16 Ocak 2026 Cuma

TEREYAĞI - Asako Yuzuki

 ARKA KAPAK

Gerçek bir olaydan esinlenen ve Japonya’da büyük ses getiren kült roman: Seri katil ve gurme bir kadın aşçı; onun peşine düşmüş ve davayı çözmeye kararlı bir gazeteci.

Yalnız işadamlarını ev yemekleriyle baştan çıkardığı ve öldürdüğü iddia edilen gurme aşçı Manako Kacii seri cinayet suçlamasıyla hüküm giymiştir. Tüm ülkenin ilgisini üzerine çeken bu dava, Kacii’nin basına konuşmayı reddetmesi ve kimseyi kabul etmemesiyle daha da gizemli bir hâl almıştır. Ta ki gazeteci Rika Maçida ona dana yahnisinin tarifini sormak için bir mektup yazana kadar. Kacii bu daveti geri çevirmeyecek ve cevap yazacaktır.

Haber merkezindeki tek kadın olan Rika, her akşam geç saatlere kadar çalışan, genellikle ramen dışında yemek pişirmeyen biridir. Onunla soğukkanlı Kacii arasındaki görüşmeler, gazetecilik araştırmasından çok mutfak eğitimine dönüşür. Rika, bu gastronomik alışverişin Kacii’yi yumuşatacağını ummaktadır ama asıl değişenin kendisi olduğunu fark edecektir. Yediği her yemekte bedeninde yeni bir şey uyanmaktadır; belki de Kacii ile düşündüğünden çok daha fazla ortak noktaları vardır.

Gerçek hayatta “Konkatsu Katili” diye bilinen dolandırıcı ve seri katilin davasından esinlenen Asako Yuzuki’nin Tereyağı romanı, Japonya’da kadın düşmanlığı, takıntı, aşk ve yemeğin sınır tanımayan hazları üzerine çarpıcı ve sarsıcı bir keşif sunuyor.


ALINTI

"Duvar örmek demek, göğsünü gererek insanları dışlamak değil. Bu, kendini işine adamak ve içindeki kaleyi korumak denen şey değil mi? Duvarın malzemesi sert tuğla ve soğuk beton olmak zorunda değil. Tatlı ve yumuşak bir kek de duvar olabiliyor."


".. güvenli bölgesi bulunmayan bir yaşantı çetin oluyor. Bir yerlerde takılıp kalıyorsunuz."


".. bir insanın değeri, gayret gösterip elde ettiği sonuçtan çok, sürekli ne kadar gayret gösterdiğine bakarak belirlenmiyor mu sence de ?"


YORUM

“Gerçek tat, kendini bastırmamayı göze aldığında ortaya çıkar.”

Tereyağı Japonya’daki “Konkatsu Katili” davası esinlenen bir romandır. Hikâye, Tokyo’da yaşayan gazeteci Rika Machida’nın, sevgililerini ev yemekleriyle baştan çıkarıp öldürdüğü iddia edilen gurme ve katil suçuyla yargılanan Manako Kajii’yle ilişkisi ele almaktadır. 

Kajii’yle tanışıp, kendisiyle röportaj yapmak için birçok mektup göndermesine rağmen dikkatini çekip yanıt alamamaktadır.  Arkadaşının önerisi ile son mektubunun sonuna bir tarif isteği sorması ile dikkatini çekebilmiştir. Bu temas Rika’nın ve çevresindekilerinde yaşamında köklü değişimler başlatacaktır.

Tereyağı, yüzeyde bir suç hikâyesi gibi görünse de aslında, kadın bedeni, arzu ve özgürlük üzerine güçlü bir toplumsal eleştiri sunar. Romanda yemek, özellikle tereyağı, yalnızca tat ve hazla ilgili değildir; bireyin kendi isteklerini bastırmadan kabul edebilmesinin simgesidir. Asako Yuzuki, kadınlara dayatılan ölçülülük, zayıflık ve kendini kontrol etme beklentilerini sorgulayarak, bu normların ne kadar içselleştirildiğini gösterir. Rika’nın yemekle ve bedeniyle kurduğu ilişkinin dönüşmesi, onun toplumun onayına göre değil, kendi arzularına göre yaşamayı öğrenme sürecini temsil eder. Manako Kajii ise bu düzeni en uç noktadan sarsan bir figür olarak, kadınların haz aldığı, talep ettiği ve kontrol kurduğu anda nasıl “tehlikeli” ilan edildiğini görünür kılar. 

Roman, suç anlatısından çok, kadın arzularının neden korkutucu bulunduğunu ve bu korkunun nasıl ahlak, beden ve medya diliyle bastırıldığını sorgular. Bu yönüyle Tereyağı, gündelik hayatın içinde normalleştirilen baskıları açığa çıkaran, sade ama derinlikli bir özgürleşme anlatısıdır.

Ben genel olarak konuyu ele alınış şeklini sevdim. Ortalara doğru monotonlaşma hissettirse de bütüne bakacak olursak sevdiğim bir eser oldu. Verilen mesajların oldukça bağlantılı ve karakterlerin iç dünyasını yansıtmasını beğendim.




10 Ocak 2026 Cumartesi

HUZURSUZLUĞUN KİTABI - Fernando Pessoa

 ARKA KAPAK

Fernando Pessoa 1935’te öldüğü zaman, sandığındaki eserlerinin sayısı tahmin bile edilemezdi. Onun elinden çıkmış şiirlerin, yazıların altında genellikle başka imzalar vardı. Üstelik bu isimler yalnızca birer takma ad değil, öyküsü, geçmişi, yazgısı, dünya görüşü farklı kişiliklerdi.

Pessoa’nın ölümünden sonra elyazmaları derlenmeye başlandığı zaman bitmemiş eserler de bulundu içlerinde. Bernardo Soares imzalı Huzursuzluğun Kitabı da bunlardan biriydi. Tarihten, mitolojiden, edebiyattan, ruhbilimden haberdar bir XX. yüzyıl insanının gerçekliği yadsıyışının, kendini hayallere hapsedişinin güncesiydi bu. Gündüzleri bir mağazada çalışan, geceleri yalnızlığını yağmurun sesinde, ayak seslerinde duyumsayan bir Lizbonluydu Bernardo Soares ya da Fernando Pessoa.

Bugün sadece Portekiz edebiyatının değil tüm dünyanın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Huzursuzluğun Kitabı’ndaki her metin, kırık bir aynanın, gerçekliğin bir yanını yansıtan ve sonsuzca çoğaltan bir parçası...


ALINTI


"..bugün çektiğiniz acının acısını yarın çekeceğinizi şimdiden size muştulayan acı - ne büyük bir açmaz bu, hem yararsız, hem bir o kadar sahte, ne büyük bir açmaz.."


Yaşamayı bilmeden yaşayan bizlere [benim ender benzerlerime ve bana ], her şeyi reddetmekten başka hayat tarzı, dünyayı seyretmekten başka yazgı kalıyor muydu?


"Var olan tek sır, bir sır olduğunu düşünen insanların olmasıdır." demişti..


YORUM

" - ya aklımın tiksindiği düşleri seçeceğim ya da duyularımı dehşete düşüren eylemi; .."

*

Pessoa’nın huzursuzluğu, dış dünyaya duyulan bir öfkeden çok, iç dünyaya duyulan bir yorgunluk. Düşünmekten yorulmuş bir zihinle yazılmış bu satırlar, biz okurların zihnini de yavaş yavaş yoracağını düşünebiliriz çok haksız bir düşünce de değildir ama bu yorgunluk rahatsız edici değil; aksine tanıdık. Sanki uzun zamandır bastırdığın bir hissin nihayet adını koymuş biri var karşında. Eseri okurken yazarla bir bütün hale geldiğiniz o kadar çok an olacak ki..

Kitap boyunca Pessoa mutlu olmaya çalışmıyor, umut vermeye de çalışmıyor. O, sadece olanı olduğu gibi kabul ediyor. Hayatın sıradanlığını, insan ilişkilerinin yüzeyselliğini, mutluluğun geçiciliğini… Ve belki de en çarpıcısı: insanın kendine bile yabancı oluşunu.

Cümleler bazen dağınık bir iç monolog, bazen de uykuyla uyanıklık arasındaki düşünceler gibi. Bir oturuşta biten kitaplardan değil, bazı cümleler okunmuyor; insanın içine işleyerek yazıldığından. Huzursuzluğun Kitabı, kendini yalnız hissedenlere arkadaş olmak için yazılmamış. Tam tersine, yalnızlığını sana daha net göstermek için yazılmış. Pessoa tüm kitap boyunca “Bak, bu his sadece sana ait değil.”

Huzursuzluğun Kitabı,  beni kandırmadı. Belki de bazı kitapların yapması gereken tek şey budur.


8 Ocak 2026 Perşembe

SİLAHŞOR- Stephen King

 ARKA KAPAK

Silahşor (Kara Kule I) Stephen King’in Kara Kule serisinin yeniden gözden geçirilmiş ilk kitabıdır.

Gizemli kahraman son Silahşor Gilead’lı Roland tek başına büyüleyici bir iyilik ve kötülük yolculuğuna çıkar. Siyahlı Adam’ı ararken Alice adında çekici bir kadın ve Jake adında New york’lu bir çocukla arkadaşlık etmeye başlar. Ama bizimkini yansıtan kendi iç dünyasında aslında olukça yalnız ve mutsuz bir tiptir.

Kara Kule, diğer adıyla silahşor, Roland’ın gerçek kimliği ve ilgi çekici karakterini keşfedebileceğiniz, baş döndürücü hayali görüntüler ve karakterlerle bezeli inanılmaz bir roman.

Büyük usta Stephen King’in korku, hayal ve gerçeği harmanladığı Kara Kule, onu yazarlığın zirvesine çıkardı.





ALINTI


"Aramadığın bir şeyi göremezsin çekirge, derdi Cort. Gözlerini açarsan Tanrı istediğini verir."

".. ölümün gerisinde neler olduğunu söyler, neler gördüğünü anlatır."


YORUM

".. biri Kara Kule'yi aramaya başlarsa, zamanla hiç ilgilenmez."

Silahşor, klasik bir Stephen King romanından çok daha fazlası. Çorak, gizemli ve tekinsiz bir evrende geçen bu hikâye; son silahşor Roland Deschain’in Kara Kule’ye uzanan kader yolculuğunu anlatıyor. Roland, Kule’ye ulaşmak için Siyahlı Adam’ın izini sürerken hem geçmişiyle yüzleşiyor hem de yoluna çıkan karakterlerle kendi insanlığını sorguluyor.

📌 Jake Chambers 📌 Alice 📌 “Ka” Hepsi yavaş yavaş Kara Kule evreninin kapılarını aralıyor.

Anlatım bölük pörçük, rüyadaymışçasına ve zaman algısı kırılmış bir yapıya sahiptir. Bu da bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum; bizlerin(okur), karakterle (Roland) bir bütün hale gelmemiz istenmiştir. Okurken ki o yalnızlık duygusu, yolculuk atmosferini yakın bir şekilde deneyimledim şahsen :)

Roland Deschain son silahşor ve görev bilinci(karakule) birleşimi sayesinde ne kadar soğuk, mesafeli, acımasız görünsede ancak derininde trajik bir sadakat ve kader duygusu taşıdığını görebiliyoruz. 

Kara Kule serisi için ilk kitap için durağan, zor ve sıkıcı bir geçiş kitabı gibi yorumlar okusamda ben ilk kitabı oldukça başarılı buldum. Yeterli bir giriş kitabı, sorular barındırarak devamının ne olacağını merak ettirme yönü oldukça iyi mesela sabırsızlıkla ikinci kitabı bekliyorum.

Kara Kule yolculuğuna çıkmaya ne dersiniz?




#KaraKule #Silahşor #StephenKing #BookstagramTR #Fantastik #DarkFantasy 

5 Ocak 2026 Pazartesi

DALGALAR / Virginia Woolf

 ARKA KAPAK


Dalgalar, yaşamın ritmini doğanın döngüsü ve zamanın akışıyla uyum içinde yansıtan bir metafordur. Birlikte büyüyen, üç erkek üç kız altı çocuğun, gençliğe ve sonra yaşlılığa uzanan bir çizgide izlediğimiz yaşamlarını kendi iç sesleriyle anlatan Dalgalar deneysel bir roman, Virginia Woolf’un en özgün yapıtı, kendi deyişiyle bir “oyun-şiir”.

“Ölü şair ne demişti, unutmuşsunuz. Ve ben sözleri size tercüme edemem ki bağlayıcı gücü sizi ip gibi sarsın, amaçsız olduğunuzu kafanıza iyice soksun; ve ritmin bayağı ve değersiz olduğunu göstersin; işte bu yüzden, amaçsızlığınızın farkında olmadığınız sürece sizi istila eden, sizi gençken bile yaşlandıran o aşağılamayı yok edin. O şiiri kolayca okunacak şekilde tercüme etmek de benim çabam olsun.”



ALINTI


" sizler gibi görünmeyi umuyordum, ama olamadım, çünkü ben sizler gibi tek ve bütün değilim, şimdiye dek binlerce hayat yaşadım.."

".. benimde önce bakmam ve başkalarının neyi nasıl yaptığını görmem gerekiyor."

".. benimde önce bakmam ve başkalarının neyi nasıl yaptığını görmem gerekiyor."




YORUM

"ama bana göre iyi bir cümle bağımsız bir varoluşa sahiptir. Yine de iyi bir cümlelerin yalnızlıkla kurulabileceğine inanıyorum."


Virginia Woolf  'Dalgalar' romanında, olayların peşinden sürüklenmektense, bilincin dalgalanan hareketini izlemeyi göstermeyi tercih etmiş. Dalgalar eseri oldukça derin ve anlatımı zor bir eser. Değinilen konu 'benlik' olduğu için de oldukça ön görülebilir bir durumdu. Woolf bu sefer kalemiyle beni 'Dalgalar'ına çekebildi. Süreçten ve kurgudan oldukça memnun ayrıldım bu sefer. Kitap analizine geçersek; oluşturduğu bu altı karakter -Bernard, Neville, Louis, Jinny, Susan ve Rhoda- ayrı ayrı kişilikler olarak değil, tek bir benliğin altı sesi gibi kurguluyor. Her biri bizdeki farklı parçaya dokunuyor: anlatan, hisseden, yabancı kalan, bedeniyle var olan, doğaya sığınan ve çözülmeye çalışan  parçamıza. Romanın sessiz merkezi Percival' ı ise, neredeyse konuşmadan bile bütün karakterlerin içindeki boşluğu açığa çıkaran bir yokluk odağı haline getirmiş. Bir bakıma anlatımı da kolaylaştırmış gibi düşünebiliriz.
Eserdeki  zaman algısı ise normalden farklı ele alınmış; saatle değil, ışıkla ve dalgalarla ölçülür. Günün doğuşu çocukluğa, öğle olgunluğa, akşam yaşlılığa karşılık gelir. Aralara serpiştirilen deniz ve doğa metinleri romanın asıl anlatıcısı niteliği taşıdığını bittikten sonra fark edebiliyoruz.

Bitimi demişken bize şu soruyu da sordurtmayı ihmal etmiyor; "Ben dediğimiz o şey, gerçekten tek parça mı; yoksa birbirine değen kırık parçaların birleşimi mi?"


26 Kasım 2025 Çarşamba

ANTARTKTİKA'NIN SIRRI / Adem Noah

 ARKA KAPAK

Antarktika antik efsanelere ve bazı bilimsel teorilere konu olmaktadır. Bazı araştırmacılara göre tarih boyunca cevabı bulunamamış gezegenimizde yaşam nasıl başladı, antik uygarlıklar niçin tarihten silindi sorularının cevabı bu kıtadadır.

Teresa en son çözdügü eşinin obezliğiyle ilgili gizemden sonra kendisini Profesör Richard ile birlikte dev buzulların kıtasında bulur. Bu defa önceki esrarlı olaylardan farklı olarak mağara çizimleri, 2 dev yumurta, paranormal olaylar, depremler ve salgınlar gibi organize ve birçok gizemli olayla karşılaşır.


Adem Noah'ın gizem ve sır dolu Antarktika'nın Sırrı romanını okurken tek hücrelilerin dünyasını ve sağlıklı yaşamın esintilerini bulacaksınız. Devletlerin perde arkasından kurguladıkları güç oyunlarının dünyayı nasıl tehlikelere sürüklediğine de şahit olacaksınız...




"Dünya denilen denizdeki sorulara bile cevap bulamamışken kâinat deryasindaki bilinmezliklere cevap bulmasını bekleyemeyiz. "

"Insanoğlunun merak edip cevabını bulamadığı birçok soru vardır. "

"Beden ruhun elbisesi olamaz. Ancak ruhun geçici bir süreliğine evi olabilir ve bu ruh istediği zaman evi terk edebilir tıpkı uykuda olduğu gibi .."




YORUM


“Buzların altında saklanan her sır, insanlığın bilmediği değil; bilmekten korktuğu şeydir.”

Adem Noah, Antarktika’nın Sırrı ile okuru yalnızca kıtalar arası bir maceraya değil, insanlığın köklerine, bilimin sınırına ve metafizik bir kapının eşiğine götürüyor. Bu kitap, hem türler arası gezinen hem de okurunu kendi zihninin karanlık odalarına doğru çağıran bir yapıya sahip.

Bir grup bilim insanı, başta Güney Amerika’da bir mağarada antik çizimler keşfediyor. Bu çizimlerde  ilginç semboller ve “iki yumurta” figürü bulunuyor.  Bu sembollerin izini süren ekip, araştırmalarının ardından kendilerini Antarktika’da buluyor. Burada karşılaştıkları şeyler sadece arkeolojik kalıntılar değil; “insanlık öncesi”, “dünya dışı ,farklı uygarlık” tartışmalarını akla getiren izler.

 Ancak hikâye yalnızca keşif ve bilim üzerinden yürümüyor. Eser, bilim insanlarının karşılaştığı “görünmeyen güçler”, “paranormal olaylar”, “komplo”, “gizli örgütler/kurumlar” gibi unsurlar da barındırıyor.  Aynı zamanda yazar, metafizik, inanç, insan doğası, bilinmeyenler ve bilimin sınırları gibi temalar etrafında okuyucuyu düşünmeye ve sorgulamaya zorluyor. 

Kitap ele alınan konu bakımından çok yoğun ve bir noktada tatmin edici. Ben eseri bilimsel roman olarak okumaya başladım. Kurgu kısmından çok bilim ,metafizik , teori,  makale tadında yoğun bilgi ve teori akışı olduğunu, bu yüzden roman okuyor hissi tamamen kayboldu. Eğer roman edebi yönden de biraz daha ele alınsaydı daha keyifli olabilirdi. Bilgiyi bir noktada kurgusal olarak ele alındığında bilgi kalıcılığı daha fazla olduğunu düşünüyorum.

  Özellikle hastalıklar, insan fizyolojisi, bilimsel teoriler vs. gibi konuların detaylı aktarımı, romanın edebi temposunu  düşürebiliyor. Yazar da sıradan okurların aksine düşünen bir kesime hitap ettiğini dile getirmişti. Bu yönden bakacak olursak  bilim, metafizik, tarih konularına ilgi duymuyorsanız veya bu konularda bilginiz yoksa okurken zorlanabilirsiniz; çünkü kitapta referanslar ve terminoloji yoğun ele alınmış.

Kısacası başlangıcımı yanlış yaptığım için okurken bir noktadan sonra tatmin ediciliği kayboldu. Bilimsel yönler ve kurgusal olarak beğendim lakin edebi yönden kalemi beni tatmin etmedi.

Belki diğer eserlerinde bu bakış açısıyla yaklaşım tatmin edebilir. 




19 Kasım 2025 Çarşamba

KARTOPU- Osman Aysu

 ARKA KAPAK

Kenan'ın nefret dolu gözleri birden keyifle ışıldadı. "Sonunda seni yakaladım, iblis," diye homurdandı. "Sonun geldi artık."

"Neslihan fazla düşünmedi. Şayet aşağıya çakılırlarsa sımsıkı sarıldı. Genç kadın bu sıcak temasla yaşam arzusunu bir kere içinde hissetti. Ölmemesi gerektiğini, mutluluğa tam kavuşacağı sırada böyle bir imkânsızlığı aşmasının şart olduğuna inandı. Ayrıca Feridun onu sıkışıp kaldıkları labirentten çekip çıkaracak kadar da güçlüydü."


Genç bilim adamı Feridun Yalaz, çok önemli bir buluş yapmış, tüm dengeleri alt üst edecek bir projeye imza atmıştı. Ancak ABD'de başladığı bilimsel çalışmalarını tamamlayamadan ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Önce Londra'ya oradan da Moskova'ya kaçan Feridun'un peşindeki mafyayla ne işi olabilirdi ki? Türk polisiyesinin usta kalemi Osman Aysu'dan aşk, intikam, tutku ve gerilim dolu, nefes nefese okuyacağınız bir roman...






YORUM


Gizemli kişiler, belirsiz geçmişler, derinleşen sırlar, kimlik oyunları..

Küçük bir sır veya masum görünen bir olayın nasıl hızla büyüyüp tüm karakterlerin hayatını yutacak bir felakete dönüşebileceğini anlatan bir gerilim hikâyesi. Osman Aysu, roman boyunca hem sıradan insanların taşıdığı gölgeleri hem de tehlike karşısında ortaya çıkan gerçek yüzleri kaleme almaktadır. Olay örgüsü başlangıçta sade görünür; fakat her yeni bilgi, her yeni hamle kartopunun yokuş aşağı hızlanması gibi gerilimi ve macerayı büyütür.

Okuduğum baskıdan kaynaklı oldukça fazla yazım hataları mevcuttu. Kesinlikle güncel baskı okunmalı eğer okunacaksa. Yazarla ilk tanışma kitabımın böyle olmasını istemezdim açıkçası. Kalemine gelecek olursak yazarı daha öncesinde okuduğum yorumlara göre beğenilmişti lakin ben bu eserinde aradığım gerilimi pek alamadım. Ayrıca konusu da güzel düşünülmüş lakin ele alış şekli pek beni tatmin etmedi.

Bilim insanı Feridun Yalaz karakteri de tam bana işlemedi. Diğer yan karakterlerde aynı şekilde. Pek beni tatmin eden bir eser olduğunu söyleyemeyeceğim. Belki farklı eserlerinde bu durum değişir. 


ATATÜRK HAKKINDA HATIRALAR ve BELGELER / Afet İnan

 ARKA KAPAK

Afet İnan, Atatürkün hayatının son 13 yılında her zaman yakınında bulunmuş ve yakın tarihimizin dönüm noktalarının hem aktörü hemde tanığı olmuştu: Önyargılar ve yetersiz bilgiler nedeniyle hakkınca bilinmeyen tarihimizin, Türk Tarih Kurumu sayesinde gerçek yerini almasını sağlamak... 

Türk kadınının modern toplumdaki yerini alması yolunda bizzat örnek okuşturma ve seçme-seçilme hakkının tanınmasına öncüsü olmak... Ve Atatürk'ün pek çok konudaki görüşlerine ilk elden tanıklık... Afet İnan, Atatürk döneminde yaşadıklarını ve ondan dinlediklerini okuyucuyla paylaşıyor. 

Dili genç kuşaklar için anlaşılır hale getirilen bu baskı, bazı okuyucuyla ilk kez buluşan fotoğraflarla daha zenginleştirildi. 






ALINTI


"Bir milletin nisvanı (kadınları) derece-i terakkisinin mizanıdır (gelişmişlik düzeyinin ölçütüdür."

Atatürk, "Akıl ve mantığın halletmeyeceği mesele yoktur" derdi. Ancak, O, aklın rehberinin bilgi, bilim olduğunu da yine kabul etmişti.

Atatürk dedi ki; Ancak hür fikirlere sahip olan insanlar vatanlarına faydalı olabilir ve onlardır ki vatanlarını kurtarıp muhafaza etme kudretine malik olurlar.

Bir akşam üzeri Atatürk’ün etrafında toplananlar arasında, onun fani oluşu üzerinde durulmuş ve kendisi şu cümlesini tekrar etmişti, ”Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” Böyle dedikten sonra da, ”Milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın” demiştir.



YORUM

Afet İnan tarafından kaleme alınan bu kıymetli eser hem bir hatıra, hem bir araştırma, hem de bir belge kitabı niteliği taşımaktadır. Atatürk’ün gündelik hayatını, fikir alışverişlerini, inkılapların hazırlık süreçlerini, özel konuşmalarındaki düşünce akışını, insani yönünü (espri anlayışı, hassasiyeti, çalışma disiplini) doğrudan bir tanığın gözünden aktarır. Bu yönüyle kitap yalnızca tarih okumak değildir; Atatürk’ün kişiliğine açılan bir pencere gibidir.

Afet İnan, Atatürk’ün bilim, eğitim, kadın hakları, tarih ve toplumsal kalkınma konularındaki düşüncelerini birinci elden anlatır. Özellikle: “Türk kadınının toplumdaki yeri” üzerine yaptığı sohbetler, tarih tezi ve dil devrimi üzerine fikir tartışmaları, Cumhuriyet’in temel ilkeleriyle ilgili açıklamalarına yer verilmesi  okura Atatürk’ün entellektüel derinliğini bir kez daha gösterir. Kıymeti hiçbir zaman unutulmaz ama böyle bir eserde manevi kızının gözünden, kaleme alınan bir eserde tekrar hatırlamak ..

Kitapta yalnızca hatıralar yoktur; mektuplar, yazışmalar, resmî notlar, Atatürk’ün Afet İnan’a verdiği çalışma talimatları belge olarak sunulur. Bu da eseri bilimsel bir güvenilirlik seviyesine taşır.

Birinci elden yazılmış olması eşsiz değerde. Afet İnan’ın anlattıkları, Atatürk’ü idealize etmekten çok, gerçeğe sadık bir anlatımla sunulur. Bu da kitabı hem tarihçiler hem okurlar için kıymetli kılar.  Atatürk’ün karar alma süreçleri, fikir geliştirmeleri, sabahlara kadar süren çalışma temposu; kitabı aynı zamanda liderlik üzerine bir ders kitabına dönüştürür. Kitabın en çarpıcı mesajı, Atatürk’ün Türkiye’nin yalnızca eğitim ve bilimle yükselebileceğine olan sarsılmaz inancıdır.  

Kitapta tamamen resmi bir anlatım yerine, yer yer duygusal, samimi, sıcak bir üslupla yazılmış olması çok duygulandırdığını söyleyebilirim. Atatürk’ün sofrası, sohbetleri, çalışma odası gözünüzün önünde sanki canlı bir tabloya dönüşmekte.

Atatürk’ü bir “kahraman” kalıbından çıkarıp, onu düşünen, okuyan, araştıran, öğreten, gülen ve sorgulayan yönleriyle bir insan olarak karşımıza koyması. Okurken hem tarihe yaklaşıyorsunuz, hem Atatürk’e… Hem de Cumhuriyet’in nasıl bir fikrî temelin üzerine kurulduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.  

Kısacası bu eser, Atatürk’ü anlamak isteyen herkes için yalnızca bir kitap değil, bir tanıklık, bir yakınlık, bir yol gösterici.


"Hepimizin Atatürk’e karşı vazifelerimiz olduğunu unutmamalıyız."

SARI YÜZ / R. F. Kuang

 ARKA KAPAK

Athena Liu edebiyat dünyasının sevgilisi, June Hayward ise kelimenin tam anlamıyla bir hiç kimseydi. June, delice kıskandığı arkadaşının bu başarısını Amerikalı-Çinli olmasına, kendi başarısızlığını da normal bir beyaz kız olmasına bağlıyordu.

TEHLİKELİ YALANLAR

Athena korkunç bir kazada ölünce June onun yayımlanmamış kitabını çalacak, Juniper Song adıyla kendi romanıymış gibi yayımlayacak ve çoksatanlar listesini kasıp kavuracaktı.

KARANLIK SIRLAR

Ancak kanıtlar ve gizemli bir Twitter hesabı June'un çalıntı başarısını tehdit ettikçe June hak ettiğini düşündüğü şöhreti elinde tutmak ve bu korkunç sırrı tüm dünyadan saklamak için ne kadar ileri gidebileceğini keşfedecekti.

ÖLÜMCÜL SONUÇLAR

Sonrasında olanlar ise tamamen diğerlerinin suçu.

F. Kuang'ın sansasyon yaratan romanı, pandemi sonrası dünyanın hâlini çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. Sarı Yüz, ilk sayfadan son sayfaya temposunu hiç düşürmeden, çeşitlilik, ırkçılık ve kültürel sömürü gibi önemli meseleleri işlerken sosyal medyanın ürkütücü yüzünü de etkileyici bir şekilde ortaya koyuyor.



ALINTI

Yazmak gerçek dünya canınızı fazla acıttığında kendi dünyanızı şekillendirme gücü verir insana.

Benim de yıldızımın parlayacağı günün geleceğini umdum hep. Ve işte sanırım o gün geldi.

Gerçek akışkandır. Hikâyeyi örmenin her zaman başka bir yolu vardır, anlatının çarkına sokacak bir çomak bulunur daima.



YORUM

Başkasının hikâyesini çalabilir misin? Peki ya kültürünü?

Gerçek bir yazar olmanın bedeli ne? Kimin hikâyesi gerçekten ‘senin’ sayılır?

R. F. Kuang, Sarı Yüz ile yayınevi dünyasının parıltılı ama zehirli tarafını acımasız bir dürüstlükle bize sunuyor. Roman, edebiyat sektörünün karanlığını, kültürel sahiplenme  tartışmalarını ve başarı açlığının insanı ne kadar dönüştürebileceğini bir psikolojik gerilim tonuyla harmanlıyor.

Ana karakter June, yetenekli olduğunu düşünmesine rağmen bir türlü hak ettiği ilgiyi göremeyen, bir adım geride kalmış bir yazardır. Hem meslektaşı hem de arkadaşı Athena parlak, başarılı, kültürel olarak da dikkat çekici bir figürdür. Ölünce June onun henüz yayımlanmamış el yazmasını alıyor. Kendi adıyla yayımlıyor. İyi bir hikâyeyi kim yazmış, gerçekten önemli mi? sorusuyla June’un iç sesi giderek daha gürültülü, daha tehlikeli bir hâl alıyor. June ilerledikçe kendinden kaçıyor; hakikat, başarı ve ahlak arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Okur olarak bir yandan ondan nefret ediyor, bir yandan her adımını merakla sonunu devam ettiriyorsun. 

Bu romanda Kuang yalnızca bir hırs hikâyesi anlatmıyor; yayıncılık dünyasının ikiyüzlülüğünü, kültürün bir meta haline gelmesini, sosyal medyanın linç kültürünü, görünmez önyargıları kaleme alıyor. 

Sarı Yüz, yalnızca bir roman değil; kimlik, mülkiyet, kültür ve etik üzerine kışkırtıcı bir tartışma eseri. 

Eser boyunca kendinizle çelişeceğiniz bir eser bırakıyorum. Edebiyat sektörü ve yazarlar dünyasını yakından görmek oldukça keyifli ve çıldırtıcıydı. Popüler bir kitap ve pr iyi yapıldı. Vaktiniz varsa okunabilir bir eser. Babil eserini de severek okumuştum. Kuang' ın kalemini sevdiğimi söyleyebilirim.


 ARKA KAPAK

“Yarın öğlen av başlıyor. Bu yüzü unutmayın!”

Yıl 2025. Amerika’da kâbus gibi bir düzen hâkimdi. Ülkeyi yönetenler büyük bir sınıf farkı yaratmışlardı. Halkın çoğu yoksuldu. Televizyon programları insanların para için hayatları üzerine bahse girdiği bir platform haline gelmişti.

Ben Richards da o çaresiz adamlardan biriydi. İşsizdi, parasızdı ve ümitsizdi. Hasta kızının tedavi olması gerekiyordu. Ben’in yapabileceği tek bir şey vardı: Koşucu programına katılmak ve bir milyon dolar kazanmak. Yarışmanın amacı onu öldürmekle görevli Avcılar’dan kaçmak ve otuz gün boyunca hayatta kalmaktı, hem de gezendeki hemen herkes onu seyrederken ve ele vermeye çalışırken…

Acaba şimdiye dek kimsenin sekiz günden daha fazla hayatta kalamadığı yarışmayı Ben Richards kazanabilecek mi?

Acımasız sistemi yenebilecek mi? Sonucu ne olursa olsun, Ben bu ölüm kalım oyununda sonuna dek gitmeye hazırdı.




ALINTI


“Bir zamanlar insanlar kitap okurdu. Şimdi sadece ekranın önünde ölüleri izliyorlardı.”

“Bu karmaşık ve karanlık çağın getirdiği bütün korkuların simgesisiniz.”

“Şiddete başvuran insan yine şiddetle ölür.”

“Para, Tanrı olmuştu. Geriye kalan her şey, onun kurbanlarıydı.”



YORUM

“Hayatta kalmak, bazen sadece nefes almak değildir;

bazen seni yok etmek isteyen bir dünyanın önünde koşmaya devam etmektir.”

Stephen King’in Bachman döneminin en karanlık distopyalarından Azrail Koşuyor, okuru yalnızca vahşi bir yarışa değil; yoksulluğun, medyanın vahşileşmiş gösteri kültürünün ve insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesinin içine fırlatıyor.

Roman, yakın gelecekte geçen karanlık bir distopyayı anlatır. Dünya, derin bir ekonomik çöküşün içindedir; işsizlik yaygın, yoksulluk ölümcül bir boyuttadır. Televizyon ise halkın acılarını unutturmak için vahşi yarışmalar ve ölüm oyunları yayınlayan bir manipülasyon aracına dönüşmüştür. Ben Richards, işsiz, umutsuz ve hasta kızının tedavisi için paraya ihtiyaç duyan bir babadır. Son çare olarak, devlet destekli ölümcül yarışma programı “Running Man”e katılmaya karar verir. Bu yarışmada Richards 30 gün boyunca hayatta kalmaya çalışır, tüm dünya onu televizyonlardan izler, profesyonel “avcılar” ve halktan herkes onu ihbar ederek veya yakalayarak ödül alabilir. Richards, sadece peşindeki ölüm makineleriyle değil, onu bir eğlence nesnesi gibi izleyen kitleyle de gerçekleri manipüle eden medya ile de yoksulların hayatını hiçe sayan sistemle de savaşmak zorundadır.

Koştukça Richards, düzenin “suçlu kim?” sorusuna kendi cevabını oluşturmaya başlar. Ve kaçış, bir süre sonra kişisel bir hayatta kalma mücadelesinden çok daha büyük bir başkaldırıya dönüşür.

King burada yalnızca bir kaçış hikâyesi anlatmıyor. İzlediğimiz programların ardındaki karanlığı, toplumun tüketim iştahını, çaresizliğin insanı neye dönüştürebileceğini acı bir dürüstlükle önümüze koyuyor.

 “Biz de bugün benzer bir gösterinin içinde değil miyiz?” sorusu insanın zihninin bir köşesinde yanıp sönüyor.

Azrail Koşuyor, sadece bir distopya değil; sistemin çarkları arasında sıkışan insanın “koşmaya devam etme” hikâyesi. Sert, hızlı, sarsıcı. Bittiğinde uzun süre zihninizde yankılanacak cinsten bir kurgu. 



11 Eylül 2025 Perşembe

MAHŞER - Stephen King

 ARKA KAPAK

Biyolojik denemeler yapılan bir kuruluştan kaçan biri, kısa süre sonra domino etkisiyle insanların yüzde doksan dokuzunu yok edecek mutasyona uğramış ölümcül bir grip mikrobunu yaymaya başlar. Hayatta kalmayı başaran korku ve şaşkınlık içindeki bir avuç insan kendilerini kurtaracak bir lider arayışı içine girer. Ve iki aday ortaya çıkar... Colorado'da bir halkevi kurmakta ısrar eden 108 yaşındaki hayırsever rahibe Abagail ve kötülükten başka bir şey düşünmeyen, kargaşadan mutlu olan şiddet yanlısı "kötü adam" Randall Flagg...

Yalnızca düşlerde var olabileceğini sandığımız karanlık bir hikâye...



ALINTI

“ Sanki hepsi mutluluk maskeleri takmıştı ama maskenin gerisindeki gerçek yüzleri, canavar yüzleriydi. O tür canavarlara da kurt adam deniyordu. “

“Onların bilmediği pek çok şey biliyordu. Kara Adam’ın ismi Randall Flagg’di. Batıda ona karşı çıkanlar veya sözünü dinlemeyenler ya çarmıha geriliyor ya da bir şekilde aklını kaybederek kaynayan bir kazan olan Ölüm Vadisi’ne başıboş halde salınıyordu.”


YORUM


" Şu hayatta mucizeler hiç tükenmiyordu. Ama düşününce, bazıları tükeniyordu aslında. "

Efsane bir kitabın yorumu nasıl yazılır bilemiyorum ama deneyeceğim :) Kısaca konusuna değinelim;

Bir kıyamet sonrası destan… ABD ordusunun laboratuvarında geliştirilen“Captain Trips” adı verilen grip virüsü, kazayla sızarak dünyaya yayılır. Virüs %99 oranında öldürücüdür ve nüfusun büyük çoğunluğunu silip süpürür. Sağ kalan azınlığın  rüyalarında gördüğü  iki güçlü figürün çağrısına kayıtsız kalamaz. O güçlü figür nedir?

 Abagail Ana;  İnancı, iyiliği ve umudu temsil eden yaşlı bilge bir kadın.

Randall Flagg ; Kaosun, şiddetin ve şeytansı cazibenin vücut bulmuş hali.

Biri Nebraska’da saf bir inanç topluluğu kurarken, diğeri Las Vegas’ta korku ve şiddet üzerine inşa edilmiş bir düzen yaratır. Ve sonunda insanlığın kaderi, bu iki tarafın karşılaşacağı son savaşta belirlenecektir. 

King bu eserinde diğer eserlerinde de olduğu gibi birçok konuyu ele almış ve gerçekten ince bir şekilde işlemiş.1216 sayfa evet başlangıçta göz korkutur :) ama dilerseniz günlük planlama yaparak rahatça okunabilir ama bence gerek kalmıyor elinize alınca su gibi akıp giden bir eser kendisi.

Mahşer maalesef bizimde geçmiş yıllarda tecrübe edindiğimiz bir pandemi dönemini anlatan bir konusu mevcut ama önemli farklardan biri 1978 yılında yazılmış olması. 

Pandemi adı altına iyilik-kötülük Abagail Ana ve Randall Flagg Tanrı–Şeytan karşıtlığının temsilcileridir aslında, inanç-irade karakterlerin sürekli seçim yapmak zorunda kalmaları insanın kaderini belirleyen şeyin “ özgür irade” olduğunu vurguladığı bölümler, toplumu yeniden oluşturma salgın sonrası hayatta kalanlar, yeni bir düzen kurmaya çalışma sürecinde adalet, demokrasi, liderlik ve kaos arasındaki çatışmayı yansıtması ufak detaylar ile özetleyebiliriz.

King dinsel unsurları eserlerinde vurguladığı bir başka konu. Burada da böyle bir konu üzerinde yansıtmaması düşünülemezdi. Peki bize nasıl bağlantı sunuyor? (Spoiler içerir)

Vahiy’de dört atlıdan biri “Hastalık ve Ölüm”ü taşırken, romanda insanlığı kırıp geçiren Captain Trips virüsü adeta çağımızın ölüm atlısı. Ama burada fark: bu kez felaket Tanrı’nın gazabından değil, insanın kendi kibrinden, yani teknolojik hırsından doğuyor. İyilik ve kötülüğün liderleri de İncil’deki sembollerle birebir örtüşüyor.  Abagail Ana , inancı ve tevazuyu temsil eden bir peygamber figürü gibiyken;  Randall Flagg, tüm karizması ve kaotik düzeniyle tam bir Deccal. Onun Las Vegas’ta kurduğu sahte cennet, yozlaşmış bir Babil’i andırıyor. Sağ kalanlar rüyalarında iki tarafa çekilir: biri Boulder’da iyiliğin topluluğu, diğeri Las Vegas’ta kötülüğün ordusu. Bu ayrım, Vahiy’de Tanrı’nın halkı ve Şeytan’ın ordusu arasındaki karşıtlığı hatırlatıyor. Romanın doruk noktası olan Las Vegas’taki savaş ise Armageddon’un modern bir yansıması. Flagg’in ordusunun yok oluşu, ilahi müdahaleyi anımsatan bir nükleer patlamayla gerçekleşiyor. Ve tüm bu yıkımın ardından… umut. Frannie’nin doğacak bebeği ve Boulder’da yeniden kurulan toplum, Vahiy’deki Yeni Kudüs’ün simgesi olarak karşımıza çıkıyor. Karanlığın ardından gelen ışık, yıkımın ardından doğan umut…

Son olarak karakterlere de değinecek olursam ana karakterlerin her biri birbirinden muntazamdı..  Nick ve Tom sonradan en sevdiğim karakterlerdendi :)


" Hayat, hiç kimsenin üzerinde uzun süre duramayacağı bir tekerlekti. Ve sonunda daima aynı yere dönerdi... "

9 Ağustos 2025 Cumartesi

KÜL -Aslı Özgür

 AŞK
Derviş derviş olalı böyle zikir görmedi,
Âlim kitap tutalı böyle ilim bilmedi.
Hangi can candır ki kendinden geçmedi ?
Aşk ile ibadet bile aşka ibadete yetmedi…
-İlahi Aşk’a
Görüyor musun sana boy atan şu kalbimi
Tıpkı kendine kapanık Vav’ın Elif gibi dirilişi.
Ah benim gözleri bin kıtalık şiirim,
Uyaklarda uyanışım, mısralarda dinginliğim.
Ah benim aşka dair tek zikrim,
Ömrüme inzivam, dünyaya restim.
Ah benim kendimi kendimden çekmişliğim,
Vaktine esir nasibimi bekleyişim…
-Fani Aşk’a
Sevgili
Aşk tapmak değildir kendini aşmaktır,
Kendini aşıp da aşkta kendine varmaktır…


YORUM

 Kül adlı bu şiir kitabında, kelimelerin küllerinden yeniden doğan bir içsel yolculuk; aşkın, ölümün ve varoluşun en derin anlamlarını sessiz ama güçlü fısıltısına şahit oluyoruz.

“Aşk tapmak değildir kendini aşmaktır,

Kendini aşıp da aşkta kendine varmaktır…”

Aslı Özgür'den okuduğum üçüncü eser. Her biri birbirinden derin, muazzam hisler bırakan şiirlere konuk etmişti. Kül eserindeki şiirler de bir o kadar muazzamdı. Kendini her eserinde bir üst noktaya koyarak ilerlemeyi amaçlayan bir şairimiz. Okuyucuya verdiği değeri de eserlerinde görebiliyoruz. Bu oldukça kıymetli bir yön açıkçası. Bunu hissettirebilmek de bir başarıdır benim gözümde.

Bu eserinin son bölümünde bize ayırdığı etkinlik bölümü mevcut. Orada kendi sözleriyle kendimiz bir şiir oluşturabiliyoruz. Çeşitli şekilde bir sürü şiir ortaya çıkartmak mümkün :) Benim oldukça hoşuma giden bir bölümdü. Bir önceki eseri 'Asil Aşk' eserinde de şiirler, günceler ve sözler bölümünün ardından düşüncelerimizi paylaşmamızı istemişti. Şimdi şiir yazmamızı :) Bu tarz yazar/şair - okuyucu etkileşim bir arada olan şeyler çok kıymetli.

Kül'de her mısra, iç dünyanızda derin izler bırakacak, aşkı, ölümü ve varoluşu yeniden sorgulatacak. Bu yolculuğa çıkmak isteyenlere kesinlikle tavsiye ettiğim bir şairimiz. Şimdiden şiirleri tadacak olan kişilere keyifli, derin okumalar.





Nasıl inanmışım dersin kendine uzaktan bakınca.

Zaman sevdayı geçip ayrılığa varınca,

Sözünü senet saydığın aşkın yüreği karşılıksız çıkınca 

19 Haziran 2025 Perşembe

KUŞKU MEVSİMİ ve ESARETİN BEDELİ / Stephen King

ARKA KAPAK

Usta yazar Stephen King’in novela türündeki öykülerinden oluşan Kuşku Mevsimi, en fazla “Shawshank Redemption” adlı filme çekilmiş öyküsüyle büyük ilgi gördü. Ülkemizde “Esaretin Bedeli” ismiyle hafızalara kazınan film, Amerikan Film Enstitüsü’nün hazırladığı “En İyi 100 Film” listesinde yer almaktadır.

Bugüne dek pek çok yapıtı film ve TV dizisi olarak yorumlanan yazarın Kuşku Mevsimi adlı romanında; Yetenekli Öğrenci, Esaretin Bedeli (Shawshank Redemption) ve Solunum Metodu adlı üç öykü bulunuyor.

Stephen King, Kuşku Mevsimi ile yalnızca korku ve gerilimde değil dram türünde de usta bir yazar oduğunu kanıtlıyor...



ALINTI

"Sadece kaybedenler emirlere itaat ettikleri için savaş suçlusu olarak yargılanırlar."

".. Ancak hapishaneye başka bir şey daha getirmişti. Kendi değerini bilerek gelmişti."

"Acı olmazsa huzur da olamaz; onun için acı çekerek ruhumuzu kurtarabiliriz."



YORUM

Kuşku Mevsimi ve Esaretin Bedeli üç öyküden oluşan, King’in alışılmış korku temasından uzaklaşıp psikolojik derinlik ve dramatik güce odaklandığı bir yapıt. Başlamadan önce her öykü birbirinden iyiydi. Her bir hikayeyi kısa tutarak ilerlemeye çalışacağım.

 Kitabın ismini alan Kuşku Mevsimi öyküsü Todd Bowden isimli zeki ve örnek bir lise öğrencisi, kasabasında saklanan eski bir Nazi subayı olan Arthur Denker’i (gerçek adı Kurt Dussander) tanır ve onunla gizli bir bağ kurar. Todd, yaşlı adamı ifşa etmek yerine, onun geçmişine dair detayları öğrenmek ister… ama bu süreç her ikisi için de derin bir etki yaratır.

Todd karakterini dışarıdan oldukça uyumlu, zeki, çalışkan tam iyi insan örneği. Göstermediği asıl yüzü ise bambaşka bir boyut. Manipüle yeteneği mevcut, olaylardan kaçış becerisi ve zekası da aynı şekilde çok üst düzey bir karakter. Dışı sizi içi bizi yakan bir tip yani :) Nazi Subayıyla tanışma hevesi bir tarih dergisine dayanarak ilerliyor. Kuşku Mevsiminin alt metnini kısaca özetlemek gerekirse içindeki kötülüğü dışa yansıtma süreci diyebilirim en basit tabirle. Nasıl iyilik bulaşıcı diyorsak kötülük de aynı şekilde. Arthur Denker / Kurt Dussander karakteri de oldukça iyi işlenmiş o karakterin yansıtılma şeklini de çok sevdim. Yavaş ve etkili bir şekilde içimize işlenmiş. Nazi dönemini başta üstün körü anlatılsa da beni tatmin etti. Her iki karakter de unutulmayacak bir şekilde ele alınmış. 

Esaretin Bedeli öyküsünde ise, Andy Dufresne başarılı bir bankacıdır, işlemediği bir cinayetten dolayı Shawshank Hapishanesi'ne gönderilir. Orada Red (Ellis Redding) isimli bir mahkûmla dostluk kurar. Hikâye, Andy'nin zekâsı, sabrı ve özgürlük umuduyla örülü yıllarını konu alır. Tabii ki burada ana karakterimiz Andy Dufresne ile başlamak gerekir ama ben hikayeyi bize anlatan Ellis ile başlamak istiyorum. Hapishane hayatını, olayları ve karakterleri çok derin bir şekilde bize yansıtıyor (King :)) 

Andy karakteri ise gerçek anlamda umudun, hayalin ve zekanın ustaca oluşturulmuş bir yansıması. Detaya girersem spoiler olacağı için oraları geçiyorum. Neden bu kadar önemli olduğunu okuyunca anladım açıkçası. Gerek bu yüz küsür sayfa da derin bir şekilde konuyu ele alıp bize yansıtması oldukça yeterli bir neden :)

Gelelim üçüncü ve son hikayemize Solunum Metodu isimi bu hikaye de oldukça sert ve başarılı. Hikaye içinde hikaye unsuru mevcut burada. İsmini alan hikaye aslında oluşturulan hikayenin içinde geçmektedir. (Umarım çok karışık gelmedi) Hikaye, David adında yaşlı bir avukatın ağzından anlatılır. David, Viktoryen tarzda bir binada gizemli bir erkekler kulübüne üyedir. Bu kulüpte her Noel'de hikayeler anlatılır. Dr. Emlyn McCarron, bir yıl Noel arifesinde kulübe gelir ve alışılmışın dışında bir doğum hikayesi anlatır: 1930’larda bekar, fakir ama onurlu bir kadın olan Sandra Stansfield, evlilik dışı hamile kalır. Toplumdan dışlanır ama çocuğunu doğurmaya kararlıdır. Dr. McCarron onun doğumuna yardımcı olur ve ona özel bir "solunum metodu" öğretir. Trajik bir olay yaşanacaktır (oldukça travmatik bir sahne). 

Stephen King kadın karakterlerini oluşturmasını ve bize yansıtmasını çok beğeniyorum. Burada da Sandra karakteri ise tam yerinde bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Solunum Metodu ne kadar doğum gibi bir olayla somutlandırılmaya çalışsa da alt metinde bilincin kontrol edilebilmesini anlatıyor. Ben buna inana taraftayım :) Bazı olaylar karşısında gerçek anlamda beyin kandırması yaparak ilerlemeye devam ettiğim zamanlar oldu.

Her bir hikaye oldukça başarılıydı. King'in çok boyutlu bir yazar ve her yeni eserinde bunu keşfetmek çok keyifli.


17 Haziran 2025 Salı

BOĞULAN KADIN / Robyn Harding

ARKA KAPAK

Başarılı bir şef olan Lee Guliver, borç harç açtığı restoranın pandemiyle birlikte batacağını ve korkunç bir sondan kurtulabilmek için bildiği her şeyi geride bırakmak zorunda kalacağını hiç tahmin edemezdi. Ancak kendini bir anda hiç bilmediği bir şehrin sokaklarında, arabasında yaşarken bulmuştu. Bir akşam huzur içinde uyuyabilme umuduyla arabasını okyanusun kıyısındaki ıssız bir parka çektiğinde başına geleceklerden habersizdi. Kendini gözyaşları içinde okyanusa atan kadını kurtarmanın hayatını bu kadar altu¨st edeceği aklının ucundan bile geçmezdi. Kurtardığı kadın Hazel ona toksik bir evliliğin sarmalında nasıl istismarn edildiğini anlattıkça Lee, Hazel’a yakınlık beslemeye başlamış, iki kadın arasında beklenmedik bir dostluk kurulmuştu. Derken bir gu¨n Hazel şok edici bir teklifle çıkageldi: Lee kısa bir su¨reliğine yerine geçecek ve Hazel ortadan kaybolacaktı. Ancak Lee, çok geçmeden hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlayacaktı. Artık kaçtığından da büyük bir tehlikenin ortasındaydı.


ALINTI

"İyice dinlenmediğin sürece dünyayı yönetemezsin."

“Çünkü emin olduğum tek bir şey var; güvenebileceğim kimse yok.”

"Korku ve çaresizlik insana korkunç şeyler yaptırabilir. Bunu en iyi ben bilirim."


YORUM

"Beni tüketmekle tehdit eden korkuyu, ümitsizliği ve mutlak yalnızlık duygu­sunu üzerimden atmaya çalışıyorum. Çünkü çabalamaktan, ilerlemekten, var olmaktan başka seçeneğim yok."


İlk başta konusuna değinecek olursam, Dışarıdan tamamen zıt iki kadının yollarının kesişmesini konu alır. Ana karakterlerden biri evsiz kalmış, travmatik bir geçmişe sahip bir kadındır. Diğeri ise şiddet dolu bir evliliğin içinde kapana kısılmış, dışarıdan bakıldığında "mükemmel" bir hayatı olan başka bir kadındır. Bu iki farklı dünyadan gelen kadının yolları kesiştiğinde, ortaya hem duygusal hem de tehlikeli bir hikâye çıkar.

Başlangıçta gerçekten çok basit bir hikaye gibi gelmişti ve çok sevdiğimi söyleyemem ama ortalarda çok güzel bir şekilde ters köşe oldu. Karakterler de bana çok basit geldi, evet konu bakımından şiddet, travma, kaçış, yeni bir kimlik arayışı gibi temalar işlenmeye çalışılmış başarılı diyebilir miyim tam emin değilim. Karakterleri tam işletebilseydi belki daha çok etkilenirdim ama bana geçmedi açıkçası. Ortalama bir kitap diyebilirim.

 Psikolojik gerilim olarak bakacak olursam bir kadın olarak tabii ki daha fazla empati ve içselleştirme yapabildim. Yine o da ortalama olarak kaldı :)

Önerir miyim? Daha farklı kitaplara yönlendirebilirim ama elinizde bulunuyorsa çerezlik niyetine okunabilir tabi.