Stephen King okurlarının özlemi sona erdi. Kara Kule serisinin dördüncü kitabı sizleri heyecanın doruklarına taşıyacak.
Ölümün pençesinden kıl payı kurtulan son şövalye Roland ve dostları bir boyuttan başka bir boyuta geçerek. Ve Roland onlara çok eskiden Susan Delgado adında güzel ve gizemli bir kadınla yaşadığı aşkı ve başından geçen maceraları anlatmaya başlar.
YORUM
Bazı yolculuklar insanı bir yere götürür, bazılarıysa insanın geçmişine.
Roland ve silahşörleri, Kara Kule’ye ulaşmak için yollarına devam ederken kendilerini Kansas’ın garip ve tehlikeli bir versiyonunda buluyorlar. Burada karşılaştıkları olaylar onları yeni bir mücadelenin içine sürüklerken, Roland’ın geçmişi de yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. Hikâyenin önemli bir bölümünde genç Roland’ın Gilead’daki günlerine dönüyor, onun Susan Delgado ile yaşadığı aşkı, yaşadığı kayıpları ve onu bugünkü Roland’a dönüştüren olayları öğreniyoruz. Böylece Kule’ye doğru ilerleyen maceranın yanında, Roland’ın geçmişte verdiği kararların ve ödediği bedellerin hikâyesini de okumaya başlıyoruz.
Susan ve Roland’ın hikâyesi, kitabın en güçlü taraflarından biri. Birbirini seven iki insanın, içinde bulundukları acımasız düzen yüzünden kolay bir mutluluğa ulaşamaması, romanın fantastik dünyasını bir anda çok daha tanıdık ve insani bir hâle getiriyor. Roland’ın Kule’ye ulaşma arzusu ile Susan’a duyduğu aşk arasında kalması, onun karakterini anlamamız açısından da büyük önem taşıyor. Çünkü bugüne kadar sert, mesafeli ve duygularını göstermeyen bir silahşör olarak tanıdığımız Roland’ın aslında nasıl bu hâle geldiğini ilk kez bu kadar yakından görüyoruz. Karşımızda artık yalnızca görevine bağlı bir silahşör değil; seven, korkan, hata yapan ve kaybeden genç bir Roland var.
Kitaba adını veren cam küre ise bu trajedinin üzerine çöken karanlığı daha da yoğunlaştırarak hikâyenin mistik gerilimini yükseltiyor. Maerlyn’in büyülü küresi yalnızca güçlü ve tehlikeli bir nesne değil; Roland’ın korkularını, arzularını ve bastırdığı zaaflarını önüne seren bir ayna gibi. King burada kötülüğü sadece dışarıdan gelen bir tehdit olarak anlatmıyor; insanın kendi zayıflıkları üzerinden içine sızan ve onu yavaş yavaş ele geçiren bir güç olarak karşımıza çıkarıyor. Kürenin ve Mejis’te yaşananların gölgesinde Roland’ın Kule’ye olan bağlılığının ardındaki gerçek nedenleri de daha iyi anlamaya başlıyoruz. Bu bağlılık artık yalnızca bir görev değil; geçmişte veremediği cevapların, ödeyemediği borçların ve telafi edemediği kayıpların da bir sonucu.
Büyücü ve Cam Küre, bir karakteri anlamanın bazen onun yaptıklarından çok, kaybettiklerine bakmakla mümkün olduğunu gösteren bir roman. King, Kara Kule yolculuğunu geçmişin kaçınılmaz gölgeleriyle buluştururken Roland’ın hikâyesini de daha trajik ve daha insani bir hâle getiriyor. Çünkü Roland Kule’ye yaklaştıkça yalnızca geleceğe doğru ilerlemiyor; her adımında biraz daha kendi geçmişine, gençliğine ve geride bıraktığı yaralara dönüyor.
Ve belki de Roland’ın trajedisi budur: Kule’ye ulaşmak için çıktığı yol, onu hayallerine götürdüğü kadar, kaybettiklerinin de peşinden sürüklüyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder