17 Eylül 2021 Cuma

ÇOCUKLUĞUM ve ÇOCUĞUM/ Aslı Kocaeli


ARKA KAPAK 

Sakla anıları gelir zamanı, boşuna mı biriktirdi çocukluğun onları? Asla! Çocukluğun kendine has bir dünyası vardır. Bu dünyada büyülü şeylere yer olduğu kadar mutsuz anılar da yer bulabilir kendine. Bir çocuk, bir kahramanın gelip kendisini kurtarmasını bekleyebilir, yolda yürürken kuşlara bakıp hayallere dalabilir, olmayacak şeylerden korkarak annesinin sıcak kollarında şefkat arayabilir, salıncakta sallanırken her defasında hızını artırarak gökyüzüne kavuşabilme ihtimaline tüm benliğiyle inanabilir, bir sihirli değnekle her şeyin daha güzel olacağını düşünebilir... Sonra bir gün büyür, dizlerindeki kabuk tutmuş yaraları unutur, unuttuğunu sanır.

Belki de çocukluğundan beri beklediği o kahraman yetişkinliğinin pelerin takmış halidir…

Aslı Kocaeli, anne olduktan sonra âdeta kendi sihirli değneğini ve pelerinini bularak çocukluğuna bugünün gözüyle bakıyor, kabuk tutmuş yaraları iyileştirmeye niyet ediyor. “Büyüğüm ben anne olacak kadar, küçüğüm ben anne diye ağlayacak kadar,” diyor ve o zamanlar anlamadığı, içe kapandığı, mutsuz hissettiği tüm anların başını bir anne şefkatiyle okşuyor. Çocukluğum ve Çocuğum ’da sıkı sıkı sarıldığı çocukluğu ve kendi çocuğu, el ele tutuşup huzur dolu bir yolculuğa çıkıyor.

Bir anne olmak ve bir annenin çocuğu olmak denklemlerini @anneninicsesi parantezinde çözmeye hazır mısınız?

“Küçüklüğümden bir hediye geldi anneliğime,

Çocuğumun ihtiyacı olan her şey yazıyor içinde.”



ALINTI

"İçimde hüzün nöbetçileri vardı. Ne zaman çok eğlensem ya da anın tadını çıkarmaya çalışsam bu hüzün nöbetçileri ortaya çıkardı. Benim çok sevinmemi ve içten kahkahalar atmamı pek sevmezlerdi. Onları kimin nöbete diktiğini bilemiyorum ama işlerinde gerçekten çok iyilerdi."


"Ancak kötü hislerimi paylaştığımda onları huzursuz ettiğimi, iyi hislerimi paylaştığımda da sanki bunu kah etmediğimi hissettiğimden, susmanın iki taraf için de daha faydalı olduğuna kanaat getirdim."


YORUM

".. bu yüzden ne istediğini açıkça söylemesine rağmen istedikleri olmayan çocuklar, artık ne istediğini söylemeyi de bırakırlar."

Kendi çocukluğundan gelen deneyimlerini kendi çocuğuna hem yansıtmaya hem de yansıtmamaya çalışan bir annenin hayatına konuk oluyoruz.  

Kaleminin akıcılığından mı anılardan oluştuğundan mı bilemiyorum ama elime aldığım gibi bitirdiğim bir eser oldu. Bu kitabı okuduktan sonra ne kadar genç bir insan olsam da çocukluk anılarımı çok zor hatırlıyorum ve bu kitabı okuduktan sonra ufak tefek de olsa o anılara ulaşmamı sağladı. Küçük de olsa eskiye dair güzel ve kötü anıları hatırlamak bile beni çok  mutlu etti.

Anne olmadığım için ne söylesem havada ve yapmacık kalacak ama bir şey söyleme hakım olsaydı anne olursam bu kitabı unutmayacağım. Belki iddialı bir cümle evet. Lakin bu kitabı okuduktan sonra ne kadar ufak bir olay gibi gözüken aslında arkasında derin bir sorun olan durumları fark ettim. Ve bunları benim de yaşadığımı hatırlamama da yardımcı oldu. Hatta bu kitabı okuyan herkesin böyle bir cümle kuracağına eminim. Bizim sorunumuz çocukların çocuk olması çünkü. Eğer ilerde bir çocuk düşünürsem es geçilmemesi adına aklımın bir köşesine ve buraya yazıyorum. 

Çocukken, 'Bir kere çocuk oluyorum bırakın istediğimi yapayım,' diyecek kadar büyümemişsindir. Bunu diyebilecek kadar büyüdüğünde de bir daha çocuk olamayacak yaşa gelmişsindir.

14 Eylül 2021 Salı

LABRADOR/ Erhan Güler

 ARKA KAPAK

Adam, elinde tuttuğu cisme bir daha baktı. Baraj gölü sert esen rüzgârın oluşturduğu dalgaları kayalara çarpıyor, adamı yaşadığı rahatlama duygusuna muazzam bir haz katıyordu.

Yüzünde çocuksu bir gülümseme ile ayakkabılarına doğru başını çevirdi. Kan damlaları onları çok güzel bir hâle getirmişti.

Dolunay gecenin karanlığında, birazdan ayakkabılarında matlaşacak olan kırmızıyı çok güzel servis ediyor iken, derinden bir nefes aldı. Soğuk havayı ciğerlerine doğru çekti, elindeki cismi kaldırdı. Psikopatlığın verdiği farklılık ile yavaşça, karşısındakine fısıldadı. Karşısında duran ve canlılığını yitirmiş olan cisme, ona artık karşılık veremeyecek olana; 

-O Labradora dokunmayacaktın.

Fısıltı bitti... Sahneyi atletik bir aksiyona bıraktı. Hızlıca gerildi ve atabildiği en uzak noktaya elindeki cismi fırlattı. Baraj gölü onun bu küçük hediyesini reddetmemiş, bir çırpıda içine hapsetmişti. Bir adım daha ilerledi ve yerdeki bıçağa uzandı. Dolunaya doğru yüzünü döndü ve bıçağı olması gereken yere yerleştirdi. Kendi filminin sonuna uzunca ve zevk ile baktı. Dolunaya doğru sırtını döndü. Baraj gölünden seri ve hızlı adımlar ile karanlığa doğru koştu.

Bir fısıltı daha... Adımlarını hızlı atmayı kesti ve arkasına döndü. Karanlık sessizce arkasından fısıldıyor gibiydi; yeni unvanını, yeni benliğini...

-Katil...



YORUM

Dehşet veren cinayetten geriye kalanları birleştirmek ne kadar zor olabilirdi?

Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen başlangıcı ve bitişi merak uyandırıcı ve sürükleyici bir şekilde yapmasıyla akıcı bir okuma yaşadığımı dile getirebilirim.

Polisiye kitaplarını çok sevdiğimi bilenler bilir. Bu kitap için şunu söyleyebilirim ki samimi bir ortam yaratılmasına rağmen -belki de ilk kitap olduğu için - polisler( ekip) arasında ki bağı tam göremedim açıkçası. 
Polisiye kitapların olmazsa olmaz gözüken cinayetler gibi gözükse de polisiye türünü polisiye yapan bence ekiplerin iletişimi ve bağıdır. Yani tabi ki katil yoksa bulunması gereken bir şey de yoktur ama ne demek istediğimi anladığınız düşünüyorum. :)

Evet geçmişe dayanan bir dostlukları yok lakin ana karakterimiz Ertuğral'ın  deneyimleriyle  yarattığı ekibi bence ilerleyen kitaplarda daha yakından tanıyıp o samimi ekibi görebileceğiz. Bu ayrıntıyı veriyorum çünkü kitabın sonunda bizleri oldukça heyecanlı bir son bekliyor. O sondan kaynaklı böyle bir ekibi görebileceğimizin sinyallerini aldım açıkçası.

Gelelim konumuza açıkçası beni tatmin eden bir cinayet soruşturması oldu. Soruşturma esnasında sadece katilimizi değil birçok suçun ortaya çıkarılması oldukça güzel ayrıntılardı. 
Ekip içerisinde en sevdiğim karakteri söylemek istersem; Aram  karakterini seçerdim. Gerek soğukkanlılığı gerek soruşturma esnasında farklı yönleri ele almasıyla sempatimi kazandığını söyleyebilirim.

İlk eser olmasına rağmen benim için tatmin edici bir okuma oldu açıkçası. Özellikle yerli-polisiye eserleri azken bu tarz kalemlere, üsluba sahip yazarlarımızın çoğalması dileğiyle.

Kaleminiz daim olsun. İkinci kitabı çok beklemeyiz umarım .

11 Eylül 2021 Cumartesi

BABİL- Bir Kadının Güncesi/ Metin Kaya


 ARKA KAPAK

“Babil, hızlıca akıp giden zamana yaraşır iğrençlikleri büyük bir bezginlikle istifra eder gibiydi.

Yüzüne sertçe vuran rüzgâra kin gütmüyordu. Aforoz etmeye çabaladığı geçmişi olmalıydı. Keskin gözlerle dışarıyı süzüyordu. Kısmen kıstığı gözlerinde affedilemeyen yaratıklar beliriyor, gizli kalmış nüktelere alabildiğine karşı koyuyordu. Kararlıydı da… Hemen yalnızca onlardan kurtulmak istiyor; bir iç ferahlığı, bir çeşit ruhsal huzuru anında yakalayıp yüreğine bastırmak, bu sayede sonsuz sessizlikle baş başa kalmak, iliklerine dek sindirmek gayesini taşıyordu mimiklerinde.”

 Yaşamın en derin, en karanlık hikâyelerinden birini; yaşamın anlam arayışı ile irdeleyen bu kitabı okurken acıyı, öfkeyi ve çaresizliği derinden hissedeceksiniz.




YORUM

"Tesadüfler her zaman iyiydi. Aniden oluşur ve devinimler doğal hal alırdı. Üstelik merakı da bir nebze uysallaştırırdı."

Tesadüflere inanır mısınız yoksa onları kullanır mısınız?

İsimsiz ve Babil'in tanışmalarıyla birlikte bir hayatın perdelerini aralıyoruz. Ne demişler bir lisan bir insan, eser sonunda daha bir anlamlı hale gelen bir söz oldu benim için.

Yazarın kalemiyle daha önceden tanışıyor olmama rağmen her eserinde farklı bir deneyim yaşattığını, kendini tekrarlamadığını söyleyebilirim.

Felsefeye olan tutumunu her eserinde görebiliyoruz. Bu eserinde de diğer eserlerine nazaran daha fazla hissettim. Gerek fazlaca terimlere yer verilmesi gerekse daha fazla sorgulamalara değinilmesiyle. Lakin içerik bütünlüğünde baktığımda biraz yetersiz gibi hissettiğimi dile getirmeden edemeyeceğim. Parçaların tam birleştiğini hissedemedim.

Girişimiz sorgulayarak başlıyor ve bu sorgulamalardan gelen meraklar da bir tanışmaya vesile oluyor. Bu tanışmanın getirisiyle bir kadının hayatına konuk oluyoruz. Değinilen sorunların ne kadar önemli olduğunu ve karakterimizin kendini kurtaracak o zekice planı oldukça sevdim. 

Ters köşe yapılan birçok yer vardı :) Son bölüm oldukça şaşırtıcıydı.
Kaleminiz daim olsun.




8 Eylül 2021 Çarşamba

SIDDHARHTA/ Hermann Hesse


ARKA KAPAK

"Genel olarak herkesçe kabullenilmiş Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış, büyük bir başarıdır. Siddhartha, benim gözümde, Kutsal Kitaptan kat kat üstün bir ilaçtır..." 20. yüzyılın en büyük romancılarından Henry Millera bu sözleri söyleten Siddhartha, 1946 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Hermann Hessenin baş­yapıtıdır. I. Dünya Savaşını izleyen yıllarda insanları yaşamlarını yeniden kurmaya çağıran, Doğu gizemciliğini yücelten Siddhartha, kuşaklar boyunca nerdeyse bir "kutsal kitap" gibi okunmuştur. Siddharthada Buddhanın yaşamının ilk yıllarını şiirsel bir üslupla anlatan Hesse, insanın öz benliğini bularak uygarlığın yerleşik biçimlerinden kurtulmaya çalışmasını işler. "Bu kitapta," der, "tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım."


YORUM

"Bir hedef bulunuyordu Siddhartha'nın önünde, tek bir hedef: Arınmış olmak, susamalardan arınmış, istemelerden arınmış, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi."

İçinde tek bir hedefin, sorunun cevabını arayışının kitabı Siddharhta.

Hayat nedir? Doğum ve ölümün arasında ki o sınırlı olan aslında sınırsız zamandır. Bazılarımız hayata derin anlamlar yükleyerek, hep bir nedene, soruya ihtiyaç duyar ve onun peşinde o sınırlı olan ama yolculuğunda sınırsız ömre şahitlik eder. Bazılarımız aslında bu yola çıkıp pes eden, yorulan veya yolundan saparak kaybolurlar. 

Kaybolanlar aslında kaybolmamışlardır. Onların yolu farklı sapaklara dönerek yolu uzatmışlardır. Gidilecek yer belliyken yolun uzunluğunu görerek umutsuzluğa kapılmak değil değerlendirmek gerekir. 

İçinde hep bir ses duyar insan, bunun ötesi var mı? Bilginin tükendiğini bu zamana kadar kim şahitlik etmiş ki biz edelim. Bilginin sonsuzluğunun yanı sıra bilgeliğin sınır vardır. Siddhartha'nın peşinde koştuğu bu bilgelik miydi peki?

Siddhartha arayış, arınmış bir yaşam ve hayatı anlama üzerinde yaptığı bu derin yolculuğun bu kadar  keyifli ve huzur verici bir deneyim yaşatacağını tahmin edemiyordum. Siddharhta sayesinde tekrardan bir 'ben' in olduğunu hatırlamış oldum. 

Siddhartha eseri aslında tek bir yönden ele almak mümkün olmayan bir kitap her bir sayfasında kelimelerin arkasında derin anlamları anlamak için başucu kitabı yapmam gerektiğini hissettim. 

Topluluklarda kaybolmuş insanların kendini tekrardan hatırlatmasına olanak sağlayacak bir eser olduğunu unutmadan dile getireyim. 

Kaleminin, üslubuna diyecek tek lafım yok. 


4 Eylül 2021 Cumartesi

O ZAMAN GERÇEĞİ NASIL BİLECEĞİZ? / Şeyma Ünal

 


ARKA KAPAK

Nostaljik tınısıyla geçmişle şimdinin bağını kuran, yıkılan köprüleri onarıp çocukluğun saf ve içten alanını gezintiye çıkan öyküler… Çocuksu coşkuların, dikiş tutmayan ne varsa bir bir onarmanın kitabı!

Yaşamımızın sayfalarını çevirirken çocukluğumuza dair olanları koparıp bir kenara koyarız. O sayfalara yeniden bakmak uzun süre aklımıza gelmez. Oysa çocukluğumuz, bizi biz yapan anlar bütünüdür aslında. Biz ne kadar geçmişte kaldığını düşünsek de hiç beklemediğimiz bir anda çıkan rüzgâr tüm sayfaları savurur, önümüze getirir. Unuttuk sandığımız, şefkate ihtiyaç duyduğumuz en zayıf anları; anne-babamızla vakit geçirebilmek için beş dakikanın hesabını yaptığımız günleri; çocukluğa özgü, acımasızlığa varan umursamazlıkla bir oyunu kazanmak için gösterdiğimiz çabaları; öylesine söylesek de hâlâ içimizi kemiren o yalanı, ümidimizi hep diri tutan ufacık gülümsemeyi hatırlatır. O sayfaları tekrar tekrar okudukça anlarız; çocukken kurduğumuz bağların yetişkin yaşamımızdaki yansımalarını, attığımız ilk adımları nasıl şekillendirdiğini ve o adım atma dürtümüzün nereden geldiğini...

Şeyma Ünal, yaşama muzip bir kız çocuğunun gözünden baktığı kitabı O Zaman Gerçeği Nasıl Öğreneceğiz’in nostaljik tınısıyla geçmişle şimdinin arasındaki perdeyi aralıyor, dikiş tutmayan ne varsa tek tek onarıyor. Haydi, çocukluğun anlık telaşlarını yetişkinliğin temkinli adımları eşliğinde hatırlayalım

ALINTI

"Ama umursadığımı göstermeyecek kadar çok umursuyorum. Bitmeyen savaş bu. Asla kazanamıyorum. Ne olunca kazanılır onu bile bilmiyorum. Öyle yorucu ki.."


"Bir zamanlar geldi, içerideki ve dışarıdaki dünyayı tamamen ayrı yönetebilirim sandım; dışarıda nasıl görünmeyi seçersem seçeyim, içeriyi temiz tutabilirim. Başaramadım. Söylediğim yalanları ayıramaz oldum. Hangisinin diğerlerine hangisini kendime söylediğimi bilemedim. Ayıramadıkça derim inceldi. Her söyleneni doğru sandım. Geleni geçirdim."


"Benim için fark eden şeylerin onda aynılaşması canımı sıkıyordu. Neyse ki beni tanımaya karşı duymadığı hevesi, benim için bir şeyler yapma konusunda duyuyordu. Onu da kaybetmekten korktuğum için olsa gerek sesimi çıkarmıyordum."



YORUM

"Toza alışana kadar birkaç dakika öksürüyorum ama birazdan geçeceğini biliyorum. Buradaki diğer her şeyin ne zaman nasıl olacağını bildiğim gibi..."

O Zaman Gerçeği Nasıl Öğreneceğiz? eserinde 10 farklı küçük kız çocuğunu barındıran, bir çocuğun anılarının  ufak kesitlerine ortak olduğumuz öykülerden oluşmakta.

Herkes çocuk olmuştur. Doğanın kanunu bu bazılarınızın gerek mükemmel denecek kadar harika bir çocukluğu olmasına rağmen birçoğunuzun da çok erken yaşta zorluklara karşı gelerek başlamıştır. 

Sevgiyle büyüyen, şiddetle büyüyen, görmezden gelinerek büyüyen ve daha niceleri.. Çocukluk o kadar öneme sahip ki yetişkin olduğumuz dönemlerde geride kaldı o günler gözüyle bakarız. Halbuki hiç beklemediğiniz bir anda yaşadığınız 'önemsiz' görünen bir durumla karşı karşıya kaldığınızda beklenmeyen bir etkisi yaratabilir üstünüzde. Neden? Çünkü o çocukluk diye bir kenara atılan dönem sizin temeliniz, ne kadar unutulsa da, görmezden gelinse de o sizi siz yapan döneminiz.

Her öykü de kendimden parçalar nasıl buldum bilmiyorum ama hem bu kadar keyifli hem de bu kadar çarpıcı bir etki yaratacağını düşünememiştim. Gerek yazarın kaleminin akıcılığı ve üslubu gerek o anıların nokta atışı düzeyinde seçilmesi eserin güzelliğini gösteriyor.



2 Eylül 2021 Perşembe

GORIOT BABA/ Honore de Balzac


 ARKA KAPAK 

İlk kez 1834 yılında Revue de Paris’de tefrika edilen Goriot Baba, İnsanlık Komedyası’nın Töre İncelemesi ayağında Paris Yaşamından Sahneler başlığı altında yer alır. Yoksul düşmüş eski tüccar yaşlı Goriot’nun sefaleti, ıstırapları ve yalnızlığını merkeze alan roman, paranın insanlık durumu üzerindeki nüfuzunu babalık müessesi, insani zaaflar, gösteriş budalalığı üzerinden son derece trajik bir olay örgüsü ile gözler önüne serer. Kendi antitezlerini, yani anlatıcının yer yer öfkeli ve alaycı tavrının cisimleştiği Vautrin’i, Paris sosyetesine gözünü dikmiş, hırslı ancak naif hukuk öğrencisi Rastignac’ı da içinde barındıran bu burjuva cehennemi, Goriot Baba’ya dek hiç bu denli çarpıcı bir üslupla tasvir edilmemiştir.


ALINTI

"Diğerleri ile kendisi arasına bir bariyer gibi koyduğu görünüşteki iyi niyetliliğine, hiç bitmeyen hoş görünme çabalarına ve neşesine rağmen, kişiliğinin korkunç derinliğini sık sık sezdiriyordu."

"Hayat hep böyleydi. Ahlakçılar asla değişmeyecek. İnsan mükemmel değildir, bazen az çok ikiyüzlüdür, bu yüzden ahmaklar bazen onun iyi ya da kötü olduğunu söylerler. Halkın lehine zenginleri suçlamıyorum: İnsan yukarıda, aşağıda, ortada hep aynıdır."

"Herkes erdemliliğe inanıyor ama erdemli olan var mı? Halklar özgürlüğe inanıyor, ama dünyada özgür bir halk var mı? "




YORUM

"İnsan yüreği sevginin doruklarına çıkarken molalar verse de, kindar duyguların dik yokuşunda nadiren durur."

Yazarın kalemine daha önceden tanık olmuştum. Bu eserinde kaleminin gerçekliğini, dönemsel olayları yansıtılması, duyguların etkisini ve birçok ayrıntıyı ele alışının kaliteliğine tekrar şahit oldum.

Eserin başlangıcını bir türlü yapamasam da ortalara doğru konuya dalabilmem ile oldukça keyifli bir okuma yaşadığımı dile getirebilirim.

Goriot Baba ve kızlarıyla olan ilişkisi hakkında ne söylersem söyleyeyim spoiler olacak gibi :) Lakin şunu dile getirmeden geçemeyeceğim, yazarın hayatı hakkında bilginiz varsa belki bana hak verebilirsiniz. 

Yazarın böyle bir baba yaratması ve evlatlarının bu tarz bir karakterde olmasının sebebi bence Balzac'ın ailesinde göremediği ilgi, sevgiyi eğer baba olsaydım nasıl olurdum düşüncesiyle hareket ettiğini düşünüyorum. Ve böyle bir babanın çocuklarının bu kadar zıt olması da yine ailesinin yaşattığı travmalardan kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Ne kadar doğru ne kadar yanlış orası tartışılır. Benim üzerimde bıraktığı etki bu yönde oldu.

Dolu dolu bir okuma oldu gerek Paris hakkında edinilen izlenimler, duygular, ebeveynlik, kadın-erkek ilişkileri, savaşlar, değer yargılarını Balzac'ın gözünden gördük.

Ufak bir tavsiye yazarın hayatı hakkında ufak da olsa bir araştırma yapılarak okursanız oldukça çıkarım dolu bir okuma olacağını söyleyebilirim.




21 Ağustos 2021 Cumartesi

ZOR OYUN/ Harlan Coben


 ARKA KAPAK

Yaklaşık on yıl önce oyunculuğu bırakan spor menajeri Myron Bolitar, kendini tuhaf ve tehlikeli bir araştırmanın içinde bulur. Gençliği boyunca Myronla yarış halinde olan kolej arkadaşı ve ünlü basket oyuncusu Greg garip bir şekilde ortadan kaybolmuştur

Olayın izini kimseye fark ettirmeden sürmesi gereken Myron, bir spor kahramanının ters giden hayatının bilinmezliklerle dolu akışına kapılırken, tekrar yaşayamayacağı bir geçmiş ve hayati risk taşıyan bir şimdiyle mücadele etmek zorunda kalır.



YORUM

“Hayaller asla ölmez. Bazen öldüklerini sanırsın ama aslında yaşlı ve büyük bir ayı gibi sadece kış uykusuna yatmışlardır.”

Bolitar serisinin üçüncü kitabı Zor Oyun, Myron'nun geçmişine döneceğimiz, kendisini biraz daha tanıyacağımız bir eser. 

10 yıl öncesinde sakatlandığı için basketbol oynamayı bırakmak zorunda kalmasına rağmen hayallerinde ve isteğinde hiçbir azalma olmamıştır. Ne kadar istediği gibi profesyonel bir oyuncu olmasa da kendisiyle barışık bir insandır. Yıllar sonra gelen profesyonel bir takımda kısa süreliğine bir iş teklifi almıştır. Tabi ki sadece oyuncu olarak değil. 

Sezonun en önemli döneminde ve önemli bir oyuncu olan Greg Downing in ortadan kaybolması işleri oldukça sıkıntıya sokmaktadır. Peki neden Myron'a ihtiyaç duyuldu? Sadece spor menajeri olması veya bir dönem FBI da çalışmasından kaynaklı değil. Myron'un kolej dönemleri ve basketbol hayatında rakibi olması bu işi halledebileceği düşüncesini doğurmakta.

 Zor Oyun eseri muazzam bir doyum yarattığını söylemeden geçemeyeceğim. Myron'un geçmişi oldukça merak ettiğim için bu kitapta merakımın bir çoğu giderildi. Myron nasıl geçmişte ki bir olayı kapattıysa bizde onunla birlikte kapatıyoruz.

Muhteşem ikiliden Win'e tekrardan hayran kaldığımı söylesem.. Özellikle son bölümde gerçekten keyiflendim. Win'in olması gereken yerlerde aniden ortaya çıkması, hem detaycı olup hem de yüzeysel kalabilmesi oldukça etkileyici.

Gelelim polisiye kısmına.. İpuçlarını adım adım izledikçe oldukça karmaşık bir duruma gelmesi, merakın, teorileri oldukça arttırıyor. Her sayfa da 'şimdi bunun bizim mesele ile ne alakası var' demekten kendimi alamadım. 

Ve bunu itiraf etmeliyim :) katili hiç beklemiyordum. Myron gibi gerçekten benimde gözümden kaçmış ufacık bir ayrıntı katili şaşırttı. Yani sonunu tahmin edemediğim daha doğrusu katilin öldüğünü düşündüğüm bir sondu. Ama sonunu okuyunca 'gerçekten mi' şaşırdığımı söylemeden geçemeceğim.. :)

Zor Oyun gerçekten serinin en sevdiğim ve farklı hissettiren bir kitap oldu. Önümüzde daha yedi kitap  var ama şimdilik favori kitabımı seçiyorum ..

Dördüncü kitap Geri Dönüş yorumunda görüşmek üzere..


19 Ağustos 2021 Perşembe

HAYATIN MUCİZELERİ/ Stefan Zweig


 ARKA KAPAK

Zweig’ın 23 yaşındayken yayımladığı Hayatın Mucizeleri, daha o zamandan tarihe duyduğu ilgiyi gözler önüne serer. 

16. Yüzyılda Anvers’de geçen ve yolları tesadüfen kesişen Yahudi bir genç kızla yaşlı bir Hıristiyan ressam arasındaki dostluğu anlatan öykünün arka planında Hollanda’nın İspanyol yönetimine karşı isyanı vardır. Çocukken Hıristiyanların şiddet eylemlerine hedef olan ve iyi yürekli bir asker tarafından kurtarılan Esther adlı Yahudi kız, bir Katolik kilisesine asılacak dini bir tabloya modellik eder. Hayatın ve dinin anlamı, sanat ve sanatçının yaratma edimi gibi temalara eşlik eden “beklenmedik karşılaşma” motifi ve Anvers’in tarihsel detaylarla betimlenen atmosferi, Zweig’ın sonraki yapıtlarının habercisidir.


YORUM

Hayatın Mucizeleri konusuna girmek istemiyorum arka kapak yazısı oldukça açıklayıcı.

Her zaman olduğu gibi bir oturuşta bitirebileceğiniz bir kitap. Akıcılığı ve sade olmasının yanı sıra değinilen konular, Hristiyan- Yahudi, savaşlar, Meryem Ana, resim sanatı, annelik iç güdüleri, savaşın acı tarafları bu sadeliği alıp sizi derin kuyulara bırakıyor.

Zweig'in 23 yaşında bu eseri ortaya çıkarması dönemdeki çatışmaları yansıtmaya çalışmış ki bence başarılı da olmuş. Ele alma şekli, zengin bir tüccarın portre adağı sunmasıyla bir ressamla anlaşması, ressamın model dışında bir şeyler çizememesi ve ressamın kendi içerisinde yaşadığı çatışmalar oldukça başarılı bir şekilde kaleme alınmış.

Kitapla kalın..

17 Ağustos 2021 Salı

SAHİLDE KAFKA/ Haruki Murakami


 ARKA KAPAK

Kafka Tamura on beş yaşına girdiği gün evden kaçar. Uzun zamandır planladığı bu kaçışın nedeni babasının yıllar önce dile getirdiği uğursuz kehanettir. Ama babasının bir “düzenek” gibi içine yerleştirdiği kehanet gölge gibi peşindedir… 

Kafka ilk kez aşkı ve tutkuyu yaşarken gizemli bir cinayetle kehanetin ve kaderinin düğümleri çözülmeye başlar.

Sahilde Kafka, XXI. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran, kitapları bağımlılık yaratan kült yazar Haruki Murakami’den, hayatın yavan gerçekliğine karşı büyülü bir dünyanın kapılarını açan bir roman.


ALINTI

"Gerçekler ve insanın yüreğinden geçenler de kolayca ayırt edilemez."

"..genellikle onların peşine düştükleri şeyler, bilimsel gerçekler yerine, kendi düşünce sistemleriyle örtüşen sonuçlar, bazen de pragmatik kazanımlardır."

"Fakat insan kendini bir şeylerle özdeşleştirerek yaşar. Böyle yapmak zorundadır da zaten. Sen bile, farkında olmadan öyle yapıyorsundur. Goethe'nin de dediği gibi, dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir."

"Hayır, öyle değil. Benim neyi hayal ettiğim, bu dünyada olduğum sürece, son derece önemli."



YORUM

"Buradan çıkıp gitmezsem artık daha fazla yaşayamayacağımı düşünüyordum. Buraları bir daha görmem sanıyordum. Dönüp gelmek aklımın ucundan bile geçmemişti. Fakat bir sürü şey oldu, dönüp gelmem gerekti."

15 yaşında olan, diğer herkesten farklı hisseden ve ailesi daha doğrusu babasının bahsettiği 'kehanet' in varlığına artık dayanamayan ve yolculuğunda kendini bulabileceğini düşünerek, kendine Kafka Tamura adını veren  gencin belirsizlik ve kehanetlerle dolu yolculuğuna ortak oluyoruz.

Haruki Murakami'nin kalemi ve üslubu bana hep farklı gelmiştir. Belki de Japon kültüründe fazla okuma yapmadığım, pek fazla yazarını okumadığım için olabilir. 
 Konuları ele alma şekli, eser sonları, karakterlerin dünyası ve farklıları vs oldukça derin ve karmaşık. Bu karmaşıklığın, derinliğin içinde okuma yapmak ise oldukça keyif verici.

Sahilde Kafka eserine geri dönecek olursak şunu söyleyebilirim ki Murakami bu eserinde birçok karakteri oluşturmasının yanı sıra birçok çarpıcı olayları da ele almış. Tamam buraya kadar bir sıkıntı yok hatta oldukça keyif verici. Özellikle karakterlerin her biri o kadar sıra dışı bir karaktere sahip ki her biriyle karşılıklı oturup sohbet etmek istiyorsunuz. Yani ben istedim açıkçası :)

Ortalara geldikçe olayların birbirleriyle bağlantılar, geçişi vs sonuca varıyor gibi gözüküyor, ama sonlara doğru yaklaştıkça o gelişmeler birleşmeler dışında bir şey göremedim, hayal gücümün sınırlarını zorladım. Hatta en sonunda kendi kendime dedim ki ' sen bu kitabı anlamadın, kaçırdın yine bir şeyleri' .
 Belki de bir yerlerde gizlenmiş olayları kaçırmış olabilirim veya yazar bunu amaçlamış da olabilir. 
Tekrar okuma huyum sayesinde belki yıllar sonra tekrardan okuma yaptığımda bu boşluğu, gizlenmiş mi yoksa gerçekten mi boşluk olduğunu o zaman anlarım. Ne saçmalıyorsun diyebilirsiniz belki ama ben kitapların bir okumada asıl mesajı anlaşıldığını düşünmüyorum. İkinci bir okuma yaptığım eserlerde, deneyimlerimden yola çıkarak  gördüğümü sandığımı aslında görmediğim bir çok olaya şahit olduğum için böyle düşünüyorum. Ve Murakami gibi bir yazarın da bu derin üslubunun karşılığını vermek istiyorum.

Sahilde Kafka kalın bir kitap lakin karakterler bile başlı başına kendini okutuyor. Yani eğer kalınlık bakımından gözünüz korkuyor, erteliyorsanız bence çok da ertelemeyin. Zaten hep korkumuzdan, kendimizi gereksiz yere durdurmalarımız bizi güzelliklerden mahrum bırakır.

Kitapla kalın..

16 Ağustos 2021 Pazartesi

TEPENİN LANETİ/ John Verdon

 


ARKA KAPAK

Dave Gurney polisiye/dedektif serisi hız kesmeden devam ediyor!

Larchfield’ın en nüfuzlu adamı Angus Russell, Harrow Hill’deki malikânesinde boğazı kesilerek öldürülmüştür. Olay mahallindeki DNA ve parmak izleri, kurbana karşı husumeti bulunan belalı Billy Tate'e işaret eder. Ancak bir sorun vardır: Tate, bir gün önce kilisenin çatısından düşerek ölmüştür.

Polis, Tate'nin cesedinin kaldırıldığı morgu kontrol ettiğinde cesedin yalnızca ortadan kaybolduğunu değil tabutun içeriden kırılarak açıldığını da keşfeder. Bu durum çok geçmeden yürüyen ölü, cehennemden gelen katil, zombi cinayeti olarak anılmaya başladığında bir zamanların huzurlu kasabası artık herkesin bir şüpheliye ve aynı zamanda kurbana dönüşebileceği korkunç bir kâbusa da uyanmış olur.

Eski meslektaşı art arda işlenen bu tuhaf cinayetleri çözmek için kapısını çaldığında Dave Gurney, ölümün ötesinden öldürme ihtimali olan bir katili avlamak üzere tüm analitik becerilerini kullanmak zorundadır.

ALINTI

"Beynin en önemli gücü olan ani bağlantılar yaratabilme yeteneği aynı zamanda en büyük zayıflığı da olabilir."

"O kadar kesin bir şey söyleyecek durumda değilim. Bazen kötülük kişinin içine öyle bir gizlenir ki bu şahsın böyle bir şeyi nasıl yapabildiğine şaşar kalırız."

"İnsan doğasındaki en önemli kusur, yetersiz delillerin şekillendirdiği sarsılmaz fikirlere sımsıkı sarılma kabiliyetidir."

"Bir kez daha keskin zıtlıkların hayatının bir parçası olduğunu düşündü. Huzur, güzellik, Madeleine'in gülümsemesi ve mis gibi kokan hava. Elbette arzusu insan doğasının çirkinlikleriyle, kötülükleriyle uğraşmak değildi. Ama bu kötülükler mesleğini gerekli hale getiriyordu. Ana amaç dengeyi sağlayabilmekti. Huzur ve güzelliğin kurşun delikleri kadar gerçek olduğunu unutmadan."



YORUM

"Beynin en önemli gücü olan ani bağlantılar yaratabilme yeteneği aynı zamanda en büyük zayıflığı da olabilir."

Gurney serisinin yedinci kitabıyla karşınızdayım. Aslında baya oldu çıkalı ama yorumu şimdiye kısmetmiş:) 

Verdon'un kalemini çok seviyorum. Polisiye türü biliyorsunuz ki favorim ve ilk aklıma gelen yazarlardan birisi John Verdon oluyor. Kalemi, hayal dünyası, üslubu ve analizleri okurken muazzam bir keyif veriyor.

Gurney serisi diyorum ama tekrardan söylemek istiyorum olaylar birbirleri bağlantılı değil sadece ana karakterimiz Dave Gurney'in hayatının akışını okumak isterseniz sırayı takip edebilirsiniz. Diğer olaylar bağımsız. 

Gelelim yedinci kitap olan Tepenin Lanetinde bizi neler bekliyor? 

Hiç suç işlenmeyen, oldukça nezih ve cennet gibi tabir edilen Larchfield kasabasının akıl almaz bir cinayet işleniyor. Ölen biri nasıl birini öldürebilir ki? Gurney'in bir dönem birlikte çalıştığı arkadaşının ricası üzerine cinayete ortak oluyor. İşlenen cinayetlerin devamı gelmesiyle işler oldukça garip bir hal almaya devam etmekte.

Kitabın ilk kısımlarında ele alınan görmenin farklarını anlatan bölüm muazzamdı. Kalemine ve üslubuna alışık olan okuyucular için ilerleyen kısımlarda ipuçları gizlenmişti. Kitap boyunca her olayı farklı bakış açılarıyla yakalamaya çalışmak oldukça keyifliydi.

Yani tavsiye etmeme gerek olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Kalemini sevenler zaten tatmin olacaklardır ama beğenmeyen birisinin alıp okuyacağını sanmıyorum. Hiç okumayanlar için söyleyebileceğim tek şey bir kitabını alıp okumaları olacaktır. Ama ufak bir tavsiye Kurt Gölü eseriyle tanışmayın. O eseri bana göre kendi tarzından oldukça farklı gelmişti. Eser için kötü diyemem o da harika bir kurguya sahipti ama tarz olarak farklıydı. Ben klasikçiyim :)

Kitapla kalın

KURMACA KİŞİLER KENTİ/ Emin Özdemir


 ARKA KAPAK

Türk edebiyatında bir ilk!

Özdemir'in, içinde dolaşırken nerdeyse bütün roman kahramanlarıyla özgürce bağlantılar kurduğu kurmaca kent, gerçekler üzerine temellenmiş düşlemsel bir kent. Ölümün, kapısından içeri girmediği bir kent. Gelecek zamanın olmadığı, geçmiş zamanın, şimdiki zaman içinde yaşandığı bir kent...

Her roman, oyun ya da öykü kişisi bu kentin yurttaşı olamıyor. Kuruluş yasasına göre yurttaş olacak kişinin belirli nitelikler taşıması gerekiyor. Acıdan seviye; korkudan direngenliğe; kıskançlıktan tutkuya, dostluktan ihanete değin insana özgü varoluşsal hallerden birini yansıtması isteniyor; bir de yansıttığının, belleklerde, yüreklerde iz bırakması…

Okur, Kurmaca Kişiler Kenti'nin sokaklarında dolaşırken her adımda unutamayacağı heyecanlı anlar yaşayacaktır. Anlatı dünyasından gelip kentte yerleşmiş nice kişilerle yüz yüze gelecektir. Bir şatonun önünden geçerken Don Kişot ya da Hamlet'le karşılaşacak, biraz yürüyünce karşısına Emma Bovary, Anna Karenina, Kaptan Ahab, Aslan Asker Şvayk çıkacaktır. Bir köşede oturmuş sohbet edenlerin yanına gidecek olsa orada Kuyucaklı Yusuf'u, Zebercet'i, Raskolnikov'u, İnce Memed'i, Mümtaz'ı, Selim Işık'ı, Will Loman'ı bulacaktır. Daha sonra bu kişilere konuk olacak, onların yazınsal serüvenini kendi ağızlarından dinleyecektir.

Emin Özdemir bu yapıtında böyle bir okur kimliğine bürünüyor, dünya romanının evrensel kişileriyle bir bir söyleşiyor. Bizi, onların sevinçlerinin, tutkularının, acılarının, mutluluklarının, düş kırıklıklarının dehlizlerinde dolaştırıyor. O kişilerle nice özdeş yanlarımız olabileceğini sezdirtiyor. Böylece başta kendimizle, daha geniş anlamda evrensel insanlıkla hesaplaşmanın yol haritasını çiziyor.

Bu benzersiz çalışmayı okuyun, Kurmaca Kişiler Kenti'ne ayak basın, bunun böyle olduğunu siz de göreceksiniz.


ALINTI

"Söyle, ne yaptın bunca yıl, nasıl geçirdin ömrünü?" Söyleyecek söz bulamıyorum, dilim tutulmuş gibi. Çok geçmeden Karacaoğlan'ın şu dizeleri yetişiyor imdadıma:

'Ömrüm bir tepeye vurmuş gün gibi,

Şöyle böyle derken geçti neyleyim'

"Sanıyordum ki okumayı yazmayı öğrendikleri gün uyanacaklar, akıllarına vurulmuş prangaları kıracaklar, bilinçlenip yaşamlarını değiştirmeye yönelecekler."

"Yaşam, insanlar için tuzaklarla doludur. Don Kişot'la konuşurken ona da söyledim. Romancılar, kişilerini yaratırken genellikle onlara tuzaklarla dolu bir yaşam sunarlar. Kişilerin yazgılarını, yaşam serüvenini bu yolla çizerler. "




YORUM

Arka kapak tanıtım yazısını okuduktan sonra ve yapılan grup sohbetinde kitaba karşı oldukça yüksek beklentiyle okumaya başladım.

Kitabın adından az çok anlaşıldığı üzere kurmaca kişilerin kentine konuk ediyor yazar bizi. Peki kim bu kurmaca kişiler? Şuana kadar duyduğumuz, okuduğumuz Türk ve Dünya edebiyatında önemli bir yere sahip tüm karakterlerden oluşan bir kent.

Yazarın bu eseri ortaya çıkarma amacını da önsöz kısmında bahsedilmiş. Ben kısaca, konusunun içeriğine çok girmeden yorum yapmayı düşünüyorum. Öncelikle bir sürü karakterin barındığı bu kentte hepsine yer verilmediğini söylememe gerek yok galiba. Yazar oldukça bilindik karakterlerle söyleyişini sürdürmekte. Peki kimlerle söyleyiş yaptı?

Miguel de Cervantes'in Don Kişot'u,  Gustave Flaubert'in Emma Bovary'si, Lev Tolstoy'un  Anna Karenina'sı , Yusuf Atılgan'ın Zebercet'i, Herman Melville'in Kaptan Ahab'ı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mümtaz'ı,Elias Canetti 'nin Kien'i, Elsa Morante'nin Ida'sı, Oğuz Atay'ın Selim Işık'ı, Gonçarov'un Oblomov'u, Arthur Miller'in Willy Loman'ı, Yaşar Kemal'in İnce Memed'i, Dostoyevski'nin Raskolnikov'u.. Ve bitmek bilmez edebiyatın unutulmayacak karakterleri.

Kitapseverlerin ortak huylarından birisi de her kitap bitiminde bütünleştiği karakterlerden bir ayrılık yaşamıştır. Kitap bitti gerçek dünyaya dönüş yapılmalı ama nasıl yapılacak? Karakterlere sorulacak sorular, yazarın yazmadığı, çok fazla edebiyatla süslenmiş anlam karmaşalarının altında yatanlar vs, gibi sorular illa ki kafamızı kurcalamıştır. En az bir karakter için düşünmüşüzdür. Bu sorulara yanıt olarak yazılmış desem az kalır.

Emin Özdemir kalemiyle birlikte o kült eserlerin ana karakterleriyle çok güzel sohbet etme şansı elde ediyorsunuz. Gerçekten de Türk edebiyatında bir ilk. Yazar iyi ki kendine bu soruyu sormuş ve böyle bir başyapıt ortaya çıkarmış;

"Söyle, ne yaptın bunca yıl, nasıl geçirdin ömrünü?" Söyleyecek söz bulamıyorum, dilim tutulmuş gibi. Çok geçmeden Karacaoğlan'ın şu dizeleri yetişiyor imdadıma: 'Ömrüm bir tepeye vurmuş gün gibi, Şöyle böyle derken geçti neyleyim'

Yazarın hayatını az çok okursanız aslında ne kadar kıymetli bir yazara, dilbilimciye sahip olduğumuzu anlıyoruz. Tabi yine fazla bilinmeyen bir kişi. En azından benim açımdan öyle oldu. Umarım sandığımdan daha çok biliniyordur.

Fazla uzatmadan oldukça keyifli ve farklı bir yolculuk, deneyim oldu benim açımdan. Kesinlikle tavsiye ediyorum Fırsatını bulduğunuz an alıp okumalısınız.

Önemli (önemli mi değil mi orasına siz karar verin) tavsiye, eser içeriği bilindik, kült eserlerin karakterlerine değinildiği için ister istemez o eserlere dair bilgiler, kesitler mevcut. Ben içerisinde bulunan birçok eseri okuduğum için çok fazla sıkıntı yaratmadı ama okumadığım eserler içinde şöyle diyebilirim ki merakım daha da arttı. Yani spoiler sevmiyorsanız onun uyarısını yapmak istedim. Ama dediğim gibi bir kesite denk gelmeniz o sayfalarca okunan kitaba eş değer olamaz.

6 Ağustos 2021 Cuma

DÖVÜŞ KULÜBÜ/ Chuck Palahniuk


 ARKA KAPAK

İstenmeyen yağlar. Pahalı, butik sabunlar. Maaş çekleri, güzel bir ev, zarif mobilyalar. Yalnızlık ve yabancılaşma. Tüketimin susmayan arsız çağrısı. Yalanlar ve yalanlar. Nefret ve öfke.

İlk kez yayımlandığı 1996'dan beri bir yeraltı klasiği olarak anılan Dövüş Kulübü, yeni binyılın eşiğinde geçen bir anti-ütopya öyküsünü anlatıyor. Yaşadığı hayattan nefret eden, ölüm düşüncesini saplantı haline getirmiş, insani yakınlığı kanser dayanışma gruplarında arayan genç bir adam. Aynı dayanışma gruplarının bir başka müdavimi, toplum kaçkını bir genç kadın. Ve Tyler Durden; yalanlar ve mutsuzlukla dolu bir dünyaya kendi yöntemleriyle saldıran yarı çılgın bir kurtarıcı, baştan çıkarıcı bir intikam meleği. Tyler'in felsefesine göre, tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmanın yolu, fiziksel acıyla tanışarak yeniden doğmaktır. Çok geçmeden, gecenin geç saatlerinde bar bodrumlarında toplanan gizli bir dövüş kulübü ülkenin dört yanını saracaktır. Ama Tyler'in dünyasında sınırlara ve kurallara yer yoktur. Kendi bedenini örseleyen bir müritler ordusu, toplum düzenini ve konformizmi imha etmek üzere Tyler'in peşine takılır...


ALINTI

"Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın."

"Ben, diyor Marla, insanların büyük bir aşkla sevdiği ve sonra bir saat ya da bir gün geçmeden kaldırıp attığı şeyleri seviyorum."

"Kurtar beni Tyler, kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtar."

"Sevdiğimiz insanlar hakkında bilmek istemediğimiz o kadar çok şey var ki."

"Her akşam ölüyor ve her sabah doğuyordum. Ölümden geri dönüyordum."


YORUM

"Ancak her şeyinizi kaybettikten sonra özgür olursunuz."

Yeraltı edebiyatı pek tarzım olmasa da bu kült eseri oldukça merak ediyordum ve merakımı giderdim çok şükür :)

Açıkçası beklentim ne çok yüksekti ne de çok düşük. Bu zamana kadar okuma deneyimlerimden daha doğrusunu kült eserleri okuma deneyimlerimden yola çıkarak fazla beklentiyi yüksek tutmamak lazım. Diğer türlü kitap gerçekten harika olsa bile bana duygu dönüşü çok düşük geliyor. Evet bu kült eser olması gereken bir kitapmış diyemiyorum..

Kısaca konuyu özetlemeye çalışırsam eğer başlangıcı anlatıp içeriğe girmeyeceğim .. Prestijli bir otomobil firmasında iyi bir işi, bir apartmanın on beşinci katında geniş bir dairesi ve pahalı mobilyaları olmasına rağmen mutsuzluk içinde olan kahramanımız üstüne  insomnia yani uykusuzluk hastalığına yakalanmıştır. Doktor tavsiyesine uymak amacıyla değişik bir yol izler. 

İlk olarak sorununa çeşitli hastalıklara sahip (genellikle ölümcül)  insanların oluşturduğu destek gruplarına katılarak çözüm aramaya çalışır. Hangi destek grubuna katılırsa o hastalığa sahipmiş gibi davranıyor, insanların bitmeyen dertlerini dinlemek ona iyi geliyordur. Lakin katıldığı destek gruplarına kendisi gibi sağlıklı olan birinin daha varlığını fark eder. Marla Singer. Genç ve güzel kadın  Marla hakkında ilk edindiği izlenim düzenbaz biri olduğunu düşünür. Sanki insanları kendi kandırmıyormuş gibi.  Bu durumdan kurtulmak için çözüm olarak destek gruplarını paylaşma fikrini ortaya atar ama bir türlü uzlaşmazlar. Ve kahramanımız uykusuzluk sorunun çözümünü tekrardan kaybeder.

Karakterimizin hayatına Tyler Durden adında biri girer ve asıl olay burada başlamaktadır.

Yazarın bu eseri yazma amacını kesinlikle okurken hissettim ve ne kadar doğru yerlere değinmiş demekten kendimi alamadım ve bu eser ortaya çıkalı kaç sene geçmesine rağmen..

Tarihin sadece sayılar olarak değiştiğini, içeriğinin hep aynı kaldığı düşüncesi bu tarz kitaplar okudukça daha çok fark ediyorum. Bu bana göre oldukça kötü bir izlenim ve hissiyat bırakıyor. Evet güzel, olumlu şeyler olmasına rağmen kötümser tarafların hiç azalmaması aksine gittikçe çoğalması hiçbir insanın hoşuna gitmediği gibi benimde gitmiyor.

Esere geri dönecek olursam sonu beni oldukça şaşırttı gerçekten ters köşe olduğumu hissettim. Geriye dönüp bakınca aslında sonu hakkında ipuçları satır aralarında gizlenmişti. Ve bunu fark ettikten sonra kitaba karşı olan sevgim daha da arttığını söyleyebilirim.

Ayrıca yeraltı edebiyatı olduğundan argo kullanımı vardı elbette ama hem türü hem de içeriği bakımından beni rahatsız etmedi açıkçası. Ne kadar hoşlanmasam da bazı yapışmış tabirleri ister istemez sindirme durumu oluyor.


1 Ağustos 2021 Pazar

YEDİ GÜZEL ADAM/ Cahit Zarifoğlu

 ARKA KAPAK

Cahit Zarifoğlu'nun şiiri bunca anlaşılmaz, kapalı ya da zor anlaşılır bulunmasına rağmen, şimdiye kadar hiçbir aklı başında şiir okuyucusu (eleştirmen ya da okuyucu olarak) bu şiirleri reddetmek, yok saymak cesaretini gösterememiştir.  -Rasim Özdenören

Cahit Zarifoğlu'na ait hangi metin olursa olsun, O'nun dünyasına, bir iklime geçer gibi girerseniz. Yeni bir iklime girmenin ne gibi etkileri oluyorsa, nasıl değiştiriyorsa insanı öylece değişirsiniz. -Alim Kahraman-

Kendinden sonra yazmaya başlayan genç Müslüman şairlere, hangi özellikleriyle yol göstermiş olursa olsun, O'ndan sonrakiler, O'nda ders alınacak bir taraf bulacaklardır. Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem Müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından.-İsmet Özel-

Cahit Zarifoğlu o hale gelmişti ki, kendi dünyası içinde bir şiir dili kurmuştu ve bunu çok iyi kullanırdı. Yani şiire, o anlatılmaz olana ait bir durum çıktığı zaman, bir algılama olduğu zaman, onu hemen anında şiire döküverirdi.-Erdem Bayazıt-

Kanaatimce Cahit'in şiiri belli bir kalıp içerisinde hemen formüle edilebilecek, anlatılabilecek bir hüviyet taşımıyor. Cahit, eski tabirle şair-i maderzat, anadan doğma şair idi. -Akif İnan-

ALINTI

"içim ey içim bu yolculuk nereye 

yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin"

"Fakat sen

Hep karşımda kalan

Ağzı ağzımdan alınan

Paylaşılmakta olan"

" Öpüşümüz gizli olmalı

Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli

Sıcak gözyaşı ve şikayetle

Ağzı konuşmaz kılan

Ağzımızda

Dilimizi şişiren ayrılık bedeni"



YORUM

"Yedi Güzel Adam" şiiriyle daha çok bilinen ve gönüllerde yer bulan şair ve yazar Cahit Zarifoğlu hakkında konuşacağız.

Genel olarak hayatına değinmek istiyorum ama hayatına dair birçok belgesel mevcut onlara da bakmanızı tavsiye ederim. 

Aslen Kahramanmaraşlı olan Zarifoğlu 1 Temmuz 1940 tarihinde Ankara'da doğmuş olmasına rağmen çocukluğu Kahramanmaraş'ta geçmiştir. 

Edebiyata, Kahramanmaraş Lisesi'nde iken şiir ve kompozisyon yazarak başlamış, lise sonrasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okumuş ve buradan mezun olmuştur. Öğrenciliği sırasında çalışmak zorunda kalınca, sayfa sekreteri olarak çalışmış, yine bu dönemde Diriliş Dergisinde çeşitli şiirleri yayımlanmıştır. 1976'dan sonra, kurucularından olduğu, Mavera Dergisinde şiirleri, birkaç hikâyesi, senaryo çalışmaları, günlükleri ve 'Okuyucularla' ismini verdiği sohbetleri yayımlanmıştır.

Şiir; Şiirler; İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış

Hikâye; Mahalle Kavgası, Hikâyeler

Çocuk hikâyesi, Serçekuş, Katıraslan, Ağaçkakanlar, Yürekdede ile Padişah, Küçük Şehzade, Derya, Kuşların Dili, Motorlu Kuş

Çocuk şiiri; Gülücük, Ağaç Okul (Çocuklara Afganistan Şiirleri)

Roman; Savaş Ritimleri, Ana

Günlük; Yaşamak, Deneme, Bir Değirmendir Bu Dünya, Zengin Hayaller Peşinde 

*

"içim ey içim bu yolculuk nereye 

yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin"

Yedi Güzel Adam adlı bu eseri benim için biraz çetrefilli bir okuma yaşattı. Şiir dünyasına çok fazla hakim olmadığım için biraz anlam bakımından yetersiz hissettim. @gerçekkitapseveler grubuyla okuma yaptığımız için orada yapılan sohbetler, bilgiler ve kendi araştırmalarım sonucunda az çok kolaylaştığını dile getirebilirim. Eğer daha öncesinde şair hakkında bilgi edinmeseydim eminim şuan ki duyguları da hissetmiyor olurdum. 

Ayrıca şiir kitapları hakkında genel düşüncem tek seferlik okumalar yapılacak eserler değiller. Şiiri okuduğunuz zaman gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum tabi bir de okurken ki ruh haliniz. 

 Şiir bölümünde en hoşuma giden kısım .. Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı bölümü oldu. O bölümde nedense Zarifoğlu'na daha yakın hissettiğimi söyleyebilirim.

Güzel bir okumanın sonuna geldik desem de aralarda açıp okuyacağım için pek de son sayılmaz.