16 Eylül 2026 Çarşamba

KAHVE SOĞUMADAN ÖNCE / Toshikazu Kawaguchi

 ARKA KAPAK

Zamanda yolculuk edebilseydiniz neyi değiştirirdiniz?

Kimi son bir kez görmek isterdiniz?

Tokyo’nun ara sokaklarından birinde, ziyaretçilerine özenle demlenen kahvelerini sunan yüz yıllık bir kafe bulunur. Yılın en sıcak gününde bile serin kalmayı başaran, yalnızca dikkatli gözlerin seçebileceği, bodrum katındaki küçük bir kafe... Öyle küçük ki üç masa ve altı sandalye ile mekân baştan başa doluyor. Duvarda ise her biri ayrı bir zamanı gösteren üç saat asılı. Etrafınıza bakındığınızda en hafif tabirle “sıradan” olarak niteleyeceğiniz bu yerin kolaylıkla tahmin edilemeyecek bir hizmeti daha var: Zamanda yolculuk.

Ancak bu, o kadar da kolay değil. Öncelikle belli bir sandalyeye oturmanız gerekiyor ki o, günde sadece bir kez masadan uzaklaşıp kısa süre sonra geri dönen bir hayalete rezerve edilmiş durumda. Eğer oturmayı başarırsanız süreniz dolana kadar sandalyeden kalkamaz, kafeyi terk edemezsiniz. Bir kez daha görmeyi ümit ettiğiniz kişinin daha önce bu kafeyi ziyaret etmiş olması gerekliliği ve geçmiş ya da geleceği asla değiştiremeyeceğiniz gerçeği de cabası... Ama hepsinden önemlisi, kahve soğumadan önce geri dönmek zorunda oluşunuz.

Ne geçmişe ne de bugüne ait olan bir hayalete dönüşmek istemiyorsanız duvardaki antika saatlerin sesine kulak verin: “Tik-tak, tik-tak, kahve birazdan soğuyacak!”


YORUM

Geçmişe dönüp değiştirebileceğiniz tek bir anınız olsaydı, neyi değiştirirdiniz? Söyleyemediğiniz bir cümleyi mi söylerdiniz, vedalaşamadığınız biriyle son kez konuşmayı mı isterdiniz, yoksa sadece bir kez daha yan yana oturmakla yetinir miydiniz?

Toshikazu Kawaguchi’nin Kahve Soğumadan Önce kitabı, tam da bu ihtimalin etrafında şekilleniyor. Tokyo’da küçük bir kafede, belirli kurallara uyulduğu takdirde geçmişe gidip biriyle yeniden konuşmanın mümkün olduğu söyleniyor. Ancak geçmişi değiştirmek mümkün değil. Ne olmuşsa olmuş ve ne söylerseniz söyleyin, bugün aynı kalacak. Üstelik geçmişte fazla uzun kalırsanız kahveniz soğuyor ve geri dönmeniz gerekiyor.

Kitapta birbirinden farklı insanların bu sandalyeye oturup geçmişleriyle yüzleşmelerini okuyoruz. Söylenmemiş sözler, yarım kalmış ilişkiler, kaçırılmış fırsatlar ve zamanında verilememiş cevaplar… Aslında hepsinin ortak noktası geçmişi değiştirmekten çok, geçmişte bıraktıkları bir duyguyla hesaplaşmak. Bu yüzden kitap zaman yolculuğundan çok, pişmanlıklar ve vedalar üzerine bir hikâyeye dönüşüyor.

En sevdiğim tarafı ise geçmişi değiştirme gibi büyük bir fırsat sunmasına rağmen kitabın bize keşkelerin peşinden gitmeyi değil, elimizdeki zamanı fark etmeyi hatırlatması. Çünkü bazen geçmişte söyleyemediğimiz bir cümleyi bugün söyleme şansımız hâlâ vardır. Bazen de değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmek, onlarla yaşamayı öğrenmenin tek yoludur.

Kahve Soğumadan Önce çok büyük olayların değil, küçük anların kitabı. Bir kahve, bir masa, birkaç dakika ve söylenmek istenen birkaç cümle… Ama bazı vedalar için insanın yıllarca beklediği o birkaç dakika, koca bir ömre bedel olabiliyor.

 Ve belki de asıl mesele zamanda geriye gitmek değil, kahve henüz soğumamışken söylememiz gerekenleri söyleyebilmek.

KARILAR KOĞUŞU / Kemal Tahir

 ARKA KAPAK

Kemal Tahir, ölümünden sonra yayımlanan romanı Karılar Koğuşu'nda Malatya Cezaevi deneyimlerini, İkinci Dünya Savaşı yıllarının Türkiyesini anlatmak için kullanır. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'na katılacak mı? Katılacaksa Almanların yanında mı müttefiklerin yanında mı yer alacak? Savaşın belirsizliği, insanları daha büyük bir sefalete sürüklerken Murat, mahkumların seslendikleri biçimiyle İstanbullu, hapis hayatının zorlukları içinde, giderek bayağılaşan, bayağılaştıkça her şeyi yapabilen insanların yaşamına tanık olur. Bu tanıklık, "kötü yola" düşmüş kadınların, cezaevine gelmesiyle yeni bir biçim kazanır. "Ahlak ve namus kavramları, para ve güç karşısında elden ele gezer bir haldeyken tutuklu olmakla özgür olmak arasındaki fark nedir?" diye sorar kendi kendine Murat. İdama mahkum edilen Hanım, Malatya Genelevi'nden gelen Tözey, Gardiyan Şefika ve küçük mahkum Aduş... Her birinin birbirinden farklı hikayesi, Murat'ın sorgulamalarıyla birlikte, okura, Anadolu kadınının hapisanede de bitmeyen çilesini anlatıyor.




YORUM

Adından ve konusundan yola çıkınca insanın aklına yalnızca bir hapishane romanı geliyor. Fakat sayfalar ilerledikçe anlıyorsunuz ki Kemal Tahir’in derdi, dört duvar arasındaki kadınları anlatmaktan çok daha büyük.

II. Dünya Savaşı yıllarında Malatya Cezaevi’nin kadınlar koğuşunda geçen roman; farklı suçlardan hapse düşmüş kadınların hayatlarını, birbirleriyle ilişkilerini ve koğuşun kendi içindeki düzenini anlatıyor. Ama asıl mesele hiçbir zaman sadece hapishane değil. Kemal Tahir, bu kadınların ne yaptığından çok, onları o noktaya getiren hayatlara bakıyor.

Yoksulluk, çaresizlik, sevgisizlik, toplum baskısı ve özellikle kadınların üzerine yüklenen namus ve ahlak anlayışı romanın temelinde yer alıyor. Karakterleri ne tamamen suçsuz gösteriyor ne de yalnızca suçlu oldukları için bir kenara bırakıyor. 

Çünkü bazen bir insanın yaptığı şeyi anlamak için, önce nasıl bir hayat yaşadığını bilmek gerekiyor.

Özellikle kadın karakterler üzerinden anlatılan dünya, romanın en sert taraflarından biri. Kadınların hayatlarının ne kadarının kendi seçimleri, ne kadarının toplumun onlar için çizdiği sınırlar olduğunu sorguluyorsunuz. Namus denilen şeyin kimin omuzlarına daha ağır yüklendiğini, kadınların yaptıkları en küçük tercihin bile nasıl ahlaki bir yargıya dönüşebildiğini görüyorsunuz. Erkekler için sıradan görülebilen davranışların kadınlar söz konusu olduğunda bir anda ahlak meselesine dönüşmesi de romanın dikkat çektiği çelişkilerden biri.

Kemal Tahir’in dili ise bütün bunları daha da gerçek kılıyor. Özellikle diyaloglarda karakterlerin kim olduğunu, nasıl bir dünyadan geldiklerini hissediyorsunuz. Süslü cümlelerden çok hayatın içinden gelen, yer yer sert, yer yer mizahi ama hep canlı bir anlatım var. Sanki romanı okumuyor da koğuşun bir köşesinde oturup insanların birbirleriyle konuşmalarını dinliyormuşsunuz gibi.

Bir insanı yargılamak için ne yaptığını bilmek yeterli olabilir; ama onu anlamak için hikâyesini de bilmek gerekir.

Kemal Tahir’in koğuşuna giriyorsunuz; kadınların hikâyelerini okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Çıkarken ise elinizde, aslında kendinize sorduğunuz sorular kalıyor. Bence bazı kitapların asıl başarısı da tam olarak burada başlıyor.

15 Eylül 2026 Salı

BÜYÜCÜ ve CAM KÜRE / Stephen King

 ARKA KAPAK


Stephen King okurlarının özlemi sona erdi. Kara Kule serisinin dördüncü kitabı sizleri heyecanın doruklarına taşıyacak.


Ölümün pençesinden kıl payı kurtulan son şövalye Roland ve dostları bir boyuttan başka bir boyuta geçerek. Ve Roland onlara çok eskiden Susan Delgado adında güzel ve gizemli bir kadınla yaşadığı aşkı ve başından geçen maceraları anlatmaya başlar.





YORUM

Bazı yolculuklar insanı bir yere götürür, bazılarıysa insanın geçmişine.

Roland ve silahşörleri, Kara Kule’ye ulaşmak için yollarına devam ederken kendilerini Kansas’ın garip ve tehlikeli bir versiyonunda buluyorlar. Burada karşılaştıkları olaylar onları yeni bir mücadelenin içine sürüklerken, Roland’ın geçmişi de yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. Hikâyenin önemli bir bölümünde genç Roland’ın Gilead’daki günlerine dönüyor, onun Susan Delgado ile yaşadığı aşkı, yaşadığı kayıpları ve onu bugünkü Roland’a dönüştüren olayları öğreniyoruz. Böylece Kule’ye doğru ilerleyen maceranın yanında, Roland’ın geçmişte verdiği kararların ve ödediği bedellerin hikâyesini de okumaya başlıyoruz.

Susan ve Roland’ın hikâyesi, kitabın en güçlü taraflarından biri. Birbirini seven iki insanın, içinde bulundukları acımasız düzen yüzünden kolay bir mutluluğa ulaşamaması, romanın fantastik dünyasını bir anda çok daha tanıdık ve insani bir hâle getiriyor. Roland’ın Kule’ye ulaşma arzusu ile Susan’a duyduğu aşk arasında kalması, onun karakterini anlamamız açısından da büyük önem taşıyor. Çünkü bugüne kadar sert, mesafeli ve duygularını göstermeyen bir silahşör olarak tanıdığımız Roland’ın aslında nasıl bu hâle geldiğini ilk kez bu kadar yakından görüyoruz. Karşımızda artık yalnızca görevine bağlı bir silahşör değil; seven, korkan, hata yapan ve kaybeden genç bir Roland var.

Kitaba adını veren cam küre ise bu trajedinin üzerine çöken karanlığı daha da yoğunlaştırarak hikâyenin mistik gerilimini yükseltiyor. Maerlyn’in büyülü küresi yalnızca güçlü ve tehlikeli bir nesne değil; Roland’ın korkularını, arzularını ve bastırdığı zaaflarını önüne seren bir ayna gibi. King burada kötülüğü sadece dışarıdan gelen bir tehdit olarak anlatmıyor; insanın kendi zayıflıkları üzerinden içine sızan ve onu yavaş yavaş ele geçiren bir güç olarak karşımıza çıkarıyor. Kürenin ve Mejis’te yaşananların gölgesinde Roland’ın Kule’ye olan bağlılığının ardındaki gerçek nedenleri de daha iyi anlamaya başlıyoruz. Bu bağlılık artık yalnızca bir görev değil; geçmişte veremediği cevapların, ödeyemediği borçların ve telafi edemediği kayıpların da bir sonucu.

Büyücü ve Cam Küre, bir karakteri anlamanın bazen onun yaptıklarından çok, kaybettiklerine bakmakla mümkün olduğunu gösteren bir roman. King, Kara Kule yolculuğunu geçmişin kaçınılmaz gölgeleriyle buluştururken Roland’ın hikâyesini de daha trajik ve daha insani bir hâle getiriyor. Çünkü Roland Kule’ye yaklaştıkça yalnızca geleceğe doğru ilerlemiyor; her adımında biraz daha kendi geçmişine, gençliğine ve geride bıraktığı yaralara dönüyor.

Ve belki de Roland’ın trajedisi budur: Kule’ye ulaşmak için çıktığı yol, onu hayallerine götürdüğü kadar, kaybettiklerinin de peşinden sürüklüyor.