11 Aralık 2021 Cumartesi

YALNIZIZ/Peyami Safa

ARKA KAPAK

Peyami Safa'nın son romanı Yalnızız, engin ruh tahlilleri ve kendi türünde açtığı çığırla onu yalnızca Türk edebiyatının değil, Dünya edebiyatının zirvelerine taşımış şaheseridir. Peyami Safa'nın diğer bütün romanlarında olduğu gibi Yalnızız romanında da doğu-batı, madde-mânâ, ruh-beden, idealizm-materyalizm gibi ikilemler üzerinde durularak, aynı evde yaşadıkları hâlde birbirlerinden oldukça farklı mizaç, düşünce ve insan ilişkilerine sahip aile fertleri üzerinden ruhunu arayan bir toplum resmedilir. Bireysel ve toplumsal kimliklerimiz arasında, bilhassa Batılılaşma hareketlerinden sonra ortaya çıkan uyumsuzluğun yarattığı sıkıntılar, kalabalıklar içinde milyonlarca "yalnız"ın peyda olmasına sebep olmuştur. Yalnızız; sıra dışı kurgusu ve bir üst kurmaca metin olarak romanda kendine yer bulan ütopya ülkesi Simeranya ile yarım asırdır Türk edebiyatının en çok okunan ve sevilen romanlarının başında geliyor.



YORUM

Safa'nn kalemi gerçekten yerli yapıtlar arasında oldukça farklı ve güzel yere sahip. Okuduklarım arasında da en sevdiğim eserlerden biri diyebilirim.

Yalnızız isminden de anlaşılacağı üzere yalnızlık üzerine kurulan bir yapıt. 

Her insan aslında kalabalıkta olmasına rağmen yalnızdır. Anlık bir boşluk oluştuğu an insan kendi içinde ki yaşama dönüyor. Kendini dinlemek, insanlardan uzaklaşmak bir yerde çok rahatlatıcı olmasının yanı sıra toplum işleyişine ayak uydurmak gerektirdiği zaman ufak tefek de sıkıntılar yaratan bir durum. Her şeyde olduğu gibi bunda da orta yolu bulmaya odaklanmak gerekiyor. Ayrıca anı yakalamada usta olanlara da hayranım, ben kendimi dinlemeye başladığım an olaydan andan anında kopuyor an'a geri dönüşüm de oldukça sıkıntılı oluyor :) Çok fazla uzatmadan esere geri dönecek olursak; 

Safa'nın Yalnızız eserinde Samim karakteri üzerinden yarattığı "Simeranya" adını verdiği dünyayı inşa ederek iç dünyasının kapılarını açmış, ideal yaşama alanını oluşturmuş, dünya meselelerine çözüm üretmeye çalışmış, baştan aşağıya yeni bir dünya, yaşam şekli oluşturmuş. Eser o kadar dolu bir eser ki nereye elinizi atsanız boş kalmayacak türden. Safa'nın kalemi gerçekten güçlü olduğunu bu eserinde hissettim.

Tek sevmediğim nokta karakterler arasında yaşanılan olaylarda ki tutumdu. Kadınlar ayrı bir alem, erkekler ayrı bir alem birleşince benim hoşlanmadığım durum ortaya çıktı. Her eserinde bu duygu oluşuyor ama yalnızız eserine özgü değildi bu :)


20 Kasım 2021 Cumartesi

İNSAN ÇÜRÜMEYE BAŞLADIĞINDA/ Mustafa Becit


 ARKA KAPAK

Cinayet büro hareketliydi. Masalardan masalara uçuşan dosyalar, telsizlerden duyulan anonslar, çalan telefonlar, bitmek bilmeyen sorgulayışlar… Birileri aranıyordu bu masalarda. Dosyalarda resimleri, isimleri, hikâyeleri vardı. Tutulmuş tutanaklarda gizliydiler, delil poşetlerinde yaşıyorlardı. Yakalansalar bile meçhuldüler, gerçeğin içinde birer gizdiler.

Adalet neydi? Herkes bu dünyada hak ettiğini bulur muydu? Bir cinayet en fazla kaç hayata uzanabilirdi? İnsan ne zaman çürümeye başlardı? Başkomiser Rauf, Taksici Muhsin, Doktor Taner ve diğerleri… Mustafa Becit, ikinci romanı İnsan Çürümeye Başladığında ile çürümenin, en dibe çöküşünün denizinde kulaçlar atıyor.


ALINTI 

"Sessizliğin elle tutulabilir, gözle görülebilir bir sureti olmasa da kim inkar edebilir ki var olmadığını?"

"Sen yaşamın uzak köşesine iliştirilmiş bir gerçek değilsin. Kendinle olan mesafende anlaşılmayı bekleyemezsin. Bu zamana kadar kaybettiklerini sen seçmedin. Evet doğru, onlar seni kaybettiler."

" Adamın yüzüne bakarken ölümü görmüştü. Ölümün içindeki başka bir ölümü, onun içindeki diğer ölümü görmüştü. İnsan diye fısıldamıştı kendisine, bir anda ölmez, her gün biraz biraz ölür. Sonra adamın önce bıçağı bir kenara atışını, sonra da ağzına sigarası ile kendisini soğuk sulara bırakırsın izlemiştim. "




YORUM

"Çürüyen bir insana da niye çürüyorsun diye hesap soramazsın. Çürümek doğamızda var. Hepimiz bir şeylerden koparıldık. Kendi halimizde sağlıklı, mutlu, hep keyif içinde yaşayıp gitmemiz mümkün değil. Hayat buna müsaade etmez. Zamanın tahrip edici bir etkisi vardır. "


Polisiye eserlerini çok seviyorum biliyorsunuz, arka kapak yazısı ve ismi beni kendine çeken ayrıntılardı. Lakin kitabı okumaya başladığım an bambaşka bir ortam ve duygularla okuduğum bir eser oldu. 

Bu eseri polisiye eseri olarak görmem pek mümkün değil sebebini en basit tabirle polisiye de aldığımız o katil kim, polisin düşünce yapısı vs o bölümler oldukça yüzeyseldi. E polisiyeyi polisiye yapanlar da bu ayrıntılar. Yani eser polisiye eseri olarak okumak için alan olursa büyük bir ihtimalle sevmeyecektir. Şöyle bir durum var, bu en azından bende oluşturduğu bir düşünce, kitabın içeriği aslında bir cinayetten ziyade toplum baskısı, erkek olma, kadın olma, adalet, hak hukuk, üzerine sizi düşündürmeye itecek bir kurgu yaratılmasıydı. Ve o kurgu gerçekten muntazam işlenmiş, ona bir lafım yok. Kitap boyunca gerek ana karakterlerin gerek yan karakterler gibi yaşadığımı söyleyebilirim. 

Kitap bitiminde bile acaba ben olsam ne yapardım dediğim, arkadaşımla münakaşa ettiğim bir kitap oldu. Bilmiyorum aslında birçok eser var bu tarzda lakin yazarın kalemi gerçekten farklı bir hissiyat oluşturuyor. Benim oldukça keyif aldığım bir okuma oldu, ne kadar depresif bir içeriğe sahip olsada.

Eser erkek karakterler yoğun olduğu için üslup bir miktar benim hoşuma gitmedi ama görmezden geldiğim müddetçe pek rahatsız etmedi beni. Okurken zaten çok fazla takılacak ayrıntılar değil lakin eğer benim gibi hoşlanmayanlar için belirtmek istedim. 



14 Kasım 2021 Pazar

BEYAZ GEMİ/ Cengiz Aytmatov

 ARKA KAPAK

Masalla gerçeği birleştiren bir eserdir. Geçmişi temsil eden dede ile geleceği temsil eden çocuk arasında dramatik bir ilişki kurarak insan duygu ve düşüncelerine kendine has yorumlar getirilir. Adı eserde hiç geçmeyen çocuğun saf ve temiz dünyasından, hayatın acı ve çıplak gerçeğine uzanan bir roman kurgusu meydana çıkarılır. Aytmatov’un, edebiyat âleminde geniş akisler uyandıran, uzun yıllar tartışılan, verilmek istenen mesajla yaratılan tiplerin büyük bir uyum sağladığı eserlerinden biridir.






YORUM

"Neler vermezdi suda balık olmak için!"

Aytmatov'u çok duymama rağmen bir türlü denk gelip bir eserini okuyamamıştım. Şimdi Beyaz Gemi eseriyle kalemini tanıma fırsatı bulabildim.

Öncelikle kaleminin aşırı akıcı olduğunu dile getirebilirim. Üslup bakımından bakacak olursak kültürel yoğunluğu oldukça hissettiriyor.

Beyaz Gemi eserinde ele aldığı efsanelerden çıkan yolculuk aslında anlatmak istediği noktalara oldukça farklı ve keyifli bir hava kattığını söyleyebilirim.

Keyifli dediğime bakmayın yazar kalbinizi parça parça ediyor.. 

Ana karakterimiz bir çocuk, evet adı çocuk. Dedesinden başka kimsesi olmayan, yaşadığı yerden kaynaklı hayal dünyasını kullanarak büyümeye çalışan bir çocuğun gözünden olaylara şahitlik ediyoruz. Yaşamda olduğu gibi iyi ve kötü algısı burada da var. Aslında yazarın kitap boyunca her olayı bir simgeye dönüştürmeye çalışmasını kitap bitiminde anlayabiliyorsunuz. Çok fazla karakter içermiyor; çocuk, Mümin dede, nine, Orozkul, Bekey, Seydahmet,Gülcemal, Kulubeg, Koketay.

Her bir karakterin yazarın eleştirdiği yönetim de rolü var. Şimdi karakter analizlerine girersem konuya baya değinmiş olacağımdan burada noktalıyorum. Bunu neden yazdığıma gelecek olursak kitap boyunca aslında basit bir hikaye okuyor gibi olsakta altında oldukça farklı anlamlar olan bir eser olduğunu dile getirmek istedim.

"Onun iki masalı vardı. Biri kendisinindi ve başka kimse bilmezdi. Ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. Sonra ikisi de yok olup gitti. Şimdi size bunlardan söz edeceğiz."

Bu iki masalın nasıl yok olduğunu öğrenmek istemez misiniz?

13 Kasım 2021 Cumartesi

SEFİLLER/ Victor Hugo

 ARKA KAPAK

Fransız edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yazarlarındandır. Şiirleri, oyunları ve romanları ile tanınır. Romantizm akımının Fransa'daki temsilcisidir. Edebiyat alanındaki devasa başarılarının yanında politik hayatta da etkin bir rol üstlendi, bu nedenle sürgün cezasına çarptırıldı, cezasını tamamlamasına rağmen İmparatorluk yıkılana dek Fransa'ya dönmedi. İlk kez 1862 yılında yayımlanan Sefiller yazarın Notre-Dame'ın Kamburu ile "din", Deniz İşçileri ile "doğa" konularını işlediği roman üçlemesinin "toplum"u ele alan, en görkemli ayağıdır. Bu destansı roman Fransız toplumundan yola çıkarak, kozmolojik bir bakış ve eşsiz bir duyarlılıkla insanlığa ulaşır. Fantine'in, Cosette'in, Marius'ün, Saint-Denis Sokağı barikatlarının, Paris'in, Javert'in ve Jean Valjean'ın sefaletten sevgiye, felaketten iyiliğe ve karanlıktan aydınlığa uzanan hikâyeleri Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi'nin 250. kitabında okurlarla buluşuyor.


ALINTI

"Sizin de bizim gibi önyargılarınız, batıl inançlarınız, zorbalıklarınız, bağnazlıklarınız, cahil gelenekleri destekleyen izansız yasalarınız var. Ağzınızda geçmişin acı tadını hissetmeden ne bugünün, ne geleceğin hayalini kurabiliyorsunuz."


”14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur.”


"Ölmek dert değil, esas korkunç olan yaşamamak."


"Tanrı, hiç bir çocuğu kötü olsun diye yaratmaz! Onu kötü yapan, kötü eğitimdir!..  Kötü anne-baba, kötü çevre, kötü yönetim balçık gibidir, zavallı yavruları da çekip yutar."



YORUM

“Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini ısıtacak bir ailenin, kendini eğitecek bir kitabın yokluğunda acı çektiği her yerde Sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor: Sizin için geldim sayfalarımı çevirin.” 


Daha önsöz bölümünden beni heyecanlandıran bir eserin yorumuyla karşınızdayım. Karşınızdayım ama bu eserin nasıl hakkını vererek yorumlayacağım bende bilmiyorum.

Kalemini daha önce deneyimlemiş olmama rağmen bu eserini okuduktan sonra sanki yeniden tanışıyor gibi hissettim. Önceki okuduğum eser, eser değilmiş desem haksızlık mı etmiş olurum acaba :)

Uzun soluklu bir eser bunu kimse inkar edemez ama öyle bir bağlantı var ki konular, karakterler arasında mükemmel bir uyum içerisinde bin küsur sayfayı oluşturmak gerçekten kolay değil. Hugo bunun altından kalkmayı başarmakla kalmamış üstüne klasik bir eser değilmiş gibi heyecanı, olayları hızını kesmeden devam ettirebilmiş.

Açıkçası benim favori klasiklerim arasına yer edindi bunu anlamışsınızdır zaten. Böyle bir eseri de beğenmeyen varsa gelsin bana nedenlerini anlatsın dinlerim :) 

Ufak tefek uzun betimlemeler var eser içerisinde ama bunu görmezden gelmemin sebeplerinden biri bir kültürü tanımak için yüzeysel bilgiler pek yardımcı olmuyor bir diğer sebebi sadece elimizde tek bir konuya odaklanılmış gibi gözükse de aslında altlarda birçok konuya değiniliyor ve onların da açıklanması da gerekli. O yüzden görmezden geldiğim detaylarda olmadı değil.

Konuya girmeyeceğim, bu eseri okuyup sizin kendi analizlerinizi yapmanız daha doğru olacak bir eser. Ama klasik bir eser olduğunu da unutmamak gerekli, burada farklı kılan üslup, akıcılık ve bunu söylemeden geçemeyeceğim klasik bir esere göre fazla aksiyon :) 

Keyifli ve dolu dolu geçen bir okuma oldu. Umarım başlamayanlar biran önce kendini hazırlasın ve başlasın. 

Kitapla kalın..

2 Kasım 2021 Salı

BİR ZAANATLA BEKLENMEDİK KARŞILAŞMA/ Stefan Zweig

 ARKA KAPAK

Stefan Zweig, bu kez gündelik yaşamın içinde yatan gizil bilgeliği keşfe çağırıyor okurunu. Kahramanımız, duyduğu taşkın merakla Paris'in nehir gibi akan kalabalığına karıştığında kentin ona nasıl sürprizlerle yanıt vereceğinden habersiz görünüyor. Sherlock Holmes bakışıyla insan portrelerini çıkarırken birden gözleyen ile gözlenenin, av ile avcının, öğreten ile öğrenenin yer değiştirdiği baş döndürücü bir çalkantı içinde buluyor kendini. Ya da tam tersi, bu kez Viyana Prater'de, durağan ve süslü yaşamından gündelik yaşamın sıradanlığına kaçan bir kahramanda özgür aşkı, toplumun kaygısız doğasını hatırlayışı okuyoruz. Bir Zanaatla Beklenmedik Karşılaşma ve Prater'de İlkbahar, Zweig'ın en küçük ilişkilerin içine nüfuz eden, en sıradanın içindeki zenginliği gören gözlem yeteneğine çarpıcı iki örnek.


YORUM

Dışarı çıktığınız zamanlarda bir bankta otururken veyahut kafede otururken kişiler hakkında gözlemler yaparak hayatlarına dair 'kimim ben' oyununa benzeyen düşüncelere dalmıştır. Eğer öyle biri değilseniz denemenizi tavsiye ederim :) Benim en sevdiğim aktivitelerden biridir. Bazen çok ileri gidip aklımda ki kişilikte mi öyle bir yaşam mı sürdürüyor, ne kadarını tutturdum diyerek insanlarla tanışıp merakımı da gideriyorum. Tabi çoğunlukla hayalimde ki gibi kalıyor. Orada kalması daha iyi :)

Stefan Zweig bu basımında yer alan iki öykü mevcut. Birisi kitabın ismini alan Bir Zanaatla Beklenmedik karşılaşma diğeri Prater'de İlkbahar.

İlk öykümüz Paris'in o görkemli sokaklarından birinde kafede tek başına oturan karakterimizin çevresinde bulunan insanları gözlemlerken karşısında oldukça daha önce görmediği bir profil bir karakter çıkmasının ardından yaşanılan derin bir gözlem, akıl almaz bir merakla bir insanın peşine takılıp gittiğinizde nerelere götürebileceğini ele alınan bir öykü.

İkinci öykümüzde aslında yine bakış açısını ele alan bir öykü. Karakterimizin dolabında eski yaşamından kalan sade, düz elbisesini giyerek sokaklara sadece bir kıyafetle görünmez olduğunu, eski yaşamında neler yaşadığını hatırlatıyor olması oldukça ilginç aslında. Sonuçta bir kıyafet değil mi? Bu öykünün diğer sevdiğim kısmı var olduğumuzu nasıl gösterebiliriz veyahut gösterebiliyor muyuz? düşüncesiydi. En azından aklımda böyle bir düşünce oluşturdu.

İki öyküsünün de ortak noktası gözlem ve bakış açısı. İki öyküsünde derin bir içerik sizi bekliyor. Ufak detaylar  bazen anahtarı kaybolmuş kapı gibidir. Anahtar yerinde yoksa sizleri farklı araçlara iter.

Zweig 'in eserlerini yavaş yavaş tamamlamak arada Zweig enerjisini almak benim en sevdiğim aktivitelerden. Bu öykülerinde yine keyif ve düşüncelerle dolu bir saat yaşattığını söyleyebilirim. Kalemi basit diyenler olabilir lakin verdiği keyif ve anlamlar basit olmadığını tekrardan dile getirip yorumu burada bitiriyorum.

Kitapla kalın..



22 Ekim 2021 Cuma

AZİZ BEY HADİSESİ/ Ayfer Tunç

ARKA KAPAK

Güneşten ağır ağır gölgeye çekilir gibi, pek de anlamadan akşam olur gibi, ışıklı, neşeli bir yüzden kederlere geçti Aziz Bey. Kederli bir mazisi oldu. Burnu havada, başı dikti hep. Başka türlü yaşamayı beceremediyse de, o gece, Haliç’in kirli sularına bakarken anladı ki hep öyle, burnu dik yaşadığını sanmış. Oysa şiddetle yanılmış. Ve yine anladı ki hayatı tümüyle bir yanılgıymış.

Aziz Bey, Tunç’un insan olmaktan doğan zaaf ve yanılgılar nedeniyle yaralanmış, boşa geçmiş hayatlar üzerine yapılandırdığı öykü evreninin en hüzünlü, en gerçek kişisi. Bazı okurlara, meyhanelerde benzerini aratacak kadar kanlı canlı ama mahzun gelen Aziz Bey’in öyküsünü okurken, bir hikâye kişisinin varlığını çok yakınınızda hissedeceksiniz.

Ayfer Tunç’un, edebiyatımızdaki en ustalıkla çizilmiş karakterlerden birini yarattığı Aziz Bey Hadisesi, son yıllarda yazılmış en sarsıcı metinlerden. Her geçen yıl daha çok okunuyor, daha çok tartışılıyor.


YORUM

Ayfer Tunç'un kalemiyle ilk tanıştığım öyküsünün Aziz Bey olması oldukça güzel oldu. Farklı bir üslubu olmasına rağmen o kadar akıcı bir şekilde ilerledi ki nasıl bitti anlayamadım.

Aziz Bey Hadisesi adlı öykünün konusuna ufak değinirsem, Zeki’nin meyhanesinde, Zeki’nin Aziz beyi tartaklayıp dışarı atmasıyla başlayan öykü ana karakterimiz Aziz Bey'in o ihtişamlı, kasvetli, mağrur, yalnız, bencil ve dik başlılığının nasıl bir hayat getirdiğine şahitlik ediyoruz.

Aziz Bey karakteri kadar galiba sinir bozucu bir karakter hatırlamıyorum :) 

Gençliğinin olaylı, kendine güveninin arşta, dediğim dedik, umursamaz karakterinin getirdiği sıkıntılardan ders çıkarmayıp olayın bitmesinin ardından yeniden aynı hataları yapmasına ne denir bilemiyorum.. 

Hem babasına karşı olan tutumu, kadınlara karşı bakışı, evliliği, kendine olan tutumları o kadar sinir bozucuydu ki ne desem az kalır.  Eseri okurken hem çok öfkelenip hem de üzüldüğüm yerler o kadar iç içe girdi ki en sonunda Aziz Bey'e bile üzüldüm. Gerçi bu tip insanlar üzülmeye değer mi yoksa öfkelenmeye mi değer orası tartışılır tabi.

 Beni hayal kırıklığına uğratan bir kalem ve eser olmadı. İlk izlenimim oldukça olumlu olduğunu dile getirebilirim.

 Başta da dediğim gibi galiba üslubun farklı gelmesi konunun eski dönemlerini baz almasından kaynaklıydı. Yani dönem dediysem de çok eskiler değil ama kitabı okuduğunuzda neyi kast ettiğim daha net anlaşılacaktır. 

Çok akıcı bir kaleme sahip en azından bu eserinde bunu hissetim. Bir sonra ki kitabı Suzan Defter olacak. Orada beni neler bekliyor merak ediyorum.


19 Ekim 2021 Salı

İNSAN BOŞLUKTAN İBARET/ Meryem Gültabak


 ARKA KAPAK

“Bazı boşlukların ağırlığı vardır.”

“İnsanlar bunu yapar. Genellikle tehlike çok yakında değilse… Gördükleri şeyle kafalarındaki gerçekler uyuşmayınca hemen kaçmaya davranmaz da önce bir daha bakarlar, kaçmaları gerektiğine emin olmak için.”

“Sevdiğin birinin gerçekler yüzünden acı çekmesini mi tercih edersin, canını yakan şeyi unutmasını mı?”

Kalabalık şehirler, unuttuğumuz yüzler, hatırlamadığımız ama bizi biz yapan hikâyeler...

Yazdığı ilk kitap çok popüler olmuştu ama onun istediği bu değil, o insanların saygısını kazanmak istiyordu. Popüler olanın küçümsendiği bir toplumda yaşıyor, saygı duyulan olmak istiyordu. Kendi olmadığı bir hikâyesi ve çözmesi gereken düğümleri vardı. O’nu ilk fark ettiğinde geceydi. Yağmur yağıyor, sokak lambasının ışığını titretiyordu. Hava rüzgârlıydı ve her şey rüzgârla aynı yöne hareket ediyordu. Aniden gördü onu, boşluğu. Bir kaya vardı sanki sokak lambasının dibinde. Bir boşluk… Hacmi olan bir boşluk… Tam orada yağmur damlaları birleşiyor, boşluğun üzerinden akıyorlardı.

Boşluk… Her gün bir adım daha yaklaşıyordu. Ondan kaçması gerekiyordu belki de ama iki yıldır içerideydi. Vakti daralmıştı, onu yutan boşluğun parçalarını birleştirmesi için sadece iki haftası vardı.

Senarist ve yazar Meryem Gültabak, bir kadın ve her gün ona adım adım yaklaşan boşluğun gerilim dolu romanı İnsan Boşluktan İbaret ile aile meselesi dediğimiz kırık bir aşk öyküsüne davet ediyor okurunu.



YORUM

"Hafızadaki boşluklar taşınması ağır yüklerdi. Kimi boşlukların ağırlıkları vardı."

Yazarın kalemini daha önce deneyimleme şansı bulmuştum. Oldukça akıcı, farklı bir üslupla kendini okutan bir kaleme sahip. Bu eseri de uzun zamandır listemde bulunuyordu ve sonunda alıp, okudum :)

Karakterimiz uzun zamandır evinden çıkmayan ve yalnızlığı tercih eden birisi. Tabi ki bunun sebeplerini ilerleyen sayfalar da anlayabiliyoruz.

Konumuza kısaca değinelim, o gün de diğer günler gibiydi aslında nerden bilebilecekti kurtuluşunun da yaklaştığını. Yağmurlu bir günde karakterimizin balkonundan  gördüğü bir boşlukla işler biraz ilginçleşiyor.. 

 Boşlukların ağırlığı var mı? 

Uzun zamandır psikolojik olarak geren bir kitap okumamıştım. Yer yer neler oluyor, bunun altında ne çıkacak sorularıyla nasıl okuduğumu hatırlamıyorum dersem abartmış olmam. Kısa bir hikaye ama oldukça etkileyen bir hikayeydi. 

 En büyük acı, yıkım sevdiklerinize karşı 'bunu yapmaz, böyle biri değil o ' düşüncesinin sonrasında yaşanılan olaylarda ki yıkımdır bence. Özellikle kan bağı olan kişilerde bu durum karşısında beyinin savunması öyle şaşırtır ki gün sonunda nasıl göremedim bunları dedirtir insana.

"Keşke o günü hatırlıyor olsaydı ama zihin, yaşarken bilemiyordu yaşamakta olduğu günün önem kazanacağını."

Şunu eklemeden geçemeyeceğim, yan karakter gibi gözükse de aslında ana karakter olabilecek bir karakter vardı onun diğer gözlemlerini, hikayelerini de keşke okuyabilseydik :) Eminim bu eser kadar güzel olurdu.




15 Ekim 2021 Cuma

BENJAMIN BUTTON'ın TUHAF HİKAYESİ/ F. Scott Fitzgerald


 ARKA KAPAK

Benjamin Button yalnızca yaşlı bir adamın bedeniyle dünyaya gelmemiştir. 70’li yaşlarındaki bir adamın zihnine ve zevklerine de sahiptir. Gençleştikçe dirilen bedeniyle birlikte daha aktif bir hayata ve ilgi alanlarına kavuşur. Yazar yaşın insanın kimliği üzerindeki etkisine dikkat çeker.

Yaşlanma üzerine yazılmış bu nükteli, fantastik hiciv, Hollywood’un da dikkatinden kaçmamış, 2008’de vizyona giren film uyarlaması büyük ilgi görmüştü.



YORUM


Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesini belki duydunuz belki de hiçbir fikriniz yok. Kısa bir konusundan bahsedecek olursam; Dünyaya yaşlı bir adam olarak gelip öldüğünde bir bebek olan Benjamin Button'ın oldukça tersten hayatına şahit oluyoruz.

Filmi hakkında bir bilgim yok benim ama eser hakkında ilk izlenimim konunun oldukça ütopik ve merak uyandırıcı olduğunu söyleyebilirim. Konun bu kadar güzel olup çok fazla ayrıntıya girilmemesi bence kötü bir taraf. Kafa da oldukça fazla soru işareti bıraktığını söylesem abartmış olmam.

Kurgu güzel, kalemi de akıcı ama dediğim gibi oldukça kısa tutulmuş bir eser.

Yazarın hayata başlangıcının yaşlılık ölümün ise bebeklik döneminde düşünmesi, hayatı nasıl yaşadığımızı, çocukken büyümek istemeyi büyürken çocuklaşmak istemeyi ve daha nice sorgulamalar yaşattığını inkar edemem ne kadar kısa bir eser olsa da oldukça fazla iç sorgulatmalar yaşattığı bir gerçek.

Benim için oldukça keyifle hatırlayacağım bir okuma oldu. Okursanız kesinlikle pişman olmazsınız.

9 Ekim 2021 Cumartesi

ATEŞ YAKMAK/ Jack London


 ARKA KAPAK

Jack London, Kuzey topraklarını konu alan eserlerinde okurlarını buzla sarmalanmış bir diyarda adım adım gezdirir. Biri 1902’de, öbürü 1908’de yayımlanan ve “Ateş Yakmak” başlığını paylaşsalar da birbirlerinden olay örgüsü yönünden ayrılan iki hikâyeyle, “Yaşama Azmi” adlı üçüncü bir hikâyenin bir araya getirildiği bu derlemede de Jack London insanın buz kaplı doğayla ve kendi benliğiyle yüzleşmesini anlatır.  Gençliğinde Klondike bölgesine altın aramaya giden ve soğuğun hüküm sürdüğü bu topraklarda bizzat yaşamış olan London, Alaska’dan Yukon’a, Kolondike’ten Kanada tundralarına kadar yörenin coğrafyasına ve sakinlerine oldukça hâkimdir. Jack London’ın karakterleri Kuzey’in dört bir yanda uzanan bembeyaz topraklarında vahşi doğanın gücüyle amansız bir mücadele halindedir. Doğanın, soğuğun ve pek iyi bilmedikleri bir coğrafyanın pençesinde, hayata tutunmaya çalışırlar.  Ve ateş yakmak, bu varoluş mücadelesinin ilk adımıdır.


YORUM

Kendinizi Kuzeyde hissedeceğiniz 3 farklı soğuk öykü derlemesini ele alan Ateş Yakmak kitabında  ateşin ne kadar önemli özellikle de  Kuzey de yaşayanlar için hayat anlamını taşıdığını bu öykülerde bulunan karakterler vasıtasıyla anlıyoruz. 

İlk iki öykü birbirine çok benzese de hem London'un farklı zamanlarda ve deneyimlerinin değişimi ile birbirinden oldukça farklı öyküler. Eserin sonunda daha ayrıntılı farklılıklara değinildiği için onlara ben yer vermeyeceğim. 

Karakterlerin doğaya karşı hayatta kalma mücadelelerini okumak ve bu kadar kısa bir eserin bu kadar etkileyici olmasının nedeni kesinlikle London kalemi diyebiliriz. Eser sizi gerçekten şuandan alıp o dondurucu soğuğun yaşandığı ortama götürüyor. Ve sizde karakterlerin yanı başında bir izleyici gibi yaşayacak mı yoksa yaşamayacak mı telaşına kapılıp sizin de bir mücadele savaşınız başlıyor :) .

Benim oldukça keyif aldığım bir okuma oldu. Jack London 'un tabi ki en iyi eseri diyemem ama tanışmak için kesinlikle önereceğim eserler arasında yer alıyor. 



30 Eylül 2021 Perşembe

CİNNET MÜSTATİLİ/ Necip Fazıl Kısakürek


 ARKA KAPAK

Bir ansiklopediye geçmiş ifadeyle, "hapisleri üniversite yıllarından çok olan" Necip Fazıl, 1943'den başlayarak 1947-1950-1951-1952-1957-1959 ve 1960 senelerinde cezaevine girdi. Son mahkûmiyet kararı ise vefatı sebebiyle infaz edilemedi.

1955'de "Yılanlı Kuyudan" ismiyle yayınlanmış olan eser, hapishane günlerinin, "büyük sanatkâra" has, derin ve duyarlı bir iç hayat üzerindeki müthiş tesirini yansıtan bir ıstırap ve gözyaşı günlüğüdür.


ALINTI

"İnsan, bildiği şeyi, bilinmiş zanneder. Halbuki insanın en fazla bilmediği şey, bildiğini zannettiğidir."

"Siz, karanlığın deposunda, büsbütün karanlıkta kalmanın ne demek olduğunu  bilir misiniz? Buz deposunun içine yağan kar.."

"Soylu fikir adamı için bu kainatın mutlaka izahı lazımdır. Mutlak iah olmayınca da izah edilemeyişinin izahı lazımdır."


YORUM

"Bu ne iç hapishane ki, dışımı da bu hale getirdi? Yoksa dışımdaki hapishanenin, haddine mi düşmüş, içimi bu hale getirebilmesi.."

Necip Fazıl Kısakürek'in  1952 Malatya meselesini kapsayan hapishane anılarını gün gün yazdığı eser. Yazarın kalemiyle ilk kez tanışıyorum. Güzel bir başlangıç mı yoksa yanlış bir seçim mi tam emin olamasam da güzel bir okuma yaşadığımı inkar edemem.

Günce şeklinde olduğu için yazarın iç dünyasını, hapishane yaşamının perde arkasındakileri görmek gerçekten etkileyiciydi. Nice yazarlar, şairlerimiz özgürce düşüncesini dile getirmesinden kaynaklı cezalar çekmesinin bir örneği okumak gerçekten farklı duygular hissettiriyor. Gerçi çok geçmişe de bakmaya gerek yok günümüzde yok mu sanki :)

Yazarı tanımak için günce okumalarını hep sevmişimdir aslında. Şiirlerini oldukça merak ettiğimi de dile getirebilirim. Kült şiirlerini bu dönemde yazdığını okuduktan sonra şiirlerine göz atmamak olmaz tabi.

Bu haklı, bu haksız olaylarıyla tartışmaya girmek istemiyorum açıkçası. Edebi yönden ele alındığında gerçekten yazarın kaleminin hissiyatı oldukça güçlü olduğunu söyleyebilirim.



23 Eylül 2021 Perşembe

PİA MATER/ Serkan Karaismailoğlu

ARKA KAPAK

Nöro-Roman: Sinirbilimsel gerçeklerin, belli bir kurgu ve hayali karakterler eşliğinde okuyucuya sunulduğu bir roman türüdür.

Adam bir türlü anlamıyordu. Beyin üzerine onlarca kitap ve araştırma okumuştu. Bu konuda kendisini önemli bir şekilde geliştirmişti ama gene de anlayamıyordu. Nasıl olur da bir başka insanı bu kadar net içinde hissedebilirdi ki. Onu gördüğü her an, sahip olduğunu sandığı bütün organlarının aslında ne kadar bağımsız ve başına buyruk olduklarını bir kez daha algılıyordu. Yıllardır beraber yaşadığı kalbi artık başkası için atıyordu, beyni desen çoktan olay yerini terk etmişti. Kendi hücreleri bile dinlemiyordu adamı. Bir insanın hücresi neden bir başkası için kendi vücuduna ihanet ederdi ki... Ama adam bir şeyden çok emindi. Tüm hücrelerinin kendisini terk edeceğini de bilse, onu gördüğü tek bir anı bile dünyada hiçbir şeye değişmezdi.




YORUM

"Tüm hayatım boyunca ne öğrendim biliyor musunuz? Hiçbir şey kesinlikle göründüğü gibi değildir. Bir olayın tanımını belirleyen yegâne şey, bakış açısıdır..."

Pia Mater eseri aşkın, bilimin, maceranın muazzam bir  kurguyla ortaya çıkarılmış bir nöro-roman. Nedir bu nöro-roman? Yazarımız açıklamasıyla;  Sinirbilimsel gerçeklerin, belli bir kurgu ve hayali karakterler eşliğinde okuyucuya sunulduğu bir roman türüdür.

Arka kapak yazısını okuduktan sonra heyecan ve beklentimin tavan yaptığını söyleyebilirim. Bu kadar yüksek beklentiyi hak etti mi diyecek olursanız evet gerçekten hak etmiş :)

Bilimin bu kadar keyifli ve heyecanlı bir şekilde kurgulamak gerçekten tebrik edilesi.  
Kurgu çok farklı değil lakin bu eseri farklı yapan karakterler ve beyin ilişkisi. 
Karakterlerimizin isimleri, Meryam, Perit, İlias, Tesla, Alef, Galen ve bahsetmediğim diğer karakterler.

Sadece karakterler de değil oluşturulan ortamın isimleri bile oldukça farklı ve anlamlarına yer verilmiş.
Özellikle Alef'in karakteri ve mesleğine karşı tutumuna hayran kalmamak elde değil. Çok fazla içeriğine girip heyecanı kaçırmak istemiyorum açıkçası. 
Ama eğer zamanınız varsa kesinlikle zaman okunması gereken bir kalem olduğunu söylemeliyim.

Pia Mater aslında tam olarak bir başlangıç kitabı diyebilirim. Birçok karakter var kurgumuzda ve her bir karakterin ele alınma şeklini oldukça yeterliydi. Her bir karakterin aslında bir kitabı olsa alıp okurdum diyebileceğim bir eser okumayalı oldukça uzun zaman olmuştu. Ki sadece karakterlerin çok fazla hayatına girilmedi bile. Daha neler neler olacak merak edilesi.

Genellikle serilerin ilk kitapları  devam ettirmek adına, akıcı, heyecanı tavan yaptıracak unsurlara oldukça yer verilir ve bu eserde de bunu hissettim. Yani bu kötü bir izlenim değil tabi ki. Bunu başarılı bir şekilde devam ettirmek de önemli.

Alıntılar kısmı hakkında söyleyebileceğim şey eve çok bilindik cümleler vs ama yazar zaten ben yazdım diye bir iddia da bulunmamış. Kurgunun gidişatını uygun bir söz veya olayın içeriği hakkında ufak bir ön hazırlık yapılmış gibi hissettim. Bu ayrıntı ne kadar önemli bilemiyorum tabi ama kitap hakkında araştırma yaparken dikkatimi çekmişti ve değinmek istedim.

Ve okurken bahsetmiştim aslında bir seriyi çok anımsatıyor, şimdide hangi seri olduğunu söylemeyeceğim çünkü başlangıç kitabı eğer ikinci kitabı da okuduktan sonra bu hissiyat devam ederse o zaman bahsedeceğim. Benzerlik olarak sadece hissiyat bu arada kurgu ve kalem tabi ki de farklı. 

Benim için oldukça güzel bir yolculuk oldu. Her alanda yeni bir şeyler öğrenmek tabi ki keyifli. 

İkinci kitap, Arachnoid Mater de görüşmek üzere..

20 Eylül 2021 Pazartesi

GECE YOLCULARI Gordios'un Gizemi / Murat Yıldız


 ARKA KAPAK

Bir bina düşünün, binlerce yıldır çevresindeki her şey yıkılırken dimdik ayakta kalmaya devam eden gizemli ve kibirli bir yapı... Peki bu yapı bir okula dönüştürülecek olsaydı...

Eğer gizemli olayların peşinden gidecek cesaretiniz yoksa bu kitap size göre değil. Ancak herkes uyurken gizemli tünellerde dolaşmaktan ve gece bekçisi Bay Filch'e yakalanmaktan korkmuyorsanız doğru yerdesiniz. Gizemli bir macera, biraz mizah ve biraz da hüzün arıyorsanız yolculuğumuza siz de katılın. Ama unutmayın, bu yolculuk sonunda ulaşacağınız yer, ulaşmak istediğiniz yer olmayabilir.

GORDİOS sizi çağırıyor...


YORUM

"Gökyüzünü tanımadan yeryüzünü anlayamazsın."

Gordios Yatılı Okulu'ndaki öğrencilerin başlarından geçen bir takım gizemli ve inanılmaz olaylara eşlik ediyoruz. Gordios sıradan bir okul olduğunu söyleyemeyiz. Hangi okulun geçmişinde rasathane, hastane, müze hatta hapishane olarak kullanılmıştır? 

Bir takım meraklı öğrencilerin varlığı ile Gordios'un sır dolu perdeleri aralamaya hazır mıyız?

Çocukken de en sevdiğim tür gizem ve gerilim kitaplarıydı. O yüzden Gece Yolcularını okurken çocukluğuma dönmüş gibi oldum.  

Kalemin akıcılığı, kurgunun geniş kapsamlı ele alınmasıyla oldukça keyifli bir yolculuk yaşadığımı bir kez daha dile getiriyorum. Okurken keşke benimde böyle okul anılarım olsaydı diye bir iç geçirmedim değil. Ama okurken sanki bende oradaymışım, birlikte bu gizemleri çözüyor gibi hissettiğim için çok fazla üzülemedim :)

 Çocuk kitabı olmasına rağmen birçok yetişkin eserin beğenerek okuyacağına teminat verebilirim.  Neden bilmiyorum ama büyüdükçe çocuk kitaplarını okumak daha bir zevkli ve keyifli hale getiriyor. Bilemiyorum tek ben böyle hissediyor olamam :)

 Yazarımız Türkçe öğretmeni ve bu kitabın  gelirleriyle öğrencilerine destek sağlaması gerçekten belirtilmesi gereken bir ayrıntı olduğunu düşündüğüm için söylemeden geçemeyeceğim. Bu kadar naif ve güzel bir düşünceyle hareket edip böyle bur kurgu yaratılması ayrıca tebrik edilmeli.

Böyle öğretmenlerin artması dileğiyle gönülden dileklerle. 

Ve umarım yazarımızı devam kitaplarını da çıkarır.

17 Eylül 2021 Cuma

DÖNÜŞÜM/ Franz Kafka


 ARKA KAPAK

İlk kez 1915'te “Die Weissen Blaetter” adlı aylık dergide yayımlanan Dönüşüm, Kafka'nın en uzun ve en tanınmış öyküsüdür ve yayımlanmasının üzerinden nerdeyse bir asır geçmesine rağmen hâlâ tüm dünyada en çok okunan kitaplar arasındadır.

17 Ekim 1912'de Felice Bauer'e gönderdiği mektupta Kafka Amerika romanı üzerinde çalıştığını, ilerleyemediğini görünce sıkıldığını ve yataktan kalkamaz hale geldiğini, bu nedenle bir öykü yazarak ara vermek istediğini yazar. Dönüşüm işte böyle ortaya çıkar.

Kumaş pazarlamacısı olan Gregor Samsa'nın uykusundan kocaman bir böceğe dönüşerek uyanmasıyla başlayan Dönüşüm, giderek gerçeklikle kurmacanın sınırlarını zorlayan müthiş bir anlatıma dönüşür.


YORUM

"Neden sadece Gregor en ufak bir gecikmesinden bile kuşku duyulan bir firmada çalışmaya mahkum edilmişti acaba?"

Kafka'nın en popüler eseri Dönüşüm olduğu bir gerçek. Genellikle bu eseriyle tanışılır ya devamı gelir ya da gelmez. Diyeceksiniz ki bu her kitap için böyle değil mi? Aslında evet, doğru. Kült eserlerinin şöyle bir gerçekliği vardır en popüler kitabıyla başlanır ya sevilir diğer eserleri de okunur ve kalemine gerçekten hayran kalınır sadece kült eserle sınırlı değildir. Ya sevilmez, anlaşılmaz bir köşeye atılır devamı gelmez. Kafka'nın kalemi de tam olarak bunu anlatıyor aslında.

 Benim için Dönüşüm çok cazibeliydi. İlk okuduğumda yazarın üslubuna alışamamıştım. İkinci kez elime aldığımda aslında sorunun üslup değil de içerik olduğunu anladım. İkinci okumamda daha çok bende hissettirdiği duygulara odaklandığımı hatırlıyorum. Ve bunun farkındalığını hissedince diğer eserlerine, hayatına dair bir merak uyandırdı. Okunulan farklı bakış açılarıyla kaçırdığım noktaları görebilmemi sağladı. Ve eser için olumlu bir katkısı oldu. Bir insanı tanıyabilmek için onunla yaşamalısınız, öyle değil mi?

Dönüşüm aslında her insanın başına gelmiş veya gelebilecek bir meseleyi ele almakta. Siz eğer bir şeyleri yapabiliyor, seviliyor veya seviyorsanız, saygı görebiliyorsanız bu yaşamda ki sistemin bir parçası olabilirsiniz. Lakin eğer elden ayaktan düşerseniz veyahut canınız istemediği bir şey yapmamaya başladığınız an sistemin sizi 'farklı' olan kategoriye aldığını ve dışladığınızı görür, hissedersiniz.

Bu farklılığın sonuçlarına kendiniz bile katlanmadığını düşündüğünüz de başkalarının katlanamamasını anlayabiliyor ve sizde farklılıkların dışlanmasını normalleştiriyorsunuz. 

Genel olarak Dönüşüm kitabını yorumlarken böceğe dönüşüm olarak kullanılıyor orijinal anlama bakacak olursak "kurban edilmeye uygun olmayan kirli hayvan" veya 'haşere' olarak betimlenmekte.  Bu anlam farklılığını da göz önüne alırsak eser sonrasında Kafka'nın değişimini bir hayvan olarak ele almak pek mantıklı gelmemişti bana.


Güzel bir deneyim yaşattığını dile getirebilirim.