25 Haziran 2021 Cuma

KAYIP TANRILAR ÜLKESİ/ Ahmet Ümit


 ARKA KAPAK

Berlin Emniyet Müdürlüğü’nün cevval başkomiseri Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker, göçmenlerin, işgal evlerinin ve sokak sanatçılarının renklendirdiği Berlin sokaklarından Bergama’ya uzanan bir macerada, hayatı ve insanları yok etmeye muktedir sırların peşinde bir seri cinayetler dizisini çözmeye çalışıyor. Soruşturmanın Türkiye ayağında sürpriz bir ismin olaya dahil olmasıyla heyecanın dozu gitgide artıyor.

Kayıp Tanrılar Ülkesi, Zeus Altarı ve Pergamon Tapınağı’nın gölgesinde mitlere günümüzde yeniden hayat verirken, suçun çağlar ve kültürler boyu değişmeyen doğasını bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

“O yüzden unuttuk dediğiniz yerden başlayacağım. Unutmanın bedelini ödeyecek unutanlar. Cezaların en şiddetlisiyle ödüllendirilecek saygısızlık yapanlar, kalbi yerinden çıkarılacak beni kalbinden çıkaranların, yüzlerinin derisi yüzülecek benden yüz çevirenlerin…”


ALINTI

"Çünkü insan denen mahlukun en önemli niteliklerinden biri unutmaktı. İyiliği de kötülüğü de, acıyı da mutluluğu da, korkuyu da sevinci de unuturlardı. O yüzden aynı hataları tekrarlardı."

"Çocuklarından nefret edenler sonsuza kadar nefretle anılacaktır. İster ölümlü olsun, ister ölümsüz, kendi soyuna ihanet edenler, ihanetin en korkuncuyla cezalandırılacaktır."


YORUM"Bilgelik yaşanılmış olanı anlamakla başlar, ki zaten geçmişi bilmeyen bugünü kavrayamaz. O yüzden kahinler gelecekten çok geçmişte neler olduğuna bakarlar. Geçmiş, geleceği içinde saklayan sırlarla dolu bir aynadır."



YORUM

"Babasının gölgesinde yaşayan çocuklar asla büyüyemezler. Babasına muhtaç olanlar hiçbir zaman özgür olamazlar. Babalarının merhametine sığınan oğulların yaşamaya hakları yoktur."

Mitoloji ve arkeolojiyle bütünleşen edebi bir polisiye eserini okumak uzun zamandır aradığım bir eser olduğunu okuyana kadar fark edememiştim. Ayrıca sevdiğim bir kalemden okumak ise ayrı bir zevk yaşattı.

Kayıp Tanrılar Ülkesi, Almanya-Berlin de Yunan Mitolojisinin izlerini, hikayesini taşıyan bir cinayete tanık oluyoruz. İşlenen cinayetin birçok nedeni olabilir. Berlin Emniyet müdürlüğü baş komiseri Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker'in bu sıra dışı olayın çözümlemesini okumak oldukça heyecan verici.

Kitap içerisinde Zeus’un gözünden bir Olimpos turuna da çıkıyoruz. Olayları anlayabilmek için yapılan bu bölüm o kadar sürükleyici ve etkileyici ki bu bölümler olmasaydı eminim eser çok sönük kalacaktı.

Ayrıca mitoloji dışında değinilen, Berlin’de yaşayan Türkler ve yabancılar topluluğunu, geçmişte kötü bir soykırımla anılan Nazileri, Türklerin ve Avrupalıların arkeoloji çalışmaları kapsamında karşılaştırılmaları gibi birçok konuya yer verilmesi oldukça geniş bir alanda çarpıcı bir eser olduğunu tekrar göstermekte.

Gelelim polisiye kısmına, yeni bir karakterimizle karşı karşıyayız. İlerde devam eder mi bir bilgim yok ama çeşitlilik fena sayılmaz. Türk asıllı Almanya vatandaşı baş komiser Yıldız Karasu. 

Yıldız'ın cinayet mahallinde gösterdiği tutumlar oldukça cezp edici olmasına rağmen katil adaylarına gösterdiği tutumlarının tutarsızlığı, olay yerinin detaylandırılmaması gibi eksikler vardı. Yani Nevzat baş komisere alıştığımdan mı bilemiyorum ama biraz sönük kalmıştı.

Cinayet sebeplerinin çok fazla nedene sahip olması heyecanı ayakta tutan bir etkendi lakin ortalara geldiğimde  nedenleri gözden geçirince aslında katilin bariz bir şekilde belli olması polisiye konusunda tatminsizlik yaratmadı dersem doğru olmaz.

Şöyle genel bir özet yapacak olursam esere verilen emeği gerçekten hissedebiliyorsunuz ki yazarı da takip eden biri olarak uzun bir süreç içerisinde yazıldığı su götürmez bir gerçek. 

Ve son sayfalarda çok güzel bir sürpriz sizi bekliyor. Ben oraya geldiğimde oldukça sevinmiştim. 

Çok fazla uzatmadan kesinlikle okumalısınız dediğim bir eser oldu Kayıp Tanrılar Ülkesi..


23 Haziran 2021 Çarşamba

BÜYÜK VURUŞ/ Harlan Coben


 ARKA KAPAK

Amerika Açık Tenis Turnuvası sarsıcı bir cinayete tanıklık etmiştir. Eski profesyonel tenisçilerden Valerie Simpson öldürülmüştür. Ancak bu cinayetin ardında, birçok ismin büyük roller oynadığı, karmakarışık ve esrarengiz bir senaryo gizlidir. Cinayet basit ırkçı bir yaklaşımın ya da küçük bir hırsızlığın ürünü müdür? Yoksa işin içinde çok daha karmaşık birtakım ilişkiler mi mevcuttur? Araştırmalar tüm hızıyla sürmektedir ve nihayetinde erişilen sonuç ise, aslında hiç kimsenin kolayca tahmin edemeyeceği kadar çetrefilli ve ironiktir. 

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.



YORUM

Bolitar serisi hız kesmeden devam ediyor. Coben'in kalemine bu kitabıyla daha çok alıştığımı hissetmeye başladığımı söyleyebilirim.

İlk bakışta  birbirleri ile hiçbir alakası yokmuş gibi görünen ve hatta ilk ikisi altı yıl önce islenmiş tam dört cinayetle baş başayız. 

Myron, temsilciliğini yürüttüğü tenisçi Duane in maçlarıyla ilgilendiği turnuva sırasında, eskiden tenis kraliçesi olarak tanınan ama bazı yıkıcı sebeplerle sahalardan uzaklaşan Valerie nin öldürülmesiyle başlangıç noktamız. 

Kurgu ve kalemin akıcılığı, Myron ve Win ikilisinin zekaları ve esprileri ile bir oturuşta bitirdiğim bir kitap oldu. 

Tahmin edilemeyecek bir son değil ama kuşkuları sonuna kadar taşıyan bir eserdi. Ve polisiye de ben tam olarak bunu seviyorum diyebilirim. Katilin kim olduğu, neden işlediği, nasıl işlediği kısımları ipuçlarını takip ederek ilerlemek ve üstüne üstlük dedektiflerin de oldukça uyumlu ve esprili olması gerçekten muazzam bir yapıt ortaya çıkarıyor.

Myron'un zekası ve esprilerini çok sevsem  de bu ikili arasında bir seçim yapsam Win'i seçerdim galiba. Hayalet gibi ortalıkta dolanması, tereddüt etmeden işini yapması oldukça etkileyici.

Serinin üçüncü kitabı Zor Oyun yorumunda görüşmek üzere..




21 Haziran 2021 Pazartesi

RUH ADAM/ Hüseyin Nihal Atsız


 ARKA KAPAK

Türk edebiyatında pek alışılmamış çeşitte bir romandır. Müellifin tarihî romanlarını okumuş olanlar, tarihî bir roman gibi başlayan bu eserin öyle olmadığını görecek, sayfalar ilerledikçe kendilerini aşırı bir sembolizmin içinde bulacaklardır. Bir tarih çeşnisinin de yer aldığı roman, yaşamanın gayesini yalnızca askerlikte bulan bir subayın hayatıdır. Tabiatüstü olaylarla anlatılan bir hayat hikâyesinin, dikkatle bakıldığı zaman, gerçeklerin sembollerle çerçevelenmiş ifadesinden başka bir şey olmadığı görülecektir. «Ruh Adam», kendi nefsi ile mücadele eden bir insanın macerasıdır. Edebî-ruhî tahlilini yapanlar, eserin hakikaten bir roman mı, yoksa yaşanmış bir hayat mı olduğunu kestirmekte hayli tereddüde düşeceklerdir.


ALINTI

"Bana insanlardan mı bahsediyorsun? demişti. İnsanlar mazide ve tarihin yaprakları arasında kaldılar. Bu gördüklerin birer karikatürden başka bir şey değildir."

" Hakikaten şu insanların pek müz'iç mahluklardı. Kendi akıllarının üstünlüğüne inanarak başkasına öğüt vermekten vazgeçmiyorlar, fakat kendi gülünçlüklerini, zavallılıklarını da bir türlü idrak edemiyorlardı."

"Kendilerini yalnız ve kimsesiz sananlar, çevrelerinde dostlar gördükleri zaman nasıl bir inşirah duyarlarsa Ayşe de onu duyuyor, gönlünün ah u zar ile dolu olmasına rağmen yaşamaktaki zevki tadıyordu."

"Sevginin niçini olmaz ki efendim.. Düşünsem belki makul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakiki sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden doğar efendim."


YORUM

"Bütün hayatınca geri dönmek ve pişman olmak nedir bilmeyen bir adamın ruhundaki kavganın sonundan cidden korkulurdu."

Atsız'ın kalemi ile ilk kez bu eseriyle tanışıyorum. Yazar hakkında bilgim aslında yok denecek kadar azdı. Eserini okuduktan sonra hem kitabında ki düşünceleriyle hem de internet araştırmalarıyla tanımaya başladığımı söyleyebilirim.

 Gelelim eserin konusuna, Ana karakterlerden Selim Pusat, birisi geçmişten bu güne kadar gelen diğeri de günümüzde yaşayan iki hayatın içselleştirerek bir kişinin ruhunda birleştiği iki öyküden oluştuğunu söyleyebiliriz. Peki kiminle içselleştiriliyor? Selim Pusat, Mete’nin ordusundaki kaderini benzer bir şekilde günümüzde de yaşayan ve bunun ruhsal sancılarını ve halüsinasyonlarını yaşayan bir askerdir.

 Yüzbaşı Burkay evdeşinin iyiliğine kötülükle karşılık vermiş, eşini yasak bir aşk ile aldatmıştır. Bu yüzden Yüzbaşı Burkay’ın ruhu dünyaya her gelişinde bu ıstırap ile yaşar. Nitekim  son asırdaki Selim Pusat kimliği ile  edebiyat öğretmeni eşi Ayşe ile de evli iken  gönlünü yine bir başka kadına kaptırmış bu nedenle de bu çağda da bu ıstırapları yaşayan  birisi olarak karşımıza çıkmıştır. 

Aslında sadece aşk üzerinden ilerlemek doğru olmaz. Selim Pusat'ın kralcılık yaptığı gerekçesiyle askerlikten atılan bir kişidir. Askerlik kavramıyla adeta bütünleşmiş bir kişiliğe sahip olması hayatını özetlemekte aslında.

Öyle ki sevdiği ve dinlediği tek müzik askeri marşlardır, insanlarla iletişimi yaşadığı olaylardan sonra girdiği az sayıda ki diyaloglarda da sürekli konuyu askerliğe getirmekte veya sohbetteki tutumları hep askeriyenin katı ve soğuk mizacına göre yapmaktadır. 

Atsız'ın bu romanı kendinden büyük parçalar barındırdığı söylenmekte ki eseri okurken gerçekten de yazar kendini anlatıyor hissiyatı vardı.

Eserin tarih ve edebiyatla iç içe olması oldukça keyifliydi. Keyifli yapan aslında yazarın eserin içinde gizlediği okuduktan sonra fark edilecek düşünceler vardı. Örneklendirmek gerekirse, kader ortağı olan Şeref adlı karakterin cümleleri, seçilen şiirler gibi birçok örnek var. Spoiler vermeden bu kadar bahsedebiliyorum ama okuyunca hatta okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Başlangıç ve sonu güzel bir uyum içerisindeydi. Severek okuduğum bir eser olduğunu söyleyebilirim. 

Kitapla kalın..




20 Haziran 2021 Pazar

ANAYURT OTELİ/ Yusuf Atılgan


 ARKA KAPAK

Bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. İnsan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu. Ülkeleri yönetenler iyi ki bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticisinin yapabileceğinden çok daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzünde. Defteri kapadı. Ne gereği vardı artık bunları yazmanın ya da birkaç satır yazıp bırakmanın?

Çağdaş edebiyatımızın en ünlü kişilerinden Zebercet, yaşamını günlük yaşamın gerektirdiği en basit işlevlere odaklamış biri. Görünüşüyle son derece gerçek, basit ve sıradan. Ama içimizde bıraktığı etki öyle mi? Yusuf Atılgan’ın unutulmaz romanı Anayurt Oteli, bir memleket portresi, bir mizaç izahı. Yayımlandığı ilk günden bu yana başucumuzda. Okura düşen de onu daha yakından tanımak. 

YORUM

Anayurt Otelinin sahibi Zebercet otelinden sadece tıraş olmak için ayrılan, çevresiyle iletişimi sadece müşterileriyle sabit kalan, iç dünyasında fazlasıyla iç içe kalan biridir. Bir gün Ankara treni ile otele gelen güzel bir kadının ertesi gün bir hafta sonra tekrar geleceğini söyleyerek otelden ayrılması üzerine Zebercet 'in hayatı tamamıyla değişir. 

Zebercet her gün kadının kaldığı odaya girer ve geceleri, içinde o kadının da olduğu düşler kurmaya başlar, kadınla olan konuşmalarını tekrar edip durur. Kadını takıntı haline getirir ve odadaki hiçbir şeyi değiştirmeyerek de kadının tekrar geleceği günü bekler.  İşler iyice sarpa sararak otele gelen müşterileri kabul etmemeye başlar ve en sonunda oteli dışarıya kapatır.  Otel kapanınca yanında çalıştığı ortalıkçı kadın köyüne dönmek ister. Ve asıl sorun tam olarak burada meydana gelir.

Spoiler vermeden konuyu burada kapatıyorum. Kendi düşüncelerime gelecek olursak; Yazarın kalemiyle tanışmam  Aylak Adam eseriyle olmuştu. Orada kalemini ve kurguyu çok sevmiştim. Bu eserini de oldukça merak ederek başlamıştım ama umduğum gibi ilerlemedi. Midemi bulandıran bir karakter Zebercet, kitabı ne kadar yarım bırakmak istesem de sonuna kadar gitme huyum sayesinde bitirebildim.

Eser insanın içini sıkan, rahatsız eden, akıcı olmayan aynı zamanda mide bulandıran bir kitap. Her zamanki okuma şekli yapıldığında Zebercet karakterini görme şekliniz cinsel dürtüleri ağır olan, şiddete eğilimli, kendi içinde çelişen, karanlık bir karakter olacaktır. Kitap bittiğinde, Zebercet in yazılma amacını anlamaya başladığınızda kitapta bir nevi  anlam kazanmaya başlayacaktır. Zebercet, derinlerde gizlenmiş yasaklı olan şeylerin bilinçaltımızı dışa yansıtmış, toplum baskısından kişiliğini ortaya çıkaramayan, hayata tutunmakta sorun yaşayan bir karakter. 

İnceleme bakımından bakılacak olursa belki sevilebilir lakin diğer türlü beğendiğimi söyleyemem.

Naçizane tavsiyem yazarın kalemiyle tanışmadıysanız Aylak Adam eseriyle tanışmalısınız.

Kitapla kalın..


26 Mayıs 2021 Çarşamba

NIETZSCHE AĞLADIĞINDA/ Irvin D. Yalom


 ARKA KAPAK

Yoğun ve sürükleyici olan yeni bir düşünce romanı sunuyoruz: Nietzsche Ağladığında. Edebiyatla da düşünülebileceğini gösteren müthiş bir örnek...

SAHNE Psikanalizin doğumu arifesindeki 19. yüzyıl Viyana’sı. Entelektüel ortamlar. Hava soğuk.

AKTÖRLER Nietzche: Henüz iki kitabı yayımlanmış, kimsenin tanımadığı bir filozof. Yalnızlığı seçmiş. Acılarıyla barışmış. İhaneti tatmış. Tek sahip olduğu şey, valizi ve kafasında tasarladığı kitaplar. Karısı, toplumsal görevleri ve vatanı yok. İnzivayı seviyor. Tanrı’yı öldürmüş. “Ümit kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır” diyor. Daha sonra, “Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenebilirsiniz?” diyecek. Ümitsiz.

Breuer: Efsanevi bir teşhis dehası. Ümitsizlerin kapısını çaldığı doktor. Psikanalizin ilk kurucularından. Kırkında, bütün Avrupalı sanatçı ve düşünürlerin doktoru olmayı başarmış. Güzel bir karısı ve beş çocuğu var. Zengin. Saygın. Hayatı boyunca “ama” pozisyonunda yaşamış biri.

Freud: Breuer’in arkadaşı. Henüz genç. Geleceği parlak. Şimdi yoksul.

Salomé: Erkeklerin başını döndüren kadın. Çekici. Özgür. Evliliğe inanmıyor. Bazen aynı anda birçok erkekle beraber oluyor. Sanatçıları ve düşünürleri tercih ediyor. Kırbacı var.

KONU Ümitsizlik. Bir gün, erkeklerin başını döndüren kadın, Salomé, Nietzsche’den habersiz Breuer’e gelir. “Avrupa’nın kültürel geleceği tehlikede, Nietzsche ümitsiz. Ona yardım edin” der. Breuer, Salomé’yi tekrar görebilmek umuduyla “peki” der. Ve varoluşun kader, inanç, hakikat, huzur, mutluluk, acı, özgürlük, irade... ve neden, nasıl gibi en önemli duraklarından geçen bir yolculuk başlar...

Kendisiyle ve hayatla yüzleşmekten çekinmeyenlere...


ALINTI

"Kendisini sık sık 'ölümünden sonra tanınacak filozof' diye tanımlar; henüz dünyanın tanımaya hazır olmadığı bir filozof.. "


''Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz; ama daha derinlere inin... Sonunda, sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil...''


".. yeni şafaklar ve altın olasılıklar keşfetmek, zengin, cesur bir ruha aşık olmak; herkes, en azından bir kez, yaşamında böyle bir şeye ihtiyaç duyar, diye düşündü Breuer.."


"Sırf bakmayı ihmal ettiği için yaşamında neler kaçırdığını düşündü. Yoksa bakmış da görememiş miydi?"


YORUM

'Sizden iyileştirmenizi istediğim Nietzsche'nin bedeni değil ümitsizliğidir.'

Yazarın ele aldığı konu ümitsizlik veyahut direk ümittir. Yazarın ele aldığı konu kadar ele aldığı karakterler de oldukça çarpıcı olduğunu dile getirmeden geçmeyelim. Ana karakterimiz Friedrich Nietzsche olmasının yanı sıra Josef Breuer, Sigmund Freud gibi psikanaliz'in kurucuların olduğu bir eser okumak, felsefe severlerin elinden bırakamayacağı, akıcı bir şekilde okuyup keyif alacağı bir kitap eser ortaya çıkarılmış.

Kitabı okurken asla düşünmeden ilerlemediğinizi söylemeden geçmeyelim, bunu söylemek şaşırtıcı değil asıl amacı bence bu olduğu bariz belli. Eserin kurgulanma şekli de oldukça çarpıcı ve heyecan vericiydi. 

Kitapta çok fazla değinmek istediğim konu var aslında ama bu değinmek istediğim konulara değinmek biraz zor ve uzun olacak. Zaten değineceğim konular kendi çıkarımlarımdan oluşacak evet yorum yazıyorum ama tam olarak değinirsem yorum gibi gözükmeyecek. Okurken kitaba not almak veyahut defterime not alarak ilerlediğim bir kitap Nietzsche Ağladığında. Ve o notlar çok anlık gelişen şeyler kısa kısa gözüküyor lakin buraya yazmaya başlarsam oldukça uzun gözükecek. Ve eminim hem sığmaz hem de çok fazla okunmayacak :) O yüzden aklımda daha farklı konular var şimdilik bunu söyleyebilirim.

Sorgulamalar, düşünmelerle geçen bir eserdi. Üzerimde bıraktığı etkiyi bu sefer size aktaramayacak olmam biraz saçma görünebilir. Şimdilik paylaşılmayacak kadar taze diyebilirim. Kesinlikle okunması gereken bir eser olduğunu dile getirmeme gerek kalmadı galiba :)

Kitapla kalın 

12 Mayıs 2021 Çarşamba

SERİSONU KATİL/ Duygu Ertürk

ARKA KAPAK

Memleketin güneş batmayan, cakası kendinden menkul elit semti Yukarı Galler’de hiç alışılmadık, semtin yüksek ruhuna yakışmayan olaylar oluyor, peş peşe korkunç cinayetler işleniyordu. İnsanlar artık Yüksek Farkındalık Ormanı’nda rahatça yürüyüş yapamıyor, Organik Bağları’ndan meyve-sebze alırken bile korku içinde hareket ediyordu. Bu olayların çözülmesi için ise bir kişiye ihtiyaç vardı: EFAYEY’in Ortadoğulu kontenjanının parlayan yıldızı, kaderi Anadolu’nun bağrında bir seri katili kıskıvrak yakalamasıyla değişen Tokatlı eski polis memuru Dedektif Birim. Nam-ı diğer Bukalemun Birim! O biliyordu, o çözecekti!

 

Vaşinkton’da cinayet vakaları arasında mekik dokumak, patlayan arabaların arasından son anda uçarak kurtulmak yerine faks okuyup fotokopi çeken Birim Dont ise ülkesinin ona ihtiyacı olduğunu öğrenir öğrenmez elbette jet hızıyla gelecekti. Göreve başladığı andan itibaren Yukarı Galler’e bir güneş gibi doğacaktı. Zamanında Şerlok’un payına Vatsın düşmüş olabilirdi. Birim de bu macerada, zafere giden bu şanlı yolda yalnız yürümeyecekti. Annesinin tek emeli kozmonot olup uzayı yönetmesi iken küçük bir yanlış anlamaya bir ömür feda edip, dahi anlamındaki de’leri ayrı yazarak Türkçemizi katledenlerin gözünü oymadan edemeyen koca yürekli genç Beşir Beşerir için artık kendini gösterme zamanıydı!


ALINTI

"Seri katiller geri zekalı olur," diyen bilim insanlarının hanesine artı puan yazdırmak ister gibi bir hali vardı adamın.

"Empatinin temeli olan diyalog, eğer hala hayattaysa buradan çok uzaklarda bir yerlerde nefes alıyor olmalıydı. İnsan ilişkilerinin vazgeçilmez unsurlarından bir olan sevgi burayı çoktan terk etmiş, varlığına inanan birilerinin de olduğu sıcak diyarlara göç etmişti. Aralarında sinerji yoktu."

"Biz dedektifler böyleyizdir. Akıl yürütme biçimlerimiz ne kadar sistematikse özel hayatlarımızdaki matematiğimiz bir o kadar formül tanımaz. Ama artık daha tecrübeli Birim Dont var.. "


YORUM

Akıl almaz olayların birbiri ardına yaşanması mı yoksa karakterlerin her birisinin apayrı dünyalarda, kafalarda mı olması beni güldürdü kararsızım ama orta yol olarak iki seçeneği de seçeceğim. 

Yazarın okuduğum ilk eseri olmasına nazaran kalemi o kadar beni kendine çekti ki şuan ne yazsam eksik kalacak gibi hissediyorum.  Öncelikle Serisonu Katil eseri hakkında söyleyeceğim şey bu nasıl bir eserdi yahu? olacak. Okurken olayın o kadar içindeydim ki acaba dedim, ben gerçekten de bu olayları yaşıyor muyum? Düşünün o kadar uyumlu, içinde hissettim. 

Konusunun polisiye içermesi benim için ayrı bir keyifti ayrıca.  Böyle bir üsluba sahip polisiye eseri okuduğumu söyleyemem ama beğenmedim dersem yalan olur. Özgün eserler, kalemlere açığız ve severiz ;)

Son olarak değineceğim konu karakterler olacak. Her bir karakterin iç dünyasını kafamda canlandırmak oldukça eğlenceliydi, zaten okurken olayın içinde hissettiğimi söylemiştim ve her karakterle de özel olarak konuşmalarda yaptığımı söylemeden geçemeyeceğim. Şimdi ne diyorsun Beyza? diyeceksiniz ama okuduğunuzda eminim ki bu yazdıklarımı yaşayacaksınız :)

Son olarak Birim Dont dedektifimizin uyarısını unutmuyoruz; 

"Şunu aklından çıkarma Niyazi, hiçbir seri katil, cinayetleriyle bir başkasının övünmesine müsaade etmez. Ama öyle ama böyle.. Er ya da geç, onu mutlaka susturur.."

Kaleminiz daim olsun 🧡