeyen güzelliği. Ahmet Ümit İstanbul Hatırası’nda artık tehdit altında olan bu güzelliği merkeze alıyor ve yüksek gerilimli polisiyesiyle okuru hipnotize ederken aktardığı tarihi bilgilerle İstanbulluluk bilincini de canlandırmaya çalışıyor.


ALINTI


"Hepimizin bir tek ortak özelliği vardı: İnsan olmak. Farklı inançlara, farklı etnik kökenlere, farklı cinsiyetlere, farklı dünya görüşlerine sahip olsak da hepimiz insandık."

"Ölüden zarar gelmez insana. Kötülük canlıdan gelir."


"İnsan pek de vefalı bir varlık değildi."

"Ne kadar haklı olurlarsa olsunlar, katillere hayranlık duymak iyi bir şey değil."


YORUM

Byzantion’dan Roma’ya, Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan bir tarih çizgisi. 

İstanbul Hatırası eserinde İstanbul’un tarihî yarımadasında işlenen seri cinayetlere konuk oluyoruz. Katil farklı bölgelerde bıraktığı kurbanları ve kurbanların yanına eski İstanbul uygarlıklarına dair sikkeler bırakmasında ki sebep nedir? Başkomiser Nevzat ve ekibiyle birlikte katili bulmaya çalışırken diğer yandan da İstanbul’un Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan tarihsel mirasına tanık oluyoruz. 

Bu eserinde katilden çok aslında başkahramanımız İstanbul. Efsanevi İstanbul. İlk cinayet ile Sarayburnu'na; Marmara Denizi, Boğaz ve Haliç’in birleştiği bu nokta aslında Byzantion’un (İstanbul'un ilk adı) kurulduğu yer olarak kabul edilir; yani İstanbul’un doğduğu coğrafyadır. Doğumla başlayan bu sembolik zincir ile şehrin tarihsel serüvenine giriş yapıyoruz. 

Bu cinayetler kim tarafından ve neden işleniyor? Katil neye dikkat çekmek istiyor? Amacı tarihi korumak mı, yoksa kendi adalet anlayışını mı dayatmak? sorularıyla baş başa kalıyoruz. Böylece yalnızca bir katil arayışına değil, aynı zamanda vicdan ve adalet sorgulamasına da dönüşmektedir.

Ahmet Ümit'in polisiye ve tarihi harmanlamasını bayılıyorum. Her Ümit romanında İstanbul'u gezme isteği geliyor. Esere de geri dönecek olursak tabii ki Başkomiser Nevzat ve ekibini çok özlemişim. Bölümler kısa ve tempolu oluşu akıcılığı daha da arttırıyor.




16 Şubat 2026 Pazartesi

CTHULHU'NUN ÇAĞRISI / H.P. Lovecraft

 ARKA KAPAK

Lovecraft'ın neden korku edebiyatının ustası olarak anılması gerektiğini gösteren; yabancılığın, dehşetin, tekinsizliğin anlatıldığı toplam sekiz öykü var bu kitapta. Korku ancak gördüğümüzde bilebildiğimiz bir şey midir? Yoksa bilmediğimizi gördüğümüz şey midir? Belli ki Lovecraft bunu sorguluyordu bu öyküleri yazdığı sırada. Hep korkularımızdan ve bilmediklerimizden bahsetmeye çalıştı. Çalıştı diyoruz, çünkü asla tam olarak bahsedilemeyeceğini biliyordu. Tıpkı bu öykülerde olduğu gibi, dehşeti tarif etmek mümkün değildi. Tarif eden ya mezarlığa düştü ya da akıl hastanesine; ya müzisyen oldu ya da ressam; ya aynaya baktığında başkasını gördü ya da denizin dibinde buldu kendisini.





ALINTI


" Yalnızca korktuğum için ondan ayrılamıyordum ve ağza alınmayacak görüntülerle karşılaşmıştım."

"Sonsuza dek yatabilen ölü değildir,

Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir."

".. gökyüzünü görüp can vermek, hiç gökyüzünü görmeden yaşamaktan daha iyiydi ne de olsa."


YORUM

H. P. Lovecraft ile tekrar tanıştık galiba. 

Bendeki basımda sekiz hikâye yer almakta. Her biri farklı bir korku, ortak bir karanlık yanlar var.  "Randolph Carter’ın İfadesi" çok kısa ama gerilimi yüksek; mezarlık sahnesi özellikle. "Yabancı" hikayesinde korkudan çok yalnızlık hissi ön plana çıkarılmıştı. "Erich Zann’ın Müziği" oldukça garip, ne olduğunu tam anlamıyorsunuz ama o kahrolası :) müzik temasındaki  bir şeyi uzak tuttuğunu, tutması gerektiğini hissediyorsunuz. "Herbert West: Diriltici" diğerlerine göre daha hareketli, uzun ve biraz daha “çılgın bilim insanı” modunda. Mide kaldırıcı ama sürükleyici. "Duvarlardaki Fareler" ve "Pickman’ın Modeli" ise klasik eski ev, karanlık odalar, tuhaf sesler gibi  korku unsurlarıyla oluşturulmuş gerilimi yakalayan hikayelerden. 

".. taze cesetler edinemediğimizden, isimsiz dehşetler yaratmıştık."

Ve gelelim o hikayaye; Cthulhu'nun Çağrısı “canavar hikâyesi” temasındaki bu canavara duyulan korku, Cthulhu’nun saldırmasından çok onun varlığından geliyor. Çünkü Cthulhu kötü olduğu için değil, insanı hiç umursamadığı için ürkütücü. Parçalı anlatım ile hikaye daha akıcı hale getirilmiş, gazete kupürleri, günlükler, tanıklıklar yorumlarıyla hikayenin yavaş yavaş ortaya çıkmasını yardımcı olan detaylar.  

"Sonsuza dek yatabilen ölü değildir, 

Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir."

Lovecraft biraz değişik bir insan. Yavaş yavaş içe işleten bir huzursuzluğu mevcut. Kalemi bazen zorladı ama o karanlık atmosferi hissettirebilmiş.  Genel olarak hikayalerinde gizemi asla tamamen açıklamamayı tercih etmiş gibi geldi, hoş bir durum tabi..


15 Şubat 2026 Pazar

KARANLIĞI SEVERSİN - Stephen King

ARKA KAPAK

Daha mı karanlık seviyorsunuz. Alın size daha karanlık!

Stephen King’in şaşırtma, okuru hayran bırakma, korkuyu da teselliyi de aynı anda sunma konusundaki eşsiz yeteneği hâlâ doruk noktasında. Hayatın hem mecazi hem de gerçek anlamda daha karanlık yönlerine inen bu on iki öyküde yazar fanilik, şans ve gerçeklik üzerine muhteşem hikâyeler anlatıyor.

Kitaptaki “İki Yetenekli Serseri” adlı öyküde uzun süredir bazı yeteneklerin ardında saklı kalan sırlar ortaya çıkıyor. “Danny Coughlin’in Kötü Rüyası” kısa ve benzeri görülmemiş bir rüyanın onlarca hayatı altüst etmesini anlatıyor. “Çıngıraklı Yılanlar” Kujo’nun devamı niteliğinde bir öykü; yaslı bir adam, biraz huzur bulmak için Florida’ya gidiyor ama orada şartları çok ağır, beklenmedik bir mirasla karşılaşıyor. “Rüya Görenler”, içine kapanık bir Vietnam gazisinin bir iş ilanına yanıt vermesi ve evrenin bazı köşelerinin keşfedilmemesi gerektiğini öğrenmesi üzerine. “Cevapçı” ise önsezinin iyi şans mı yoksa kötü şans mı olduğunu sorguluyor ve dayanılmaz trajedilerle dolu bir hayatın bile anlamlı olabileceğini hatırlatıyor.

Efsanevi yazar Stephen King’in bu yeni derlemesindeki öykülerin her biri kendi başına heyecanlı, neşeli, gizemli ve ikonik.



ALINTI


"Sadece yas iz bırakmaz. Korku da iz bırakır. Özellikle de doğaüstü korkular."

Evrenin anlamını bilmiyorum. Bir fikrim olabilir. Senin de vardır belki. Ya da yoktur. Size söyleyebileceğim tek şey şu, rüyalara dikkat edin. Tehlikeliler. Ben sonradan öğrendim.

"Zihnimdeki hikaye değişkendi: Bir fikrim vardı ama detaylar belli değildi. Tutunacak bir şey yoktu."

"Yaşamda olduğu gibi ölümde de siyaset sanattan üstündü."



YORUM

King bu sefer öyküleriyle karşımızda..

Daha sessiz, içten ve psikolojik bir karanlıkla yüzleştiren on iki hikaye. Her hikâye, sıradan bir anın içinden oluşuyor: bir sohbet, bir rüya, eski bir ev, unutulmuş bir kasaba… Hikâyelerin çoğunda doğaüstü unsurlar arka planda  asıl tehdit karakterlerin geçmişleri, pişmanlıkları, suçluluk duyguları ve daha nicesi..
 Birkaç hikayeden bahsedecek olursam; Mesela "İki Yetenekli Serseri" hikâyesinde yaşlı iki adamın  olağanüstü yaratıcılıklarını sorgulatan birkaç olayın arkasında , yeteneğin bedelinin ve bambaşka boyutları sorgulatırken, "Beşinci Adım" hikayesinde  iki kişi arasındaki  sohbet üzerinden ilerleyerek günah çıkarma, itiraf ve suçluluk duygusunu gerilimli bir psikolojik düelloya dönüştürür. “Bir Acayip Willie” hikayesindeyse kasabanın dışladığı bir karakter üzerinden zorbalık ve toplumsal linç temasını tekrardan görüyoruz . Tekrardan derken King’in daha önce Carrie’de gördüğümüz “canavarı aslında toplum yaratır” fikrini bu hikayesinde de göstermiş. 

Derlemenin en uzun ve roman tadındaki hikayesi (bence çoğu okur bu hikayeyi daha çok sevdi) “Danny Coughlin’in Kötü Rüyası” ise bir rüyada görülen cesedin gerçekte bulunmasıyla başlayan hikayenin kader, tesadüf ve otorite baskısını sorguladığını görüyoruz; paranoya giderek artar ve sıradan bir adamın doğruyu yapmaya çalışırken nasıl felakete sürüklendiğini göstererek bizi oldukça keyifli hikaye sunmuş. 

Genel olarak her hikayesinde şuana kadar okuduğum eserlerindeki gibi hisler oluşturdu. Hikaye odaklı bakarsak tabii..

Sevmediğim hikaye oldu mu derseniz Türbülans Uzmanı ve Kırmızı Ekran diyebilirim. Tam sevmemek değil ama diğer hikayelere nazaran daha az beğendim.

12 Şubat 2026 Perşembe

BİR PSİKOPATIN GÜNLÜĞÜ / Alein Kentigerna

 ARKA KAPAK

Tarih kurbanları değil, katilleri hatırlar. Çünkü doğanın yasaları avcıdan yanadır!

Boston Polis Departmanı cinayet masası dedektifi Rachel’in kalp cerrahı olan sevgilisi Luke Randall’ı ailesiyle tanıştırdığı gece, şehirde korkunç bir cinayet işlenir. Liza ve Tim Abel çifti, evlerinde acımasızca katledilmiş ve cinayet mahalline şifreli bir mesaj bırakılmıştır. Bu mesaj ve cinayetin işlenme şekli, uzun yıllar önce ortadan kaybolan bir başka seri katilin yöntemine benzemektedir. Taklitçi bir katil mi söz konusudur, yoksa yirmi yıl önce kanlı katliamlarına ansızın son veren Boston Kurdu geri mi dönmüştür? Yüzbaşı Paul Jordon, cinayeti soruşturması için bürodaki tek kadın dedektif olan Rachel’i görevlendirir. Ancak katili yakalamak hiç de kolay değildir. Bir sonuç elde edebilmek için neredeyse tek başına mücadele eden Rachel, hiç tahmin edemediği şeyler yaşayacaktır. Yirmi altı yıl önce dokuz genç dağcının korkunç bir şekilde hayatını kaybettiği Kurt Geçidi vakasının da çözülmesi gerekiyordur. Acaba onlar da mı Boston Kurdu’nun kurbanlarıdır. Boston’un soğuk kış günlerinde kurumuş bir yaprak gibi oradan oraya savrulan Rachel için seri katilin dehşet verici günlüğünü ortaya çıkartabilmek ve yazdığı şifreli metinlerin gizemini aydınlatabilmek hiç de kolay olmayacaktır.

“Nasıl ki savaştaki askerler birbirlerini öldürmek zorundalarsa, işte ben de böyle öldürmek zorunda hissediyordum... Tek fark, ben öldürmekten sadece zevk aldım.”


ALINTI


   " Bir gün olacağını biliyordu ama buna hiç hazır değildi. Nasıl hazır olunacağını da bilmiyordu."


"Tüm acımasızlığına rağmen hayat, merhametli insanların çabalarıyla çekilebilir hale geliyordu."


YORUM


Bir çiftin vahşice katledilmesi ve geride şifreli bir mesaj bırakılmasıyla başlayan olay, yıllar önce kaybolan sırrı çözülemeyen seri katil “Boston Kurdu” vakasıyla iç içe geçer. Olay yerlerine bırakılan şifreli mesajlar, eski cinayetlerle birebir örtüşür “Boston Kurdu” geri dönüldüğü düşünülmesi istemez ve  bir taklitçi katilin dolaştığı düşünülür. Ancak Rachel ipuçlarını takip ettikçe bu cinayetlerin sadece bir taklit olmadığını, kendi geçmişiyle ve bastırdığı travmalarla doğrudan bağlantılı olduğunu fark eder.

Bir Psikopatın Günlüğü, ilk bakışta klasik bir seri katil polisiyesi gibi dursa da sayfalar ilerledikçe insanı sadece bir katilin peşine değil, zihnin en karanlık köşelerine sürüklüyor. İyiyle kötü arasındaki çizgi siliniyor. Çünkü bazen adalet dediğimiz şey de şiddetin başka bir adı. Tempolu, karanlık ve çarpıcı..


Rachel karakteri çok boyutlu ve duyguları yüksek bir karakter. Klasik dedektiflerde beklediğimiz profesyonel bir imaj çizmedi gözümde şahsen. Dedektifin böyle bir karakterde olması konuyla uyumlu olsa da beni çok etkileyen bir durum değildi. Genel olarak konu bakımından başarılı, son bakımından da ters köşe yapılmış. 

Tempoyu düşürmeden akıp giden sayfalarla baş başa kalacağınız bir eser. 


KAHVERENGİ ELBİSELİ ADAM / Agatha Christie

 ARKA KAPAK

Anne Beddingfeld, babasını kaybettikten sonra Londra da yaşamaya karar verir. Ve günün birinde, içinde her zaman var olan macera tutkusu, Hyde Park ‘ın köşesindeki metro istasyonunda yaşadığı bir olayla canlanır. İstasyondaki bir adam rayların üstüne düşerek ölmüştür. Ama ne var ki olay göründüğü gibi değildir. Anne, kaza olmadığına inandığı olayın peşini bırakmaz ve elindeki tek ipucuyla Albay olarak da bilinen katilin asıl kimliğini ortaya çıkarmaya çalışır. Ancak bilmediği şey Albay’ın da onun peşinde olduğudur.








YORUM


Agatha Christie’nin 1924 yılında yayımlanan Kahverengi Elbiseli Adam adlı romanı, yazarın kariyerinin erken ve deneysel dönemine ait olması bakımından hem tematik hem de türsel açıdan diğer eserlerinden ayrılan özgün bir konuma sahiptir. Christie’nin henüz Poirot ve Miss Marple gibi ikonik dedektif karakterlerle “kapalı mekân gizemi” formülünü tam olarak yerleştirmediği bu dönemde kaleme alınan eser, klasik bir kim yaptı? polisiyesinden çok macera ve gerilim öğeleriyle örülü bir kovalamaca hikâyesi sunar.

Hikâye, Londra metrosunda şüpheli bir ölüme tanık olan ve olay yerinde gördüğü kahverengi elbiseli gizemli adamın peşine düşerek kendini uluslararası bir suç örgütünün içinde bulan genç ve meraklı Anne Beddingfeld’in anlatımıyla ilerler. 

ÖChristie’nin kapalı mekân bulmacalarından ziyade hareket, tesadüf ve serüven duygusunu öne çıkardığı bu romanda, cinayet gizemi romantizm ve keşif temalarıyla iç içe geçer; böylece metin yalnızca bir suç çözme hikâyesi değil, aynı zamanda sıradan bir hayattan kaçıp kendi kaderini tayin etmeye çalışan genç bir kadının büyüme anlatısına dönüşür.  Aynı zaman Anne Beddingfeld’in pasif bir tanık değil, olayların merkezinde yer alan cesur ve meraklı bir kadın kahraman olarak konumlandırılması, dönemin polisiye geleneği içinde dikkat çekici bir yenilik oluşturur.

Mantıksal bilmeceleriyle ünlü Poirot romanları kadar karmaşık olmasa da, enerjisi, akıcılığı ve macera hissiyle Kahverengi Elbiseli Adam, Christie’nin edebi yolculuğunda hem deneysel hem de kişisel bir durak olarak  polisiye ile serüven arasında keyifli bir geçiş alanı sunan, eğlenceli eseridir.