21 Haziran 2021 Pazartesi

RUH ADAM/ Hüseyin Nihal Atsız


 ARKA KAPAK

Türk edebiyatında pek alışılmamış çeşitte bir romandır. Müellifin tarihî romanlarını okumuş olanlar, tarihî bir roman gibi başlayan bu eserin öyle olmadığını görecek, sayfalar ilerledikçe kendilerini aşırı bir sembolizmin içinde bulacaklardır. Bir tarih çeşnisinin de yer aldığı roman, yaşamanın gayesini yalnızca askerlikte bulan bir subayın hayatıdır. Tabiatüstü olaylarla anlatılan bir hayat hikâyesinin, dikkatle bakıldığı zaman, gerçeklerin sembollerle çerçevelenmiş ifadesinden başka bir şey olmadığı görülecektir. «Ruh Adam», kendi nefsi ile mücadele eden bir insanın macerasıdır. Edebî-ruhî tahlilini yapanlar, eserin hakikaten bir roman mı, yoksa yaşanmış bir hayat mı olduğunu kestirmekte hayli tereddüde düşeceklerdir.


ALINTI

"Bana insanlardan mı bahsediyorsun? demişti. İnsanlar mazide ve tarihin yaprakları arasında kaldılar. Bu gördüklerin birer karikatürden başka bir şey değildir."

" Hakikaten şu insanların pek müz'iç mahluklardı. Kendi akıllarının üstünlüğüne inanarak başkasına öğüt vermekten vazgeçmiyorlar, fakat kendi gülünçlüklerini, zavallılıklarını da bir türlü idrak edemiyorlardı."

"Kendilerini yalnız ve kimsesiz sananlar, çevrelerinde dostlar gördükleri zaman nasıl bir inşirah duyarlarsa Ayşe de onu duyuyor, gönlünün ah u zar ile dolu olmasına rağmen yaşamaktaki zevki tadıyordu."

"Sevginin niçini olmaz ki efendim.. Düşünsem belki makul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakiki sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden doğar efendim."


YORUM

"Bütün hayatınca geri dönmek ve pişman olmak nedir bilmeyen bir adamın ruhundaki kavganın sonundan cidden korkulurdu."

Atsız'ın kalemi ile ilk kez bu eseriyle tanışıyorum. Yazar hakkında bilgim aslında yok denecek kadar azdı. Eserini okuduktan sonra hem kitabında ki düşünceleriyle hem de internet araştırmalarıyla tanımaya başladığımı söyleyebilirim.

 Gelelim eserin konusuna, Ana karakterlerden Selim Pusat, birisi geçmişten bu güne kadar gelen diğeri de günümüzde yaşayan iki hayatın içselleştirerek bir kişinin ruhunda birleştiği iki öyküden oluştuğunu söyleyebiliriz. Peki kiminle içselleştiriliyor? Selim Pusat, Mete’nin ordusundaki kaderini benzer bir şekilde günümüzde de yaşayan ve bunun ruhsal sancılarını ve halüsinasyonlarını yaşayan bir askerdir.

 Yüzbaşı Burkay evdeşinin iyiliğine kötülükle karşılık vermiş, eşini yasak bir aşk ile aldatmıştır. Bu yüzden Yüzbaşı Burkay’ın ruhu dünyaya her gelişinde bu ıstırap ile yaşar. Nitekim  son asırdaki Selim Pusat kimliği ile  edebiyat öğretmeni eşi Ayşe ile de evli iken  gönlünü yine bir başka kadına kaptırmış bu nedenle de bu çağda da bu ıstırapları yaşayan  birisi olarak karşımıza çıkmıştır. 

Aslında sadece aşk üzerinden ilerlemek doğru olmaz. Selim Pusat'ın kralcılık yaptığı gerekçesiyle askerlikten atılan bir kişidir. Askerlik kavramıyla adeta bütünleşmiş bir kişiliğe sahip olması hayatını özetlemekte aslında.

Öyle ki sevdiği ve dinlediği tek müzik askeri marşlardır, insanlarla iletişimi yaşadığı olaylardan sonra girdiği az sayıda ki diyaloglarda da sürekli konuyu askerliğe getirmekte veya sohbetteki tutumları hep askeriyenin katı ve soğuk mizacına göre yapmaktadır. 

Atsız'ın bu romanı kendinden büyük parçalar barındırdığı söylenmekte ki eseri okurken gerçekten de yazar kendini anlatıyor hissiyatı vardı.

Eserin tarih ve edebiyatla iç içe olması oldukça keyifliydi. Keyifli yapan aslında yazarın eserin içinde gizlediği okuduktan sonra fark edilecek düşünceler vardı. Örneklendirmek gerekirse, kader ortağı olan Şeref adlı karakterin cümleleri, seçilen şiirler gibi birçok örnek var. Spoiler vermeden bu kadar bahsedebiliyorum ama okuyunca hatta okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Başlangıç ve sonu güzel bir uyum içerisindeydi. Severek okuduğum bir eser olduğunu söyleyebilirim. 

Kitapla kalın..




20 Haziran 2021 Pazar

ANAYURT OTELİ/ Yusuf Atılgan


 ARKA KAPAK

Bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. İnsan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu. Ülkeleri yönetenler iyi ki bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticisinin yapabileceğinden çok daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzünde. Defteri kapadı. Ne gereği vardı artık bunları yazmanın ya da birkaç satır yazıp bırakmanın?

Çağdaş edebiyatımızın en ünlü kişilerinden Zebercet, yaşamını günlük yaşamın gerektirdiği en basit işlevlere odaklamış biri. Görünüşüyle son derece gerçek, basit ve sıradan. Ama içimizde bıraktığı etki öyle mi? Yusuf Atılgan’ın unutulmaz romanı Anayurt Oteli, bir memleket portresi, bir mizaç izahı. Yayımlandığı ilk günden bu yana başucumuzda. Okura düşen de onu daha yakından tanımak. 

YORUM

Anayurt Otelinin sahibi Zebercet otelinden sadece tıraş olmak için ayrılan, çevresiyle iletişimi sadece müşterileriyle sabit kalan, iç dünyasında fazlasıyla iç içe kalan biridir. Bir gün Ankara treni ile otele gelen güzel bir kadının ertesi gün bir hafta sonra tekrar geleceğini söyleyerek otelden ayrılması üzerine Zebercet 'in hayatı tamamıyla değişir. 

Zebercet her gün kadının kaldığı odaya girer ve geceleri, içinde o kadının da olduğu düşler kurmaya başlar, kadınla olan konuşmalarını tekrar edip durur. Kadını takıntı haline getirir ve odadaki hiçbir şeyi değiştirmeyerek de kadının tekrar geleceği günü bekler.  İşler iyice sarpa sararak otele gelen müşterileri kabul etmemeye başlar ve en sonunda oteli dışarıya kapatır.  Otel kapanınca yanında çalıştığı ortalıkçı kadın köyüne dönmek ister. Ve asıl sorun tam olarak burada meydana gelir.

Spoiler vermeden konuyu burada kapatıyorum. Kendi düşüncelerime gelecek olursak; Yazarın kalemiyle tanışmam  Aylak Adam eseriyle olmuştu. Orada kalemini ve kurguyu çok sevmiştim. Bu eserini de oldukça merak ederek başlamıştım ama umduğum gibi ilerlemedi. Midemi bulandıran bir karakter Zebercet, kitabı ne kadar yarım bırakmak istesem de sonuna kadar gitme huyum sayesinde bitirebildim.

Eser insanın içini sıkan, rahatsız eden, akıcı olmayan aynı zamanda mide bulandıran bir kitap. Her zamanki okuma şekli yapıldığında Zebercet karakterini görme şekliniz cinsel dürtüleri ağır olan, şiddete eğilimli, kendi içinde çelişen, karanlık bir karakter olacaktır. Kitap bittiğinde, Zebercet in yazılma amacını anlamaya başladığınızda kitapta bir nevi  anlam kazanmaya başlayacaktır. Zebercet, derinlerde gizlenmiş yasaklı olan şeylerin bilinçaltımızı dışa yansıtmış, toplum baskısından kişiliğini ortaya çıkaramayan, hayata tutunmakta sorun yaşayan bir karakter. 

İnceleme bakımından bakılacak olursa belki sevilebilir lakin diğer türlü beğendiğimi söyleyemem.

Naçizane tavsiyem yazarın kalemiyle tanışmadıysanız Aylak Adam eseriyle tanışmalısınız.

Kitapla kalın..


26 Mayıs 2021 Çarşamba

NIETZSCHE AĞLADIĞINDA/ Irvin D. Yalom


 ARKA KAPAK

Yoğun ve sürükleyici olan yeni bir düşünce romanı sunuyoruz: Nietzsche Ağladığında. Edebiyatla da düşünülebileceğini gösteren müthiş bir örnek...

SAHNE Psikanalizin doğumu arifesindeki 19. yüzyıl Viyana’sı. Entelektüel ortamlar. Hava soğuk.

AKTÖRLER Nietzche: Henüz iki kitabı yayımlanmış, kimsenin tanımadığı bir filozof. Yalnızlığı seçmiş. Acılarıyla barışmış. İhaneti tatmış. Tek sahip olduğu şey, valizi ve kafasında tasarladığı kitaplar. Karısı, toplumsal görevleri ve vatanı yok. İnzivayı seviyor. Tanrı’yı öldürmüş. “Ümit kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır” diyor. Daha sonra, “Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenebilirsiniz?” diyecek. Ümitsiz.

Breuer: Efsanevi bir teşhis dehası. Ümitsizlerin kapısını çaldığı doktor. Psikanalizin ilk kurucularından. Kırkında, bütün Avrupalı sanatçı ve düşünürlerin doktoru olmayı başarmış. Güzel bir karısı ve beş çocuğu var. Zengin. Saygın. Hayatı boyunca “ama” pozisyonunda yaşamış biri.

Freud: Breuer’in arkadaşı. Henüz genç. Geleceği parlak. Şimdi yoksul.

Salomé: Erkeklerin başını döndüren kadın. Çekici. Özgür. Evliliğe inanmıyor. Bazen aynı anda birçok erkekle beraber oluyor. Sanatçıları ve düşünürleri tercih ediyor. Kırbacı var.

KONU Ümitsizlik. Bir gün, erkeklerin başını döndüren kadın, Salomé, Nietzsche’den habersiz Breuer’e gelir. “Avrupa’nın kültürel geleceği tehlikede, Nietzsche ümitsiz. Ona yardım edin” der. Breuer, Salomé’yi tekrar görebilmek umuduyla “peki” der. Ve varoluşun kader, inanç, hakikat, huzur, mutluluk, acı, özgürlük, irade... ve neden, nasıl gibi en önemli duraklarından geçen bir yolculuk başlar...

Kendisiyle ve hayatla yüzleşmekten çekinmeyenlere...


ALINTI

"Kendisini sık sık 'ölümünden sonra tanınacak filozof' diye tanımlar; henüz dünyanın tanımaya hazır olmadığı bir filozof.. "


''Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz; ama daha derinlere inin... Sonunda, sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil...''


".. yeni şafaklar ve altın olasılıklar keşfetmek, zengin, cesur bir ruha aşık olmak; herkes, en azından bir kez, yaşamında böyle bir şeye ihtiyaç duyar, diye düşündü Breuer.."


"Sırf bakmayı ihmal ettiği için yaşamında neler kaçırdığını düşündü. Yoksa bakmış da görememiş miydi?"


YORUM

'Sizden iyileştirmenizi istediğim Nietzsche'nin bedeni değil ümitsizliğidir.'

Yazarın ele aldığı konu ümitsizlik veyahut direk ümittir. Yazarın ele aldığı konu kadar ele aldığı karakterler de oldukça çarpıcı olduğunu dile getirmeden geçmeyelim. Ana karakterimiz Friedrich Nietzsche olmasının yanı sıra Josef Breuer, Sigmund Freud gibi psikanaliz'in kurucuların olduğu bir eser okumak, felsefe severlerin elinden bırakamayacağı, akıcı bir şekilde okuyup keyif alacağı bir kitap eser ortaya çıkarılmış.

Kitabı okurken asla düşünmeden ilerlemediğinizi söylemeden geçmeyelim, bunu söylemek şaşırtıcı değil asıl amacı bence bu olduğu bariz belli. Eserin kurgulanma şekli de oldukça çarpıcı ve heyecan vericiydi. 

Kitapta çok fazla değinmek istediğim konu var aslında ama bu değinmek istediğim konulara değinmek biraz zor ve uzun olacak. Zaten değineceğim konular kendi çıkarımlarımdan oluşacak evet yorum yazıyorum ama tam olarak değinirsem yorum gibi gözükmeyecek. Okurken kitaba not almak veyahut defterime not alarak ilerlediğim bir kitap Nietzsche Ağladığında. Ve o notlar çok anlık gelişen şeyler kısa kısa gözüküyor lakin buraya yazmaya başlarsam oldukça uzun gözükecek. Ve eminim hem sığmaz hem de çok fazla okunmayacak :) O yüzden aklımda daha farklı konular var şimdilik bunu söyleyebilirim.

Sorgulamalar, düşünmelerle geçen bir eserdi. Üzerimde bıraktığı etkiyi bu sefer size aktaramayacak olmam biraz saçma görünebilir. Şimdilik paylaşılmayacak kadar taze diyebilirim. Kesinlikle okunması gereken bir eser olduğunu dile getirmeme gerek kalmadı galiba :)

Kitapla kalın 

12 Mayıs 2021 Çarşamba

SERİSONU KATİL/ Duygu Ertürk

ARKA KAPAK

Memleketin güneş batmayan, cakası kendinden menkul elit semti Yukarı Galler’de hiç alışılmadık, semtin yüksek ruhuna yakışmayan olaylar oluyor, peş peşe korkunç cinayetler işleniyordu. İnsanlar artık Yüksek Farkındalık Ormanı’nda rahatça yürüyüş yapamıyor, Organik Bağları’ndan meyve-sebze alırken bile korku içinde hareket ediyordu. Bu olayların çözülmesi için ise bir kişiye ihtiyaç vardı: EFAYEY’in Ortadoğulu kontenjanının parlayan yıldızı, kaderi Anadolu’nun bağrında bir seri katili kıskıvrak yakalamasıyla değişen Tokatlı eski polis memuru Dedektif Birim. Nam-ı diğer Bukalemun Birim! O biliyordu, o çözecekti!

 

Vaşinkton’da cinayet vakaları arasında mekik dokumak, patlayan arabaların arasından son anda uçarak kurtulmak yerine faks okuyup fotokopi çeken Birim Dont ise ülkesinin ona ihtiyacı olduğunu öğrenir öğrenmez elbette jet hızıyla gelecekti. Göreve başladığı andan itibaren Yukarı Galler’e bir güneş gibi doğacaktı. Zamanında Şerlok’un payına Vatsın düşmüş olabilirdi. Birim de bu macerada, zafere giden bu şanlı yolda yalnız yürümeyecekti. Annesinin tek emeli kozmonot olup uzayı yönetmesi iken küçük bir yanlış anlamaya bir ömür feda edip, dahi anlamındaki de’leri ayrı yazarak Türkçemizi katledenlerin gözünü oymadan edemeyen koca yürekli genç Beşir Beşerir için artık kendini gösterme zamanıydı!


ALINTI

"Seri katiller geri zekalı olur," diyen bilim insanlarının hanesine artı puan yazdırmak ister gibi bir hali vardı adamın.

"Empatinin temeli olan diyalog, eğer hala hayattaysa buradan çok uzaklarda bir yerlerde nefes alıyor olmalıydı. İnsan ilişkilerinin vazgeçilmez unsurlarından bir olan sevgi burayı çoktan terk etmiş, varlığına inanan birilerinin de olduğu sıcak diyarlara göç etmişti. Aralarında sinerji yoktu."

"Biz dedektifler böyleyizdir. Akıl yürütme biçimlerimiz ne kadar sistematikse özel hayatlarımızdaki matematiğimiz bir o kadar formül tanımaz. Ama artık daha tecrübeli Birim Dont var.. "


YORUM

Akıl almaz olayların birbiri ardına yaşanması mı yoksa karakterlerin her birisinin apayrı dünyalarda, kafalarda mı olması beni güldürdü kararsızım ama orta yol olarak iki seçeneği de seçeceğim. 

Yazarın okuduğum ilk eseri olmasına nazaran kalemi o kadar beni kendine çekti ki şuan ne yazsam eksik kalacak gibi hissediyorum.  Öncelikle Serisonu Katil eseri hakkında söyleyeceğim şey bu nasıl bir eserdi yahu? olacak. Okurken olayın o kadar içindeydim ki acaba dedim, ben gerçekten de bu olayları yaşıyor muyum? Düşünün o kadar uyumlu, içinde hissettim. 

Konusunun polisiye içermesi benim için ayrı bir keyifti ayrıca.  Böyle bir üsluba sahip polisiye eseri okuduğumu söyleyemem ama beğenmedim dersem yalan olur. Özgün eserler, kalemlere açığız ve severiz ;)

Son olarak değineceğim konu karakterler olacak. Her bir karakterin iç dünyasını kafamda canlandırmak oldukça eğlenceliydi, zaten okurken olayın içinde hissettiğimi söylemiştim ve her karakterle de özel olarak konuşmalarda yaptığımı söylemeden geçemeyeceğim. Şimdi ne diyorsun Beyza? diyeceksiniz ama okuduğunuzda eminim ki bu yazdıklarımı yaşayacaksınız :)

Son olarak Birim Dont dedektifimizin uyarısını unutmuyoruz; 

"Şunu aklından çıkarma Niyazi, hiçbir seri katil, cinayetleriyle bir başkasının övünmesine müsaade etmez. Ama öyle ama böyle.. Er ya da geç, onu mutlaka susturur.."

Kaleminiz daim olsun 🧡

20 Nisan 2021 Salı

AFEL/ Nusret Kosova

ARKA KAPAK

Tek bir sesle aydınlandı içimdeki bitmek bilmeyen o gece. Işıklar içinde şimdi dünyadaki kimsesizliğim, annesizliğim, babasızlığım, kardeşsizliğim, memleketsizliğim ve çaresizliğim... Bu ses babamın “Hadi oğlum” demesi gibi döşeğimin yanı başında, elleri saçlarımda. Bu ses annemin bir işe başlarken zikrettiği “Bismillah” gibi her daim abdestli ağzıyla. Bu ses abimin tel örgüler ardında “Sus ana yalvarırım” derken titreyen sesi gibi. Bu ses beyaz, bu ses bembeyaz... Bu ses şimdi tüm kimsesizliğiyle kimsesizliğimde budak budak dal vermeye hazır isyanlara gebe bir çınar ağacı gibi...

Geçmişle bugün arasındaki savaştan kim galip çıkacak? Aşk mı mantık mı? İntikam mı vicdan mı?

AFEL, toplumun en derin yaralarını sıra dışı bir üslûpla ele alırken okurları da içsel bir sorgulamaya itiyor. Büyük sırrı çözmek için yalnız değilsiniz üstelik; Hayyam’ın unutulmaz dizeleri de bu gizemli yolculukta size eşlik ediyor...


ALINTI

"..duyana değil de dinlemek isteyene öyle şeyler anlatabildiğini gördüm ki işte o zaman onun bir ömür susmasının haklı sebebini gayet iyi anladım."

" 'Her şeye rağmen iyi insan ol.' demişti, iyiler kazanır hep değil mi dediğimde ' İyiler hep kaybede, uğruna öleceğin şey kazanmaya değer değil kaybetmeye değer bir şeyse kazanan olursun.' "

"Görünen şeyin gerçekliğine yakın olması için mi yoksa kendine yakın olması için mi yapar tablosunu bir ressam? Hangi renk daha güzelleştirir bir resmi? Beyaz olan en zoru mu yoksa en kolayı mı?"

"Doğru vicdan savaşı. Bu, vicdanı olmayanların düzenledikleri savaştan kaçan insanların merhamet umuduyla geldiği şehirde yaşadıkları vicdan savaşı."



YORUM

Geçmiş geçmemiş olan mı yoksa geçilmiş gibi yapılan mı? 

Polisiyenin tarihle harmanlanması Türk yazarlarda en sevdiğim özelliklerden birisi. Normalde tarihle pek aram yok aslında, lakin bu tarz bir kaleme sahip eserlerde okurken aşırı zevk alıyorum. 

Cinayetlerin aynı tarzlarda işlenmesi akıllarda birçok soru oluşturmakta. Maktullerin özenle seçilmesi ve Hayyam dan rubailer bırakılması işin en ilginç yanlarındandır. Ayaz komiser ve ekibi bu işin sonunu getirebilecekler mi?

Aslında polisiye nazarında değerlendirmek istemiyorum daha çok tarihi bakımdan, insanlığın başından beri süregelen olaylar açısından değerlendirmek daha doğru olabilir. 

Başından sonuna kadar her bir  karakteri anlamak, tanıyabilmek geçmişlerinin getirisi olan hayata bakış açılarını deneyimlemenin sonucu oldukça keyifliydi. Kitap bitiminde hatırlanacak bir sürü karakter kaldı. Yazarın kaleminin sağlamlığını burada anlamaya başladım.

Bizim en büyük sorunumuz aslında insan olabilmek. Kimileri dini yüzünden kimileri ten rengi yüzünden kimileri milleti yüzünden dışlanmakta. Sadece belli başlı şeyler bunlar tabi.. Yılların değişmesi sadece sayıların değiştiğini gösteriyor aslında. Şimdi aklınıza ilk gelen bir toplum sorunu veyahut kişisel bir problemi getirin. Bunu bir kenara not edin.

Yıl 2021 bilgiye ulaşılabilir olduğu en yüksek noktalarındayız, teknoloji deseniz oldukça ileride aynı keza. Yani neredeyse her şey elinizin altında. Geçmişi öğrenmek isterseniz %100 olmasa da büyük bir oranda doğru bir şekilde ulaşabilme şansınız var. Gelecek deseniz geçmişle bağlantılı olmasının yanı sıra sonsuz bir olasılıklar kümesi. Peki biz neler yapıyoruz? 

Aklınıza gelen o sorun hala devam ediyor değil mi? İlerleme kaydedilmiş olabilir ama hala o sorunu yaşayan bir kişi de olsa var. İşte mesele tam olarak da bu. Bir şeyleri kalıba sokup insanların hayatını bu dünya da cehennemi yaşatıyor olmamız. Ben veya sen etkilenmiyorsun diye bir başkasının da etkilenmediğini düşünmeyi bırakmalıyız. 

"Bahane çok evlat. Namus der yaparlar, ırk der yaparlar, şeref der yaparlar, terör der yaparlar, dava der yaparlar, din der yaparlar.. Bahaneden bol ne var ki işlenen günaha?"

Benim oldukça keyif aldığım bir eserdi, Afel. Şans vermeniz, deneyimlemenize değer bir eser. Umarım yollarınız kesişir ve bu yolculuktan keyif alırsınız.

 Farkındayım konuya çok girmedim, hatta değinmediğim birçok kısımlar var. Bunun iki sebebi var aslında eser içerisinde tek bir konu yoktu bir yeri yazsam diğer yerden kesitler olacağından pek değinmek istemedim ve daha çok üzerimde bırakan etkilerine, düşüncelere bir nebze değinme isteğiydi. 

Kitapla kalın..

8 Nisan 2021 Perşembe

HAYATIN KADINLARI/ Pınar Cumalı

 ARKA KAPAK

Annesinin hüküm giymesi sebebiyle hapishanede doğup büyüyen Hayat sonunda özgürlüğünü elde eder ve bir avukat olarak yepyeni bir hayata yelken açar. Ancak geçmiş dediğimiz şeyin bir gölge misali sahibini asla bırakmayacağından habersizdir.


Kendini bulduğu aşk üçgeni içerisinde vereceği kararlara paralel geçmişiyle yüzleşecek ve annesi Kader’in izinden gidip gitmeyeceği, onun izinden istemeyerek de olsa gitmiş, daha doğrusu buna mecbur bırakılmış diğer mahkûm kadınların yaşam öyküleri neticesinde şekillenecektir.


Elinizde tuttuğunuz bu çarpıcı roman, birey olmasına izin verilmemiş kadınların kulak ardı edilen acıklı hayatlarını tüm gerçekçiliği ile işlerken, tüm bu kadınların usta bir kurguyla nasıl Hayat’ın çevresinde toplandığına hayret ettiriyor.


ALINTI

".. bir kadın kendini savunmuyor ve susuyorsa sakladığı ya da korktuğu bir şeyler olduğuna o da inanıyordu."

"Adalet vicdanla doğru orantılı mıdır? Yoksa adalet vicdanı olmayanların elinde diye mi senin gibi binlerce suçsuz kadın ömrünü o deliklerde çürütüyor?"

"Ben kendime bir dünya yaratmış içinde insanları nasıl görmek istiyorsam öyle görmeye başlamışım. Asla gerçekleri göremediğim onca yıl.."

"..sadece insan olduğu için değer gördükleri, sorgusuz sualsiz sevildikleri, eksik yanlarını tamamladıkları bu hapishane arkadaşlarını bir ömür unutmuyorlar, orada olmuş bağları asla koparmıyorlardı."



YORUM

"Adıyla tezat bir yaşam.. Adım Hayat Güler ama hayat bana hiç gülmedi."

Hayat, Hayat Güler. Annesi cinayetten hüküm giyen bir kadın. Yaşamını hapishane de açan ilerleyen yıllarda hayatın gerçeklerini doğrusuyla, yanlışıyla deneyimleyerek öğrenecek onlarca insanlardan yalnızca biri.

Hayat yeni bir sayfa açarak yeni yaşamını, geçmişini unutarak ilerlemeyi tercih etse de işler düşündüğü gibi ilerlemez. Geçmiş hala geçmemiştir çünkü. Avukat olan Hayat, staj yaptığı büroda bir meslektaşının tez çalışması ile kapanmayan geçmişin kapılarını belki de kapatacak bir çalışmaya adım atar.
Suçsuz yere hüküm giyen kadınları adaletin varlığına, hakkın, hukukun varlığını göstererek ikinci bir şans için uğraşacaktır.
Yok öyle bir takım elbise giydi iyi hal indirimi, yok öyle yemeğin salçasını az koydu diye evin dengesini bozdu diye iyi hal indirimi, yok öyle kadın dediğin sesini çıkarmaz hep susar indirimi..

Cinsiyet hiçbir zaman haksız bir neden değildir. Her insan, insan olduğu için yargılanır. Erkekmiş yapar, kadınmış yapmaz diye bir kural ne gördüm ne de duydum. Duymayı da reddediyorum..

Kadın olmak sadece yaşadığımız bu ülkede değil her yerde zordur. Yüzyıllardır gelen bu ataerkil bir yaşam biz kadınların yaşamını oldukça zorlayıcı bir etkisi vardır. Günümüzde hala kültür olsun, töre olsun o olsun bu olsun bir sürü bahane öne sürerek bir sürü suçsuz kadının hayatını karardığına şahit oluyoruz. 
Bu durumların yaşanma sebebi bana hiçbir zaman mantıklı gelmedi, gelmeyecekte. Ama öncelikle hiçbir zaman kabul etmeyeceğim bir durum var ki.. Bir kadının yaşamını hemcinsi tarafından baskılanmasını asla kabul edemem. Kadının en büyük yarasını bir başka kadın açıyor.. 

Yazarın ele aldığı konu benim için oldukça anlamlı ve özeldi. O kadar çok hikaye var ki aslında bizim bilmediğimiz, neler neler oluyor biz göremiyoruz. Gördüklerimiz de zaten yeterince yaralıyor orası ayrı bir konu tabi..

Kaleminin akıcılığı, üslubu, seçilen karakterin baştan aşağıya özelliklerini yansıtma şekli olsun oldukça sağlamdı. Hayatın yaşama tutunma çabaları, deneyimsizlikleri veya deneyimleri ile ilerleyerek kendi hayatını rayına oturtma çabaları gerçekten muazzam yansıtılmıştı. 
Başlarda birkaç olayda rahatsız olmama rağmen ilerleyişinde bu rahatsızlığın yerine rahatlamaya bırakışı, kaleminin aslında ne kadar başarılı olduğunun bir göstergesi bana göre..

Kaleminin daim olması dileğiyle..

6 Nisan 2021 Salı

OYUN-BOZAN/ Harlan Coben


 ARKA KAPAK

Spor menajeri Myron Bolitar kariyerini zirvesindeydi. Acemi oyun kurucu ve Myron’ın değerli müvekkili Christian Steele de öyle. Ama Christian, polis de dâhil olmak üzere herkesin öldüğünü sandığı eski kız arkadaşından bir telefon alınca işler çığırından çıktı. Bir ailenin dramını, bir kadının sırlarını ve bir adamın yalanlarını ortaya çıkarmak üzere kolları sıvayan Myron, imaj ve yeteneğin insanı zengin ettiği ama gerçeğin insanları ölüme bile götürebildiği, bu sektörün karanlık tarafında buluvermişti kendini.

Zeka ve gizemin kol kola girdiği bu romanlarıyla Edgar Ödülü’ne layık görülen Harlan Coben kalemiyle, gerilim romanlarının en şaşırtıcı ve en karmaşık karakterine, Myron Bolitar’e can vermiş. Bu kitabı okurken çabuk öfkelenen ama özünde yufka yürekli bir spor menajerinin her sayfada sizi içine çeken ve ön görülmesi imkânsız sahne şovuna tanık olacaksınız.


ALINTI

"Kellene fiyat biçmişler. Seni ortadan kaldıracak kişiye 30 bin dolar vereceklermiş."

"Otuz bin mi? Benim değerim bu muymuş yani? En az altmış yetmiş bin olmalıydı."

"Ekonomik kriz dostum. Zor günler yaşıyoruz."

*

"Bir politikacı için dürüstlük neyse, bir haydut için de ahlak odur."

*

"Tanrı kötülükleri eşit dozda dağıtmıyor maalesef. Bazı aileler hiç yara bere almadan hayatlarını sürdürür, bazıları ise kan revan içinde kalırlar."



YORUM

Myron Bolitar serisinin ilk kitabı, Oyunbozan..
Spor menajerliği yapan Myron'un ünlü oyuncularından birinin geçmişinden kalan üzücü bir olayın günümüzde tekrardan hortlamasıyla hem oyuncusunun kariyeri hem de kişisel olarak bu meseleyi ele alır.. Gizemli bir ölümün perde arkasında hangi sebep yatmakta ?

Kitabın başlarında ne olduğunu, nasıl bir polisiyenin içine düştüğümü çözememiştim. Spor menajerliği, dedektiflikle ne alakası var vs.. Dağın görünen kısmının ufak bir kısmıymış aslında. Yer yer Myron'un geçmişine değinilmesi ile merakı cezbediyor..

Asıl olayın başlaması ile yazar istediğim şeyleri de verdi, Gizem, gerilim ve macera.. Beklentimin karşılanmayacağını düşünmüştüm başlangıçta ama korktuğum başıma gelmedi. Kalemin üslubu, karakterlerin oluşumu, sürükleyiciliği ve polisiye bakımından oldukça kalemi sağlam bir yazar olduğunu gösterdi.

Polisiyenin olmazsa olmaz şeyi nedir? Tabi ki ayrılmaz ikili.. 
Myron'un zekasını mizah ile örtülmesi, Win'in psikopatlığı ile güzel bir ikili oluşturmuş yazar..
O kadar sürükleyici bir dili vardı ki ne ara okudum, ne ara bitti anlamadım bile.. 

Ve en önemlisi cinayet sebebi.. Veya sebep olarak gözüken bazı saçmalıklar.. İçeriğinden bahsederek okuma şevkinizi kırmak istemiyorum.. Ve çok fazla uzatmadan burada yorumu bitiriyorum.

Harlan Coben 'in kalemi ile nihayet tanıştım. Seriye devam edecek kadar merakı oluşturduğu için ayrı bir puan aldı :)

İkinci kitapta görüşmek üzere.. Kitapla kalın

27 Mart 2021 Cumartesi

GAZAP ÜZÜMLERİ/ John Steinbeck


 ARKA KAPAK

John Steinbeck’in tartışmasız en büyük eseri olan ve ona Pulitzer ödülünü kazandıran Gazap Üzümleri, 1939’da ilk kez yayınlandığında şok etkisi yaratmış ve büyük tartışmalara yol açmıştı. Tüm dünyayı etkileyen “Büyük Buhran” döneminde, tarımın kapitalistleşmesi ve krizler yüzünden yoksullaşan ve mülksüzleşen yığınların ayakta kalma mücadelesinin anlatıldığı bu destansı romanda Steinbeck, açlık, sefalet ve zorbalık yüzünden evlerini terk edip yollara düşmek zorunda kalan binlerce işçi ailesinden birine odaklanıyor.


Boşa çıkan umutların, hüzne dönüşen sevinçlerin arasında insanlığın direncini ve onurunu çarpıcı bir dille anlatan, kapitalizmi iliklerine kadar eleştiren Gazap Üzümleri, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biridir.


ALINTI

"İnsan kendini neye mecbur hissediyorsa onu yapmak zorunda. Ben sana şöyle yap diyemem. Bence şans ya da uğursuzluk diye bir şey yoktur. Bu dünyada doğruluğundan emin olduğum bir şey var, o da, kimse kimsenin hayatına karışmamalı. Her şeyi kendi yapmalı insan. Belki ona yardım edilir ama, şunu yap denemez."

"O ürün büyüdüğü, hasat edildiği zaman, kimsenin eli sıcak toprak topağına değmemiş, kimsenin parmakları arasından yere toprak elenmemiş olacaktı. Ne kimse tohuma eliyle dokunmuş, ne kimse büyümesi için özlem duymuş olacaktı. İnsanoğlu kendi yetiştirmediği şeyi yiyecekti. Ekmeği ile arasında bir yakınlık olmayacaktı. Toprak o demirlerin altında doğuracak, yavaş yavaş o demirlerin altında ölecekti. Söz konusu olan sevgi ya da nefret değildi çünkü. Ne hayır dua vardı ortada, ne lanet. "

"Şimdi, hemen ölmeleri mi, yoksa iki yıl sonra gıda yetmezliğinden ölmelerini mi? Bütün hafta ne yedik, biliyor musun? İçyağında pişmiş ot, bir de kızarmış hamur! Hamur için unu nereden bulduk, onu biliyor musun? Bir yük vagonunun döşemesini süpürmüştük, oradan.."



YORUM

"Bir traktör geliyor, on aileyi yerinden ediyor. Her yer traktör dolu. Yıka döke giriyorlar, ortakçıları söküp atıyorlar. "

Amerika'ya büyük hasarlar veren Büyük Ekonomik Buhran döneminde geçen bir hikayeye odaklanan Steinbeck. Doğup büyüdükleri yerden kuraklık, işsizlik ve ekonomik ve sosyal kriz nedeniyle ayrılmak zorunda kalan binlerce ailenin sesi olacak,  Joad ailesinin yaşadığı sorunlara değinerek tüm insanların sesi olur.

Steinbeck'i büyük çoğunluğu Fareler ve İnsanlar eseri ile tanıyor olabilirsiniz. Benimde kalemiyle tanışma kitabım o kitaptı. Orada kaleminin akıcılığı, üslubu ile kalbimin bir köşesine iz bırakmıştı.  Gazap Üzümleri eserini okurken aslında kaleminin çeşitliliğini görmüş oldum. Önceden bahsettiğim gibi kendini tekrarlamayan yazarlara, kalemleri oldukça seviyorum. Steinbeck her eserinde bunu gözler önüne seriyor.

Joad ailesinin bir üyesi gibi hissettiren, her bir sorunda kendimin de sorunlara çözüm yolları arayan, bu olmayacak sistem hakkında sorgulatan bir eser, Gazap Üzümleri. Çiftçilerin nasıl bir sistem içerisinde olduklarını, mantıksız bir şekilde önlerini kapayıp hiçbir şey yapmadıklarını oldukça açık bir şekilde bizlere gösteriyor. Bir kitabı okurken hem duygusal hem de mantıksal olarak doyurması benim açımdan büyük bir başarı niteliğidir. Özellikle mantıksal açıdan doyurması. Ve bu eserde oldukça fazla doyduğumu söyleyebilirim. Her bir olayın perde arkasında neler döndüğünü sorgulatan eserler okumayı seviyorsanız hiç beklemeden kitaplığınıza eklenecek bir yapıt.

Kesinlikle okunmaya değer bir yapıt, bunu dillendirmeme gerek var mı bilmiyorum ama eğer tereddüt edenler varsa kesinlikle etmemeli. Kitaplığınızın nadide eserlerinden bir olmaya aday bir eser.


22 Mart 2021 Pazartesi

YAPRAK DÖKÜMÜ/ Reşat Nuri Güntekin


 ARKA KAPAK

Cumhuriyetin ilanından sonra kendine batılı olarak bakmaya çalışan Türk toplumunun, batılı toplum ve kendi toplumu arasında yaşanan kültür farkını da ortaya koyan roman, bir memur ailesinin bu yeni batılı tarzla karşılaşmasından doğan sorunları, etik değerlerin kayboluşunu ve bu ailenin çöküsünü dramatik fakat gerçekçi bir şekilde ele alır.





ALINTI

"Yaradılışları itibariyle ne iyi, ne fena idiler. Herhangi bir taraftan bir rüzgar esmeye başladı mı, yaprak gibi önüne katılıyorlar, o ne yana isterse o yana doğru sürüklenip gidiyorlardı."


"Çirkin bir kalbin içine uyanık bir ruh koymak niçin? Beğenilmediğini her yerde, her şeyde ihmal edildiğini daha çabuk fark etsin diye mi? Çirkinin ağzındaki güzel söz, acizin ağzındaki haklı söz kadar boş faydasız bir şeydi."

"Kimse artık kendi halinden memnun olmuyor. Bu cereyan neticesinde eski ahlak kaidelerinin yıkılıp değişmemesine nasıl imkan görürsünüz?"



YORUM

Güntekin bu eserinde bir aileyi baz alarak Osmanlı Devletinin batılılaşmaya girdiğini dönemlerini kaleme almaktadır. Toplumsal değişimler, aile yapıları, yaşam biçimlerini oldukça çarpıcı bir şekilde kaleme almaktadır.

Herkes bir dönem dizini izlemiştir diye düşünüyorum, Ben çocukken çıkmıştı aslında ama yeniden ara sıra gündeme gelen bir diziydi. Lakin oturup da izlediğimi söyleyemem sadece bazı kesitler aklımda yer edinmiş. 

Güntekin'in kalemini Acımak eseriyle tanışmıştım. Okuduğum ikinci eseri. Kalemi kendini okutan bir yapıya sahip. Eski kelimeler olmasına karşın yayınevi gerekli açıklamaları yapmış olduğu için okurken çok zorluk yaşamıyorsunuz. Ki ben açıklamalı eserleri daha çok seviyorum. Günümüz Türkçesine çevrildiği zaman bana biraz anlam kaybolduğu hissiyatını veriyor. Burada devreye çeviri giriyor tabi.

Yaprak Dökümü eserin de her bir karakter çok çarpıcı ve sert izlenimini uyandırdı. Bir babanın kendi değerleri, kuralları var ve ailesinin yeni bir kültüre ayak uydurma çabası onu büyük bir çıkmaza sürüklüyor. Hele ki işsiz kalmasının en büyük sebebi namus konusundayken başına asla dediği şeylerin gelmesi oldukça yıpratıcı.

Bir ailenin yaprak misali dökülmesi sadece dönemin değişmesinden mi kaynaklıdır yoksa olmayan aile bağından mı? Eseri okurken bu soru kafamı oldukça sorgulatan bir soruydu. Gerçekten aile olmayı başarabildiler mi?

Bir aileyi aile yapan şey nedir?

Büyük lokma ye büyük söz söyleme  demişler atalarımız, oldukça da haklı bir atasözü. Benim en çok çekindiğim konulardan biridir asla bunu yapmam, etmem gibi tabirler. Bazı çizgilerim, kurallarım illaki var ama eğer durum kurallarımı çok çiğnemiyor bana çok ters düşmüyorsa onu biraz esnettiğim durumlar oluyor. Olmayan durumlarda da zaten o asla olmuyordur:) Biraz karışık oldu ama siz ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır. İllaki sizin de çizgileriniz, kurallarınız vardır. Esnetebilecekleriniz ve esnetmeyecekleriniz..


Tarihimizi edebi dille kaleme alan dönem eserini okursanız eminim size bir şey katacaktır. 

18 Mart 2021 Perşembe

CAROL GÖMÜLMEDEN/ Josh Malerman

 ARKA KAPAK

Carol Evers'ın karanlık bir sırrı vardı. Bazen komaya giriyor ve komaya girdiğinde bir ölüden farksız oluyordu. Nabzı ve kalbi duruyor, nefes aldığı belli olmasa da bilinci asla kapanmıyordu. Ancak doktorlar bile onun öldüğünü düşünüyordu.

Bu sırrı bilen iki kişiden biri olan ve ondan kurtulup servetine konmak isteyen kocası, Carol komaya girdiğinde onu diri diri mezara gömmek için yaptığı planı hayata geçirmeye koyulur. Komadaki Carol çevresinde olan her şeyi duyup hissederken, Harrows adlı kasabada cenaze hazırlıkları başlar.

Bu sırrı bilen diğer kişi, Carol'ın eski sevgilisi, meşhur kanun kaçağı James Moxie ise haberi aldığında Carol gömülmeden Harrows’a yetişmek için yola çıkar. Tehlike ve gizemle dolu Yol'da yolculuk ederken eski düşmanlarla, ürkütücü varlıklarla ve peşindeki kiralık katillerle başa çıkmak zorundadır.


ALINTI

"Hududu olmayan bir yerin sonu olur muydu?"

"Kimi zaman insanın yaptığı işten gurur duymasının, atılacak herhangi bir adımdan ya da kaydedilecek herhangi bir ilerlemeden daha faydalı olabileceğini biliyordu."

"Sanki Yol, mesajların ve ruh hallerinin dans eden topuk sesleriyle iletildiği bir tünelmiş .. bir telmiş.. bir boruymuş gibi Yol'un ağaçtan duvarları arası genizden gelen bir ses misali yankılanan cümbüş sesleri.."

"Bir cinayeti tasarlamak çok hassas bir işti ve insan neyi açık edeceğine dikkat etmeliydi. Ve tabii neyi gizleyeceğine de."


YORUM

Josh Malerman'dan okuduğum dördüncü eser. Her birinin kurgusu benzersiz. Kaleminin akıcılığı gerçekten muazzam. Okurken nasıl okuduğumu nasıl bitirdiğimi anlayamıyorum. Carol Gömülmeden eserinde de bu duyguları yaşadım.

Yazarı eleştirirken çok fazla uzatmalara oynadığını, gereksiz ayrıntılar verdiği gibi yorumlara denk geldim. Şöyle ki tabi ki size hitap etmeyen kitaplar olabilir bana da oluyor. Malerman'ın eserlerinde genellikle her bir olayın perde arkası oluyor, gerek kurgu gerekse karakterler. Carol Gömülmeden kitabında birçok karakter mevcut ana karakter Carol gibi gözükse de öyle değil aslında :)
Kasaba gibi küçük bir yerleşim yerinde birbirini tanımayan pek yoktur. Durum böyle olunca gerekli karakterlere yer vermek de bana pek uzatmalara oynuyor gibi gelmedi açıkçası. Zaten çok akıcı bir kitap olduğu için eğer o karakterlere değinilmeseydi bana biraz saçma gelirdi. 


Arka kapak yazısı içerisinde konusunu gayet açık bir şekilde anlatılmış zaten. Ama kısaca bahsetmek gerekirse Carol 'ın nadir görülen ve oldukça tehlikeli bir rahatsızlığı var. Stres, üzüntü gibi olaylarda baygınlık geçirip komaya girmektedir. Ve ölü gibi gözükmekte. Carol bir olaydan dolayı bu rahatsızlığını açıklamaya pek yanaşmıyordu. Bilen kişi sayısı oldukça azdı. Aslında bu durum Carol için oldukça tehlikeliydi. Kendisi de farkında olmasına rağmen açıklamak onun için oldukça trajikti.. Başta annesi olmak üzere kocası ve en yakın arkadaşı dahildiler bu sırra. 
En yakın arkadaşının ölümünden sonra Carol için oldukça sancılı ve korkunç bir dönemin başlıyordu.

En yakın gördüğünüz kişiler belki de yakınınız değildir. Ama belki de en yakın dediğiniz kişiler aslında yanınızda olmayandır. 

Bu gerilim ve soluksuz hikayeyi okumak isteyenlere tavsiyemdir. 

15 Mart 2021 Pazartesi

KIZIL VEBA/ Jack London

 ARKA KAPAK

London, Kızıl Veba yapıtıyla “kıyamet sonrası” edebiyatın öncüleri arasına girmiştir. Nüfustaki, bilim ve teknikteki, ekonomideki sıçramaların büyüsüyle gözlerin kamaştığı bir çağda yazar, uygarlığımızın kırılganlığını anımsatır. 

Yapıtı milyonlarca insanın doldurduğu şehirlerin ve kırların ıssızlığa teslim oluşundaki hızı bütün çarpıcılığıyla ortaya koyar. Yalnızca nüfusun değil, bilginin, üretimin, hatta dilin yitirilişi, eski uygarlıkla köprü olan bir profesörün gözünden yeni insanlığa anlatılır. 

Peki yeni insanlık bu ihtiyara kulak verecek midir? Kızıl Veba’da yirminci yüzyılın başından yüz yıl sonrasına, 2010’lar dünyasına bakan Jack London’ın öngörülerindeki keskinlik, kitabı bir klasik olmanın ötesinde, günümüz için hâlâ canlı bir eleştiri kılıyor.

ALINTI

"Küçük bir salgındı. Sadece birkaç kişi ölmüştü. Görülüyordu ki bu hastalığın ilk işaretlerinden biri yüzün ve tüm vücudun kızarmasıydı, bir de hastalığa yakalananlar çok kısa sürede ölüyordu."

"Gayet iyi biliyorum. İnsanoğlu, uygarlık yolundaki kanlı ilerleyişine başlamadan önce, ilkelliğin karanlığına giderek daha çok batmaya mahkumdur."

"Ne fark ederdi ki zaten? Herkes ölüyordu nasıl olsa; iyisi de kötüsü de, güçlüsü de zayıfı da, hayata dört elle sarılanı da yaşamı aşağılayanı da.. Herkes göçüp gidiyordu. Her şey göçüp gidiyordu."

"..Barut tekrar gelecek. Bunu hiçbir şey engelleyemez. Aynı eski hikaye yeniden, yeniden yaşanacak. Sayısı artan insanlar savaşmaya başlayacaklar. Barut sayesinde insanlar milyonlarca insan öldürecek ve çok ilerde bir gün yeni bir uygarlık, sadece bu yoldan, ateş ve kan üzerinden evrilecek."


YORUM

Okurken bazı noktalar o kadar tanıdık ki.. Hastalığın benzerlikleri, ilkelliğin şimdi modern hali, yaşam savaşı..

London'un bu eserinde kalemi bana çok farklı geldi ve bu tarzını da çok sevdim. Kendini okutan bir kaleme sahip lakin bu eserinin ayrı bir heyecanı vardı. Belki kurgudan belki de gerçekten kendini tekrarlamayan bir yazarın başarısını hissetmişimdir.

Konusuna kısaca değinmek istiyorum zaten kısa bir hikaye sizleri bekliyor. Sona saklamadan direk söylüyorum eğer kalemiyle daha tanışmadıysanız bu eseriyle tanışabilirsiniz. Veyahut kalemini seviyorsanız bu eserini de muhakkak okuyup deneyimleyin derim.

Gelelim konumuza.. 2010 yıllarında  bir salgın ortaya çıkmaktadır. Kızıl Veba denmekte ona. Nedir bu Kızıl Veba? Nüfusun büyük bir kesimini yok eden bu salgına yakalananın kurtuluşu yoktur. Yakalandıysan 15 dakika içerisinde hayata gözlerini kapatıyorsun. Eğer milyonda bir şanslılar arasındaysan hayatta kalmışsındır. Ama hayatta kalmak iyi mi yoksa kötü mü? 

"İnsanın bu dünyadaki bütün çalışması köpükten öte bir şey değil. İnsan kendine faydası olacak hayvanları evcilleştirip düşmanca davrananları yok etti, toprağın yabani bitki örtüsünü temizledi. Ama sonra insan yok oldu ve ilkel hayat geri dönüp onun elleriyle yaptığı her şeyi sildi, süpürdü."

Yazarın da dediği gibi ilkelliğin doruklarını tekrardan deneyimleme şansını elde etmişsiniz demektir.

İnsanların gözle görülemeyen bir varlıkla yok olması ne kadar ilginç geliyor değil mi? Tarihe bakacak olursak neredeyse her yüzyılda bir salgınla karşı karşıya kalmaktayız. Tabi aralarda ufak salgınlarda olmuyor değil. 

Yaşamla ölüm, ateşle su olduğu gibi zehrin olduğu gibi panzehri de oluyor. Er geç bir şekilde oluyor. Evren o kadar büyük ve çeşitli ki sonsuz sürede sonsuz türler meydana gelmeye devam edecektir. Belki insanlık bitebilir belki de her zaman devamı gelecektir...

Kitapla kalın..

11 Mart 2021 Perşembe

ZACHARİUS USTA/ Jules Verne


 ARKA KAPAK

Zacharius Usta olağanüstü ince bir işçilikle ürettiği kusursuz saatlerle Cenevre şehrinin gururudur. Ünü İsviçre sınırlarını aşıp Fransa ve Almanya’ya kadar uzanmıştır. Saatçiliğin ilerleyen bilime ayak uydurmasıyla, Zacharius Usta da "saat maşasını" icat eder. Bu icadının ardından kibir başını döndürür. Öyle ya, Tanrı sonsuzluğu yarattıysa, kendisi de zamanı yaratmıştır. Ancak günün birinde imal edip sattığı bütün saatlerin ortada görünür bir sebep olmaksızın birden durmasıyla, öfkeli müşteriler evinin kapısını aşındırmaya başlar.



ALINTI

“Hayatta en çok sevdiğin insanların bile seni anlamaması!”

"Varlığımı dünyaya dağıttığıma göre yaşayacak ne kadar ömrüm kaldı artık!"

"Kıymetli bir âlim, varlığını, diğer insanların gösterdiği hürmete borçludur."




YORUM

"Kibir, dedi keşiş misafirlerine, iyilik için yaratılmış bir meleği yok etti."

Zacharius, İsviçre'nin Cenevre'sinde nam salmış dünyaca bilinen bir saat ustasıdır. Ve bunu sadece kendi düşünmez. Çevresinde bulunan kendi meslektaşları bile onun saatlerinin mükemmelliğini anlatır.

Galiba bu ustanın bu kadar güzel iş çıkarmasının sebebi eserlerinde kendinden bir parça, ruhunun koyması olabilir. Mi?

Günlerden bir gün Zacharius Usta müşterilerinden gelen şikayetler ile sıkıntılı günleri başlamıştır. O kadar üne sahip bir saatçinin ne demek bozulan saatleri tamir edememesi, bozulması.. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bozulan saatlerin sorununu bir türlü çözemez.

Saatçinin az önce dillendirdiğim gibi kendinden bir parça taşıdığı iddiası ile kendi ömrünün yavaş yavaş bittiğinin işareti olarak algılar. Ve buna bir dur demek için çılgınca hareketler sergilemeye başlar.

Kısa ama etkileyici bir eserdi. Şöhreti kaldırmak, kendine bir dur demek çok önemli bir davranış olduğunu Verne bize bu eserinde gösteriyor.

Kibirli insanlardan birçoğumuz hoşlanmaz, onları hayatlarımızda yer vermeyiz. Her şey de olduğu gibi kibrin de düzeyleri vardır. Şimdi siz hiç bir anınızda bir kişiden kendinizi üstün görmediniz mi?

Her insanda tüm duygular mevcuttur. Bunu denge de tutabilmek önemli olan. 

Benim için oldukça keyifli ve sorgulatan bir okuma oldu. Eğer listenizde bulunuyorsa çok bekletmeyin. Bulunmuyorsa da listenize eklemenizi tavsiye ederim. 

Kitapla kalın.. 


1 Mart 2021 Pazartesi

YÜZÜKLERİN EFENDİSİ/ J.R.R. Tolkien (Yüzük Kardeşliği ve İki Kule )


ALINTI

 "Altın olan her şey parlamaz,

Her gezgin yitirmemiştir yolunu,

Gücü olan yaşlı kolay kolay solmaz,

Derindeki kök atlatır donu.

Küllerden bir ateş dirilecek,

Bir ışık fırlayacak gölgelerden,

Kırılan kılıç yenilenecek,

Şimdi taçsız olan, kral olacak yeniden."


"En bitmek bilmeyen iş, daha başlamadığın iştir"

"Ümit zafer demek değildir. Savaş, sadece Yüzük kullanılırsa kesin bir zafere ulaşabileceğimiz bir savaş, hem bizim hem de dostlarımızın kapısında. Bu beni büyük bir üzüntüyle ve büyük bir korkuyla dolduruyor: Çünkü çok şey zarar görecek; her şey de yok olabilir. Ben Gandalf'ım, Ak Gandalf, ama Siyah hala daha kudretli."


YORUM

"Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Krallarına

Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlara

Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlara, ölecekler ne yazık

Bir Yüzük gölgeler içinde ki Mordor Diyarında

Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisine

Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak

Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak

Gölgeler içindeki Mordor Diyarında "

Her şeyin başlangıcı bir Yüzük, her şeye hükmedebilecek bir yüzük. Karanlıklar Efendisi tekrardan uyanıyor büyük bir savaş kapıda. Buçuklular yani Hobbitler'e oldukça büyük bir rol oynayacak. Neden Buçuklular büyük bir rol oynuyor? Hikayeyi öğrenmek için evrene yolculuk yapmalısınız.. :)

Yüzüklerin Efendisi eserini duymayan kalmamıştır. Benim, kitabını okumadan beyazperde de izlememe huyum yüzünden oldukça ertelediğim kült eserlerden birisidir. Ama sonuçta başladım mı başladım..

Tek cilt baskısını okuduğum için yorumu ilk üç kitap hakkında olacak yani normal baskılarda Yüzük Kardeşliği ve İki Kule isimli kitapların yorumu gibi düşünebilirsiniz. 

Gelelim ilk kitaba, Yüzük Kardeşliği eseri tam olarak tanıtım gibi düşünebilirsiniz. Olaya birden giriş yapılmasına rağmen her bir sayfada dünyayı, halkı kısacası tarihini öğreniyoruz. Alıştığım için mi bilmiyorum ama ilk kitapta daha fazla yolculuk edilmiş gibi hissiyatı oluştu. İlk kitap hakkında söyleyebileceğim aslında çok bir şey yok çünkü dediğim gibi nasıl bir evren içerisinde olduğumuzu anlatan bir bölümdü.


Bu bölümde Frodo, Sam, Merry, Pippin 'in dostluğunu ve aslında karşıt görünen halkların aslında birbirlerini tamamladığına şahit oluyoruz. Yolculukların en keyifli halleri birbirlerini tanımaları ve o müzikali şiirleriydi. 

İki Kule eserinde; en son bıraktığımız bölümde yaşanan bazı tatsız (beklenen, en azından benim açımdan) olaylar yüzünden kardeşliğin (yola çıkan grup) dağılması ile yeniden bir plan ve her bir yolcunun kaderini tekrardan şekillenmesine ortak oluyoruz. Her bölümde farklı karakterlerin başından geçen olayları okuyoruz ama hepsinin bir bağlantısı var kime ne oldu diye merakım diğer bölümlerde gecikmeli de olsa giderildi. Lakin bu kitapta yüzük taşıyıcının başına gelen olayları okuyana kadar beklemem gerekti. Bu bölümde en beklenmedik şeylerin yaşandığını söyleyebilirim.

Kısaca özetlemek istedim içeriğine çok fazla girmek istemedim girersem çıkamazdım çünkü bir olayı anlatmaya başlarsam devamını da getirmem gerekiyordu. E anlatırsam da okumanıza gerek kalmıyordu :)


Toparlayacak olursam bu kült eserin oluşumunun da,  her bir kelimenin arkasında bulunan emeği hissedebiliyorsunuz. Bu kadar derin düşünerek bir dünya yaratmak, her bir halkı her bir bitkiyi yeniden tasarlanması tek kelime ile büyüleyici. 

Önümde beni bekleyen daha uzun bir yolculuk var..

Tek cilt ve normal baskı farklarına değinmek istiyorum. Normal baskı okuyan biri olarak bu tek cilt baskı okumanın zorluğunu deneyimledim. Punto bakımından bir sayfa okuduğumda sanki üç sayfa okuyormuş gibi hissettiğim yerler olmadı değil. Onun dışında hemen arka arkaya okumanın verdiği haz bu durumu örtbas ediyor açıkçası.

 Ve kalite bakımından bakacak olursak yıpranma olayı oluyor. Çeviri bakımından hiçbir sorun yaşamadım.. Önsöz kısmında yeterince açıklanmıştı.