20 Mart 2026 Cuma

YAŞAMAK İSTİYORUM / Ayn Rand

 ARKA KAPAK

Ayn Rand’ın 1936 yılında basılan ilk romanı Yaşamak İstiyorum, Sovyet Rusya’da bireyin devlete karşı mücadelesini konu eden zamansız bir öykü olarak günümüzde de çok tartışılmaya devam ediyor.

Yaşamak İstiyorum, Rus Devrimi’nin kendi mutluluğunun peşinden giden üç birey üzerindeki etkisini tarihsel gerçeklere dayanarak canlandıran ve genç bir kadının, tutku dolu aşkını totaliter, yozlaşmış devletin karşısında bir kale gibi savunmasını anlatan özgün bir roman.

Ve bu romanda aslında politik olayların bir tartışması yürütülmüyor; politikanın ötesinde, kızıl bayrakların ve sloganların ardında varoluş kavgasını veren kadın ile erkeklerin yaşamaya nasıl devam edebileceği, politik sloganların insanoğluna gerçekte ne yaptığı sorusu soruluyor. Totaliter devlete baş kaldırana ne oluyor? Peki ya boyun eğen nasıl bir hayat sürüyor?

Toplumsal bir devrim ile bireysel bir isyanın çakıştığı noktada yaşananları ele alan Ayn Rand, okuyucuya sosyalizmin pratikte neye dönüştüğünü açıkça gösteriyor.


ALINTI


"Bu dünyada en çok kimler acı çeker? Bir şeylerin eksikliğini duyanlar mı dersin? Hayır. Bir şeylere sahip olanlar eksiklik çeker. Kör biri göremez ama gözleri keskin olan biri için görmemek imkansızdır. Bu imkansızlık ne kadar şiddetliyse ızdırabı da o denli şiddetli olur."


"Eskiden insanlar hükümdarı önünde saygıyla eğilirdi. Sonra korkuyla eğilir oldular. Şimdi aç karınları yüzünden eğiliyorlar. Eskiden insanların boğazlarında, bellerinde, bileklerinde zincirler vardı. Şimdi bağırsaklarına kadar zincirler dolanmış."

"Ben artık neye inanıyorum biliyor musun? Bunu bize kasten yaşattıklarına, bile bile yaptıklarına inanıyorum. Düşünmemizi istemiyorlar. Düşünemediğimiz için, düşünmeye korktuğumuz için it gibi çalışmak zorunda kalıyoruz."



YORUM

"Yaşamak sadece hayatta kalabilmek değil; her şeyi özgür kılabilmek, zincirlerini kırıp kendi gerçeğini yaratabilmektir..."


Son zamanlarda okuduğum eserler arasında beni derinden etkileyen bir eserdi. Ayn Rand'ın kaleminden çıkan Yaşamak İstiyorum. Kendi hayatını yaşama hakkı üzerine konu  edinilen bu romanda ideolojileri tartışmaktan çok, onların insan ruhunda açtığı yaraları görüyoruz. Kira Argounova karakteri, insan sadece hayatta kalmak istemez, kendi seçtiği bir hayatı yaşamak isteri gösterecek, söylenecek her şeyi söyleyecek olan karakterdir. Kira’nın hayalleri mühendis olmak, üretmek, kendi ayakları üzerinde durmak öyle büyük bir istek değildir aslında ama sistem, bireyin en sade arzusunu bile tehdit olarak görür. 

Sovyetler Birliği gibi bireyi yok sayan bir düzende bu istek bile bir başkaldırıya dönüşür. Romanın sarsıcı noktası tam da burada başlayacaktır. İnsanların hayatı, kendi seçimleriyle değil, ideolojilerin çizdiği sınırlarla şekillendiğini bize derinden ve saf haliyle  Ayn Rand bize yansıtmıştır.

Diğer ana karakterlerden Leo Kovalensky ve Andrei Taganov ile Kira ile olan ilişki oldukça karışık ve eserin bir başka çarpıcı yanlarından biridir.

Kira’nın Leo  ile ilişkisi, özgürlüğe duyulan tutkunun zamanla nasıl umutsuzluğa dönüştüğünü gösterirken, Andrei karakteri, romanın trajik tarafını oluşturur. Andrei kötü biri değildir; aksine dürüst, inançlı ve idealisttir. Tam da bu yüzden, inandığı sistemle gerçekler arasındaki uçurumu fark ettiğinde en büyük yıkımı o yaşar. 

Bu üç karakter arasındaki ilişki, aslında bir aşk üçgeninden çok daha fazlası.. Birey, özgürlük ve ideoloji arasındaki çatışmanın en anlaşılır ifadesidir.

İnsan, kendi hayatını yaşayamadığında sadece mutsuz olmaz; zamanla kim olduğunu da kaybeder. Yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki fark roman boyunca defalarca yüzünüze vurulacaktır. 

Zaten kim yaşıyor ki?


"Görüyorsun ya, sen ve ben hayata inanıyoruz. Ama sen onun için savaşmak, öldürmek, hatta ölmek istiyorsun. Hayat için.

Bense hayatı sadece yaşamak istiyorum."

ÜÇ'ÜN ÇEKİLİŞİ / Stephen King

 ARKA KAPAK

Kara Kule romanının sonunda Roland, yani Silahşor, Silahlı Adamla karşılaşmıştı. 

Ardından Roland, Orta-Dünyada Batı Denizi kıyısında uyanır. Karşısında her biri ayrı zamanlarda New York kentine açılan üç kapı görür. 

Roland, Kara Kuleye ulaşmak için bu kapılardan üç kişiyi kendi zamanına çekmek zorundadır. 

I. Kapı: Yıl 1987. Roland, Eddie Dean adlı eroin bağımlısı tutukluyla karşılaşır. Eddie çekilen kişilerden biridir. 

II. Kapı: Yıl 1964. Gölgelerin Kadını, zenci Odetta Holmes bir metro kazasında bacaklarını kaybetmiştir. İçinde öfke ve nefretle yanıp tutuşan ikinci bir kadın yaşamaktadır ve o kadın Rolandla karşılaşır. 

III. Kapı: Yıl 1977. Jack Mort insanları ölüme iten ve akıl almaz zalimlikler yapan bir canidir. Ve ne yazik ki Rolandın çektiği son kişidir. 

Sizce, arayış içindeki Roland ka-tetini tamamlamak için yeni arkadaşlar mı edinmiştir? Yoksa bilmeden tamamen farklı bir bela mı ortaya salmıştır?


ALINTI


"Benim sana söylemeye çalıştığım, bütün bunlar düş iseler, onlar seninki değil benim düşlerimdir. Sen, benim hayal gücümün bir uydurması olabilirsin."


“Kadın olanca gücüyle savaşıyordu. Roland, kadının duyumsadığı korku, öfke, nefretle çılgınca savaşımda bulunduğunu görmüştü. Roland ayrıca ondaki karanlık yönü duyumsamıştı. Karanlık bir mağaraya gömülmüş gibiydi.”


"Kendimizde görmek istediklerimizle gerçekten ne olduğumuz pek nadir birbiriyle çakışır."


YORUM

Üç'ün Çekilişi, Stephen King’in Kara Kule serisinin ikinci kitabı olarak, ilk kitap Silahşör’de kurulan karanlık ve gizemli evreni derinleştirir ve genişletir. Roland Deschain’in hem fiziksel hem zihinsel olarak zayıfladığı bir noktada başlar. 

İlk kitapta daha içe dönük ve tek boyutlu görünen Roland, bu kez farklı dünyalardan çektiği karakterlerle birlikte çok daha insani ve karmaşık bir hâl alır.  Bu çekilişler aracılığıyla hikâyeye dahil olan Eddie Dean, Susannah Dean (Odetta/Detta :)) ve Jake Chambers, esere duygusal ve psikolojik derinliği arttıran önemli unsurlardır.

İlk kitaba kıyaslayacak olursak daha fazla aksiyon, gerilim ve karakter etkileşimi bulunuyor. Farklı zamanlar ve gerçeklikler arasında geçiş yapılması, kader kimlik ve bütünlük gibi kavramların işlenmesiyle seriye biraz daha anlam kazandırmış. İlk kitaba göre daha fazla soru, merak artışı yaşattı. Yeni eklenen karakterlerin klasik iyi-kötü ayrımından çok uzak, her biri kusurlu, kırık ve dönüşüm içindedir. İnsan, geçmişinin ürünü olsa da kaderiyle yüzleşerek değişebileceğini bize göstermeye çalışmış.

Roland 'ın bu yolculuğunu oldukça sevdim. Sonuçtan ziyade yol boyunca yaşadığımız olayları iple çekiyorum.




12 Mart 2026 Perşembe

UBIK / Philip K. Dick

 ARKA KAPAK

Glen Runciter müşterilerine, psişik casuslardan korunma ve güvenlik sağlamak için antipsişik ekipleri görevlendirerek zengin olmuş bir işadamıdır. Ancak o ve en iyi ekibi rakibinin pusuya düşürmesiyle ağır şekilde yaralanmıştır ve Glen Runciter “yarıyaşam” denilen, rüya benzeri bir durumdadır.


Kısa süre sonra hayatta kalan ekip üyeleri garip olaylar yaşamaya başlar: Runciter’ın yüzü paraların üzerinde belirmekte, dünya ise zamanda geri gitmektedir. Tüketim malları bozulur ve teknoloji giderek daha ilkel bir hâle gelirken, ekip bu bozulmaların nedenini ve “Ubik” adlı gizemli ürünün tüm bunlarla ne ilgisi olduğunu bulmak zorundadır.





ALINTI

"Etrafında düşmanca duygular yükseltmeden yaşayamazsın; herkesi memnun edemezsin, çünkü insanlar farklı şeyler isterler. Birini mutlu eden şey, bir diğerini rahatsız eder."


"Geçmiş  görünmeyendir, dibe batırılandır, hala oradadır, bir sonrakinin  üzerinde  izini bırakmak  için her an yüzeye  çıkabilme  kapasitesine sahiptir maalesef- ve sıradan bir deneyimin aksine- gözden kaybolmuştur."


YORUM


Gerçeklik, zaman, ölüm ve bilinç gibi kavramları çokça sorguladığımız karmaşık bir kurgu okumaya hazırsanız Ubik tamda öyle bir eser. Romanın merkezinde Joe Chip adlı bir teknisyen ve patronu Glen Runciter bulunur. Bu karakterler, insanların zihinsel güçlerini kullanabildiği dünyada “anti-psi” adı verilen, telepatları etkisiz hale getiren bir şirket için çalışmaktadır. 

Güzel bir iş teklifi sonrasında Ay'da olan bir göreve çıkacaktırlar. Bu görev sırasında Ay’da bir patlama gerçekleşir. Ekip üyeleri bir gerçeklik kayması yaşamaya başlar. Zaman geriye doğru akıyor gibi görünür, nesneler eski hallerine dönüşür ve gerçeklik sürekli parçalanır. Bu noktada ortaya çıkan gizemli bir ürün olan Ubik amacını burada ortaya çıkaracaktır.

Sürekli gerçek hangisi sorusu gündemimizden düşmeyecektir. Karakterlerin yaşadığı dünya giderek parçalanırken, hayatta mı yoksa yarı-yaşam  adı verilen bir ölüm sonrası bilinç durumunda mı olduklarını çözmek işiniz bir paçası haline gelecektir. Teknoloji ve bilim ilerlemiş olsa bile insanın varoluşsal soruları hâlâ çözülememiştir.

Dick, olayları doğrusal bir şekilde anlatmak yerine gerçekliğin sürekli değiştiği, zamanın kırıldığı bir yapı kurar. Bu yapı romanın akıcılığına tabii ki etkisi var. Çok hızlı olaylara adapte olup, karakterle bütün bir hale geliyorsunuz.

Diğer kitapları için de oldukça heyecanlıyım. 




6 Mart 2026 Cuma

KORKUYU BEKLERKEN / Oğuz Atay

ARKA KAPAK

Oğuz Atay'ın hikayeleri, gündelik hayatı kavrayış derinliği, anlatım zenginliği ve okuru alıp götürmedeki enerjileri bakımından romanlarından geri kalmaz. Kitaba adını veren hikayenin korkuyu beklerken kendini evine hapseden kahramanı, Atay'ın edebiyat güzergahındaki farklılığının en büyük kanıtlarından. Yazarın bu kitaptaki ilk hikayeyle vadettiği "beyaz mantolu adam" da öyle.








ALINTI


"Düşünme! dedim kendi kendime, düşünme. Düşünmeyi bile bilmiyorsun."


"Çünkü sev­mek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi."


"Acaba iyi bir şey olacak mı? Hayır, dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı."


YORUM

"Beni anlamıyorlardı. Zarar yok. Za­ten beni, daha kimler anlamadı."

Korkuyu Beklerken, Türk edebiyatında modern bireyin iç dünyasını ele alan bir öykü kitabıdır. Eserde yer alan sekiz hikâyede toplumdan kopmuş, kendini çevresine yabancı hisseden, iç dünyasında yoğun düşünceler yaşayan karakterler anlatılır. Oğuz Atay bu karakterler aracılığıyla modern insanın yalnızlığını, toplumla olan çatışmasını ve bireyin zihninde büyüyen korkularını ortaya koyar.

 Kitaba da adını veren “Korkuyu Beklerken” öyküsünde sıradan bir adamın aldığı gizemli bir mektup sonrasında yaşadığı psikolojik değişim anlatılır. Bu mektup karakterin zihninde belirsiz bir tehdit duygusu oluşturur ve zamanla bu durum büyük bir korkuya dönüşür. Gerçekte ortada kesin bir tehlike olup olmadığı bilinmemesine rağmen karakter sürekli bir korku içinde yaşamaya başlar ve bu korku giderek paranoyaya dönüşür. İnsan bazen gerçek bir tehlike olmasa da kendinin katiline dönüşür.

Kitapta yer alan diğer öykülerde de benzer şekilde toplumla uyum sağlayamayan, kendini yalnız ve anlaşılmamış hisseden bireylerin hikâyeleri anlatılır. Oğuz Atay bu karakterleri anlatırken çoğu zaman ironi ve eleştirel bir anlatıma özen göstermektedir. Sonuç olarak Korkuyu Beklerken, modern bireyin psikolojisini, yalnızlığını ve toplumla olan çatışmasını güçlü bir şekilde anlatan, düşündürücü ve eleştirel bir eserdir. Oğuz Atay bu kitapta insanın korkularının çoğu zaman belirsizlikten ve kendi iç dünyasından doğduğunu gösterirken, aynı zamanda toplumun birey üzerindeki baskısını da sorgular.

Tüm öykülerini sevmeme rağmen aralarında Tahta At öyküsünü gerçekten zorlanarak okudum. Kısaca konusuna da değinecek olursam, küçük bir kasabaya yapılan büyük ve gösterişli bir tahta at heykeli etrafında gelişen olaylar anlatılır. Kasabanın yöneticileri ve bazı aydınları bu heykeli kasabanın gelişmişliğinin ve kültürel ilerlemesinin bir simgesi olarak göstermeye çalışmalarına tanık oluyoruz ama çok bunaldım. Ama Tutunamayanlardan sonra okuduğum ikinci yapıtı öyküleri olması iyi oldu.

Yavaş yavaş devam ediyoruz.


PALYATİF TOPLUM - GÜNÜMÜZDE ACI / Byung-Chul Han

 ARKA KAPAK

Günümüzde her yerde genel bir algofobi, acı korkusu hâkim. Acı toleransı da hızla düşmekte. Algofobi sürekli bir anesteziye yol açtı. Acı yaratacak her durumdan kaçınılıyor. Aşk acılarına bile şüpheyle bakılmaya başlandı artık. Algofobi toplumsal alana da uzanır. Acı verici tartışmalara yol açabilecek çatışma ve fikir ayrılıklarına ve çatışmalarına giderek daha az yer verilmektedir. Algofobi siyasete de yansır. 

Uyum ve uyuşma baskısı artar. Siyaset palyatif bir alana yerleşerek her türlü canlılığını yitirir. “Alternatifsizlik” siyasi bir ağrı kesicidir. Muğlak “orta yol” palyatif bir etki gösterir. Tartışmanın ve daha iyi savlar uğruna mücadelenin yerini sisteme uyma baskısı alır. Demokrasi-sonrası bir toplum yapısı yaygınlaşmaktadır. Bu palyatif bir demokrasidir. Palyatif siyaset acı verebilecek keskin reformlar ya da vizyonlar oluşturmayı beceremez. Bunun yerine sistemik bozukluk ve kırıklıkların üzerini örtmekle kalan kısa süre etkili ağrı kesicilere başvurur. Palyatif siyasetin acıya cesareti yoktur. Böylece her şey eskisi gibi devam eder.



ALINTI


"Sadece hakikatler acı verir. Hakiki olan her şey acı vericidir."

“Aşkı söyleyeyim dedim, aşk acı oldu bana. Acıyı söyleyeyim deyince de acı, aşk oldu.”

"Ölemeyecek kadar canlı ve yaşayamayacak kadar ölüyüz."



YORUM

"Kopuşlar acı veriyorsa bağlar hakiki demektir."

Palyatif Toplum: Günümüzde Acı adlı eseri, modern toplumun acı ve olumsuzluk karşısındaki tutumunu eleştirel bir perspektifle inceleyen kısa fakat yoğun bir felsefi metindir. Han’a göre çağdaş toplum giderek acıdan kaçınan bir yapıya dönüşmektedir. Yazar bu durumu “algofobi” kavramıyla açıklar; yani bireylerin yalnızca fiziksel değil, psikolojik ve toplumsal düzeyde de acıdan kaçınma eğilimi göstermesi. Modern yaşamın konfor, güvenlik ve mutluluk odaklı değerleri, bireyleri rahatsızlık veren her türlü deneyimden uzaklaştırmaya çalışır. Tartışma, çatışma veya eleştiri gibi rahatsız edici durumlar giderek bastırılır ve toplumda genel bir “pozitiflik kültürü” oluşur. Han’a göre bu durum ilk bakışta huzurlu görünse de insan deneyimini yüzeyselleştirir ve bireylerin derin düşünme ya da dönüşüm yaşama kapasitesini zayıflatır.

Kitapta öne çıkan bir diğer önemli kavram ise “palyatif toplum” fikridir. Tıpta palyatif tedavi, hastalığı tamamen iyileştirmeden yalnızca ağrıyı hafifletmeye yönelik uygulamaları ifade eder. Han bu kavramı toplumsal düzeye uyarlayarak modern toplumun sorunları kökten çözmek yerine onları geçici yöntemlerle yatıştırdığını savunur. Ekonomik krizler, sosyal eşitsizlikler veya siyasal gerilimler gibi problemlerin çoğu zaman kalıcı çözümler yerine kısa vadeli politikalarla geçiştirildiğini ileri sürer. Bu durum siyaset alanında da kendini gösterir; modern siyaset risk almaktan kaçınan, radikal değişimlerden uzak duran ve toplumdaki rahatsızlıkları yalnızca geçici biçimde azaltmaya çalışan bir yönetim anlayışına dönüşür. Böylece politika, dönüşüm üreten bir alan olmaktan çıkıp daha çok istikrarı korumaya yönelik bir yönetim tekniği haline gelir.

Kısa ve yoğun bir anlatım olmasıyla birlikte fikirler net ve vurucu biçimde ortaya koyulmuş.

Toplumsal eleştiri ile bireysel psikoloji analizlerini bir arada okuma imkânı sunması.

Acı kavramını yalnızca olumsuz anlam olarak değil dönüştürücü ve uyarıcı bir güç olarak yeniden ve farklı çevreden düşünmeye itmesiyle eser oldukça keyifli bir okuma deneyimi yaşatıyor.



4 Mart 2026 Çarşamba

YEDİNCİ GÜN / Yu Hua

 ARKA KAPAK

Kendimi, ormanına geri dönen ağaç, nehre karışan bir damla su, toprağa dönen bir toz zerresi gibi hissediyordum.

Her yeni gelen siyah kurdeleli tıpkı bir sesin sessizliğe karışması gibi yerine oturuyordu. Ateşin çevresindeydik. Derin bir ıssızlığın ortasında binlerce söz havada uçuşuyordu. Sayısız küçük ve âciz canın kendi kendine anlattığı hikâyelerdi bunlar. Her biri veda ettiği öteki dünyada dönüp hatırlamak istemediği talihsiz şeyler yaşamıştı. Hepsi yalnız ve çaresizdi. Buraya kendi yasımızı tutarak gelmiştik, ancak bu zümrüt yeşili şenlik ateşinin çevresinde toplandığımızda, artık hiçbirimiz yalnız da değildik çaresiz de.

Yang Fei’nin doğumu gibi ölümü de hayret verici, olağandışıdır. Öteki dünyada gözlerini açtığında kendisini bir sisin içinde dolaşırken bulur. Yang Fei ölüdür ve henüz yakılmamış, gömülmemiş diğer ölülerle birlikte araftadır. Yedi gün süren bu araf yürüyüşünde kendisinden önce veya sonra ölenlerle karşılaşır. Hem onların hikâyelerini dinler hem de dünyada geçirdiği kendi kırk bir yıllık yaşamının izini sürer.

Ölümden sonra ne oluyor sorusunun ilginç bir yanıt bulduğu bu çarpıcı Dantevari öyküde, ölümün bir sınır gibi ayırdığı iki dünya Yu Hua’nın usta kalemiyle benzersiz bir şekilde iç içe geçer.

Yedinci Gün, Alper Dayıoğlu’nun Çince aslından çevirisiyle…


ALINTI

"Ölümden korkmuyorum, hem de hiç korkmuyorum, dedi. Korktuğum tek şey, seni bir daha görememek."

"O, kaderine yön verebilecek biriydi, bende kaderimin çizdiği yolda akıntıya kapılıp sürüklenen biriydim."


YORUM

"İnsan mezarsız kalmaktan değil, yaşarken unutulmaktan korkmalıdır."


Yu Hua tarafından kaleme alınan Yedinci Gün eseri ölüm üzerinden modern toplumu eleştiren bir romandır. 

Romanın konusu, Yang Fei adlı bir adamın ölümünden sonra ruhunun yedi gün boyunca dünyada dolaşması üzerine kuruludur. Fakir olduğu için mezar satın alamayan Yang Fei, “mezarsız ölüler” arasında kalır ve bu süreçte hem kendi yaşamını hem de toplumun acımasız gerçeklerini yeniden hatırlatıyor.

Ölümü düşünmeyen yoktur. Nasıl olacak, ne olacak farklı din farklı inançlar ama ortak yazgı. Yu Hua 'nın sade, mesafeli ama derin anlatımı, hem duygusal hem de düşünsel bir sorgulamaya itiyor. Yedinci Gün, modern insanın yalnızlığını, unutulmuşluğunu ve sistem içinde görünmez hâle gelişimize tanık oluyoruz.

Yang Fei'nin sıradan ama bir o kadar da olaylı hayatını izlemek, ölümünden sonra görmek, düzeltmek istediği anları yaşamak çok etkileyiciydi.

Daha önce Yaşamak eserini okuduğum yazarın kalemini zaten aşinaydım ve bu kitabıyla da tekrar emin oldum. Diğer eserlerini de denk geldikçe okumaya devam edeceğim. 

Duyguyu iyi hissettiren bir yazar.



1 Mart 2026 Pazar

CAM KENT /NY ÜÇLEMESİ - Paul Auster

 ARKA KAPAK

İnsanın sadece kentte değil kendi içinde de kaybolduğu, sonu gelmez bir dolambaca benzeyen New York sokaklarında takma adının maskesinden dışarı çıkmayan bir polisiye romanlar yazarı. Gece gelen gizemli telefonlar. Sonunda telefonda, “Beni öldürecekler. Beni korumanızı istiyorum,” diyen bir ses. Korunmak isteyen de takma ad kullanan biri. Dahası insanın tıpatıp aynısı olan ikinci kişiler. Ve bütün bunların yazıldığı kırmızı bir defter. Paul Auster’ın ve eşinin de karakterler arasında yer aldığı çarpıcı, aklı karıştırıcı bir roman.

Ve havada asılı kalan şu soru:

“Kırmızı defterde boş sayfa kalmayınca ne olacak?”





ALINTI


"Sözcükler insanın ağzından çıktığında havaya uçarlar, bir an hayatta kalır ve ölürler."

"Sonunda her hayat, nedeni belirsiz olguların toplamından, rastlantısal kesişmelerin, rastlantıların, kendi amaçsızlıklarından başka bir şey açığa vurmayan gelişigüzel olayların kaydından başka bir şey değildir."

"Bana gelince; iyi günlerim de oluyor kötü günlerim de. Kötü günler geldiğinde iyi olanları düşünüyorum. Bellek büyük bir lütuf, Peter. Neredeyse ölüm kadar iyi."


YORUM


Cam Kent, Paul Auster’ın  New York Üçlemesinin ilk kitabıdır. Eser, polisiye bir kurgu gibi başlasa da ilerledikçe kimlik, dil ve gerçeklik üzerine felsefi bir sorgulamaya dönüşmektedir. Başkahramanımız Daniel Quinn, polisiye romanlar yazan  ve kendi yarattığı dedektif karakteriyle bütünleşen yalnız bir yazardır. Bir gece yarısı ısrarlı telefon çağrılarıyla hayatı değişecektir. Arama yanlış kişiye yapılmışlar ama bu yanlışlığı düzeltmek yerine görüşmeyi kabul eder ve Peter Stillman adlı genç bir adamı ve onun takıntılı babasını izleme görevini üstlenir.

Quinn bu vakayı araştırdıkça hem Stillman’ın izini kaybeder hem de kendi kimliğini sorgulamaya başlar; zamanla gerçek ile kurgu arasındaki sınırlar silikleşir ve Quinn adeta kendi varlığını yitirmeye doğru sürüklenir.

Polisiye olarak başladığım bu serüvende kendimi çok farklı yerlerde ve sorularla boğuşurken buldum.

Auster ile ilk kez tanışıyorum ve bu üçleme başlangıç için ideal olduğunu şimdilik diyebilirim gibi. Kalemi çok akıcı diyemem ama kendini okutan bir yapısı mevcut. Olaylar ve karakterle bağlıyor. Benim en çok sevdiğim bir konu parçası, yazarın hikayeye dahil olması. Beni daha çok cezbediyor. 

Quinn'in kimlik kargaşasını çok net şekilde yansıtmış ve biraz kafa bulandırıyor :)

"Yalnızca kentte değil, kendi içinde de kayboluyordu."

Üçlemenin devamı merak ettiğim için ortalama bir başlangıç diyebilirim.


27 Şubat 2026 Cuma

AŞKA İNANMAYANLAR İÇİN AŞK ÖYKÜLERİ / Hikmet Hükümenoğlu

 ARKA KAPAK

“Yeryüzü, gökyüzü ve tüm insanlar, insanların kafası, iç organları, iç organlarını oluşturan moleküller, atomlar, hepsi ama hepsi kıldan ince ipliklerle birbirine bağlı. Bir anda kopup dağılmak, dört bir yana saçılmak o kadar kolay ki, insan bazen nefes almaya bile korkuyor. Çok dikkatli olmak lazım.”

Aşka inanmadığını söyleyen bir pastacının kaleme aldığı aşk öyküleri, bir otomobille kurulan tuhaf bağ, aceleyle hazırlanmış bavulun dışında kalanlar, beklenmedik karşılaşmaların sıradan günlerin seyrini değiştirmesi, ansızın ortaya çıkan siyah atlar, bal arılarının izinde çözülen bir aile, herkesin kendi gerçeğinde başka türlü yaşanan trajikomik dostluklar…

Hikmet Hükümenoğlu, Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri’nde birbirine çarpıp ayrılan birçok ânı alışıldık kalıpları bozarak yan yana getiriyor. Masalların aksine; aşkın aksak, ironik, rahatsız edici, tutkulu ve gerçek yüzünü gündelik hayatın içindeki en yalın ifadeyle görünür kılıyor.




ALINTI


“Sondan başa doğru okuyabilsek, bütün aşk öyküleri mutlu biterdi.”


"Ayrıca, o ıssızlığın ortasında öfkemi çıkarabileceğim başka kim vardı ki? İki kardeş arasında olurmuş öyle şeyler.  Öyle derler."


“İnanmıyorum öyle şeylere.”
“Bu hayatımda duyduğum en saçma şey. Neye inanmıyorsunuz? İnsanların aşık olabileceğine mi?”
(…)


YORUM


Aşk duygusu karşısında olan tereddütler ve içsel çatışmalarını konu alan bir öykü kitabı. Eserde birbirinden bağımsız gibi görünen öykülerin ortak bir yanı vardır, aşka mesafeli duran ya da geçmiş hayal kırıklıkları nedeniyle duygularına güvenmekte zorlanan karakterler..

Kitapta aşk romantik bir masal olarak değil; hayal kırıklıklarıyla, zamanlama sorunlarıyla, iletişimsizlikle, geçmiş travmalarla iç içe bir duygu olarak işlenir. Başlıkta geçen “aşka inanmayanlar” aslında çoğu zaman hayal kırıklığı yaşamış, savunma mekanizmaları geliştirmiş kişilerdir. Yazara göre  aşk idealize edilmiş bir masal gibi değil; eksik, kırılgan ve bazen yarım kalan bir duygu olarak bizlere yansıtır.

Yazarımızla tanışma kitabım biraz daha yalın ve üslup görmek için öykü eserini seçmiştim. Beni yanıltmadı. Oldukça sade, akıcı bir kaleme sahipti. 

Aşk duygusunu da kitaptan bir alıntıyla noktalıyorum..

"Aşka inanmamak da neymiş? Aşk yeryüzündeki en yüce en temiz duygudur. Şu korkunç dünyada bizi ayakta tutacak, hayata bağlayacak başka ne var ki? Dünyanın yuvarlak olduğuna inanmamak kadar saçma bir şey bu. Hem insan canı çektiği için aşık olmaz ki, aşk gelir onu bulur ve git deyince de gitmez."

25 Şubat 2026 Çarşamba

MELEKLER VE ŞEYTANLAR / Dan Brown

 ARKA KAPAK

HER ŞEYİ BAŞLATAN KİTAP...

Her satırında bilinmezliklerle dolu gizemli bir dünya, nefes nefese bir serüven ve Robert Langdon'un sınırsız hayal gücü var.

Harvard Üniversitesi'nin dünyaca ünlü Simgebilim Profesörü Robert Langdon anlaşılmaz bir yazıyı çözmek için İsviçre'deki bir araştırma merkezine çağrılır. Çözülmesi istenen yazı, öldürülen bir fizikçinin göğsüne dağlanmıştır. Bu korkunç cinayet, sırlarla dolu olaylar zincirinin başlangıcı olur. Öldürülen kurbanın göğsündeki yazının anlamı yüzyıllar önce Katolik Kilisesi'nden intikam almaya yemin etmiş gizli bir kardeşlik cemiyeti olan Illuminati'nin sembolüdür.

Langdon gizemli bir fizikçi olan Vittoria Vetra ile birlikte bu olayı araştırmaya başlar. Ne var ki çılgınca bir koşuşturma içinde pek çok mezarı, gizli mahzeni ve katedrali araştırırlarken süreleri gitgide azalmaktadır. Çünkü birileri akıl almaz bir hedefi havaya uçurmak için saati çalıştırmıştır...

"Nefes nefese, gerçek zamanlı bir macera... Heyecan verici, hızlı tempolu ve alışılmadık derecede zekîce..."



ALINTI

"İnsan aklı, bedeninden çok daha büyük acılar çekebilir."

"Korku, tüm savaş silahlarından daha hızlı yaralar."

"Belli bir dine göre yaşamazsam cehenneme gideceğimi söylüyorlar. Ben adaleti böyle olan bir Tanrı hayal edemiyorum.”

"Bizler yok olma yolunda ilerleyen kopuk ve ümitsiz türleriz."



YORUM


"Mucizeler, doğru olmalarını istediğimiz için hepimizin sıkıca sarıldığı hikâyelerden başka bir şey değildi."

Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN’de bir bilim insanının öldürülmesiyle başlar. Kurbanın göğsüne yakılarak işlenmiş “Illuminati” sembolü, yüzyıllar önce kiliseye karşı bilim insanları tarafından kurulduğu iddia edilen gizli bir örgüte işaret etmektedir. Aynı zamanda laboratuvardan son derece tehlikeli bir madde olan anti madde çalınmıştır. Bu gelişmeler, Simge bilim uzmanı Robert Langdon’ın olaylara dahil olmasıyla birlikte Vatikan’a uzanan küresel bir krize dönüşür.

Bilim ile din arasındaki o vazgeçilmez kavgaya konuk oluyoruz. Dan Brown, bilimi akıl, deney ve kanıtla; dini ise inanç, gelenek ve otoriteyle temsil eder. Ancak roman ilerledikçe bu iki alanın mutlak düşmanlar olmadığı, asıl tehlikenin fanatizm olduğu fikrini kaleme almaktadır.

Eserde tasvir edilen her bir detay ustalıkla düşünüldüğü, ele alındığını her sayfasında hissedebiliyorsunuz. Her bir ipucunda ki koşturmaca, buluşlar, gizemler ve daha nicesi yanındaymışçasına etkiliyor. 

Bölümler arası geçişin kısalığı akıcılığı arttırmış. Bütünlüğü bozmadan da karakter arası geçişi de yansıtma biçimi aynı şekilde etkileyici.

Uzun bir süre yoldaşlık edeceğim o karakter Robert Landgdon.. Göze batmayan, sıradan denmeyecek ama sıradan gözüken bir karakter. İnançlı ama bir o kadarda şüphe duyarak mantıkla hareket eden ve günü kurtartan kişi. 

Açıkçası kitapta karakterlerden çok olay beni etkilediği için karakter üzerinden şuan ilerleyemeyeceğiz. Kitabın neden yankı uyandırdığını az çok anladım. Bu tepkimi diğer kitaplarında koruyacak mı onu okuyarak göreceğim ama umarım çok düşürmez.


"Bazen gerçeği bulmak için dağları yerinden oynatmak gerekir."

KUJO / Stephen King

 ARKA KAPAK

Kujo iri cüssesine rağmen uysal, akıllı ve sevilen bir köpektir. O da diğer köpekler gibi insanlara sadakatle bağlıdır. Ne var ki beklenmedik bir biçimde bir yarasa tarafından ısırılır. Artık ne Kujo bildik bir köpektir, ne de hayat bildik bir şekilde devam edecektir.

"Canavarlar asla ölmez."

-Dallas Times Herald-

(Tanıtım Bülteninden)





ALINTI

"Yeryüzü günahsız ve savunmasızların üstüne çullanan canavarlarla dolu."


"Annelerle babaların boşandığı, büyük çocukların yok yere küçüklerin pestilini çıkarttığı, kötülerin iyileri yendiği, kısacası türlü haksızlıklarla dolu dünyada bulamaçlarının kusursuz olduğunu bilmek bile yeterdi çocuklara."


"Maine'in yerlileri başka eyaletten gelenlerin alınlarına mezara dek silinmeyen bir "yabancı" damgası vurur, onları da asla benimsemezlerdi. Aslen nereli olduğunuz mezar taşınıza bile kazılırdı herhalde."


YORUM


 Amerikan kasabasında yaşayan sıradan insanların hayatlarının, kuduz bir köpeğin saldırısıyla nasıl kâbusa dönüştüğüne konuk oluyoruz. Saint Bernard cinsi olan Kujo, bir yarasa tarafından ısırıldıktan sonra kuduz olur. Hastalık ilerledikçe sevecen ve uysal bir köpek, ölümcül bir tehdide dönüşür. 

Kujo eseri King’in korkuyu en gerçekçi ve saf haliyle bence bu eserinde de bize yansıtmış. Bu romanda karşımızda ne şeytani bir varlık ne de mistik bir lanet var; yalnızca kuduz olmuş bir köpek ve yanlış zamanda yanlış yerde bulunan insanlar. 

Romanın en güçlü yanlarından biri de sıradan hayatların yavaş yavaş felakete sürüklenişini adım adım hissettirmesi. Donna Trenton’ın evlilik problemleri, vicdan azabı ve içsel çatışmaları; Vic’in iş stresi ve iletişim kopukluğu… King, büyük trajediden önce bize oldukça normal bir hayat portresi sunuyor. Bu sıradanlık "herkesin başına gelebilir" i gözler önüne seriyor.

Kujo bu hikayenin trajik bir kurbanı.. Sevecen bir Saint Bernard’ın, kontrolü dışında gelişen (ve gerekli önlem alınmayan) bir hastalık yüzünden ölümcül bir tehdide dönüşmesi, hikâyeye acı bir boyut katıyor. Kötülüğü bilinçli bir tercih olarak değil, doğanın acımasızlığını ele alıyor. Özellikle Brett ile arasındaki o bağ.. 

Hayvan sever biri olarak gerçek anlamda beni etkileyen bir eserdi. King'i hayvanlar üzerinden ne zaman bir bölüm veya karakter oluştursa derin bir nefes alarak devam ediyorum.

Tabii ki de herkesin etkilendiği o son sahne.. Araba, çaresizlik ve olmazsa olmaz umut.

Psikolojik gerilim isteyenlere kesinlikle çerezlik niyetine önerimdir.


17 Şubat 2026 Salı

İSTANBUL HATIRASI / Ahmet Ümit

 ARKA KAPAK

Yedi tepeli şehre çökmüş kasvet yüklü bir bulut, son nefesini vermiş yedi kurban…

Tarihî yarımadada işlenen sıra dışı bir cinayet, Başkomser Nevzat’ı harekete geçirir. Katil, avcuna antika bir sikke bıraktığı kurbanın cesedi üzerinden çözülmesini istediği bazı mesajlar vermiştir. Aynı cinayet ritüelinin parçası olmuş kurbanlar peşi sıra gelir; tüm kurbanların elinde bir sikke vardır ve her biri şehrin parlak dönemlerinde yaşamış bir imparatorunun döneminden kalma tarihi bir yapının önüne bırakılmıştır. Kurbanların ortak özelliği, İstanbul’a olan ihanetleridir. Peki katilin özelliği nedir?

Şehrimizle birlikte yitirdiklerimize, birbirimize bakıyorduk.

Byzantion, Konstantinapol ve İstanbul… Sahipleri, sakinleri değişse de, yeni isimler edinip farklı karakterlere bürünse de değişmeyen bir şey var tarihi yarımadada; eskimeyen güzelliği. Ahmet Ümit İstanbul Hatırası’nda artık tehdit altında olan bu güzelliği merkeze alıyor ve yüksek gerilimli polisiyesiyle okuru hipnotize ederken aktardığı tarihi bilgilerle İstanbulluluk bilincini de canlandırmaya çalışıyor.


ALINTI


"Hepimizin bir tek ortak özelliği vardı: İnsan olmak. Farklı inançlara, farklı etnik kökenlere, farklı cinsiyetlere, farklı dünya görüşlerine sahip olsak da hepimiz insandık."

"Ölüden zarar gelmez insana. Kötülük canlıdan gelir."


"İnsan pek de vefalı bir varlık değildi."

"Ne kadar haklı olurlarsa olsunlar, katillere hayranlık duymak iyi bir şey değil."


YORUM

Byzantion’dan Roma’ya, Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan bir tarih çizgisi. 

İstanbul Hatırası eserinde İstanbul’un tarihî yarımadasında işlenen seri cinayetlere konuk oluyoruz. Katil farklı bölgelerde bıraktığı kurbanları ve kurbanların yanına eski İstanbul uygarlıklarına dair sikkeler bırakmasında ki sebep nedir? Başkomiser Nevzat ve ekibiyle birlikte katili bulmaya çalışırken diğer yandan da İstanbul’un Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan tarihsel mirasına tanık oluyoruz. 

Bu eserinde katilden çok aslında başkahramanımız İstanbul. Efsanevi İstanbul. İlk cinayet ile Sarayburnu'na; Marmara Denizi, Boğaz ve Haliç’in birleştiği bu nokta aslında Byzantion’un (İstanbul'un ilk adı) kurulduğu yer olarak kabul edilir; yani İstanbul’un doğduğu coğrafyadır. Doğumla başlayan bu sembolik zincir ile şehrin tarihsel serüvenine giriş yapıyoruz. 

Bu cinayetler kim tarafından ve neden işleniyor? Katil neye dikkat çekmek istiyor? Amacı tarihi korumak mı, yoksa kendi adalet anlayışını mı dayatmak? sorularıyla baş başa kalıyoruz. Böylece yalnızca bir katil arayışına değil, aynı zamanda vicdan ve adalet sorgulamasına da dönüşmektedir.

Ahmet Ümit'in polisiye ve tarihi harmanlamasını bayılıyorum. Her Ümit romanında İstanbul'u gezme isteği geliyor. Esere de geri dönecek olursak tabii ki Başkomiser Nevzat ve ekibini çok özlemişim. Bölümler kısa ve tempolu oluşu akıcılığı daha da arttırıyor.




16 Şubat 2026 Pazartesi

CTHULHU'NUN ÇAĞRISI / H.P. Lovecraft

 ARKA KAPAK

Lovecraft'ın neden korku edebiyatının ustası olarak anılması gerektiğini gösteren; yabancılığın, dehşetin, tekinsizliğin anlatıldığı toplam sekiz öykü var bu kitapta. Korku ancak gördüğümüzde bilebildiğimiz bir şey midir? Yoksa bilmediğimizi gördüğümüz şey midir? Belli ki Lovecraft bunu sorguluyordu bu öyküleri yazdığı sırada. Hep korkularımızdan ve bilmediklerimizden bahsetmeye çalıştı. Çalıştı diyoruz, çünkü asla tam olarak bahsedilemeyeceğini biliyordu. Tıpkı bu öykülerde olduğu gibi, dehşeti tarif etmek mümkün değildi. Tarif eden ya mezarlığa düştü ya da akıl hastanesine; ya müzisyen oldu ya da ressam; ya aynaya baktığında başkasını gördü ya da denizin dibinde buldu kendisini.





ALINTI


" Yalnızca korktuğum için ondan ayrılamıyordum ve ağza alınmayacak görüntülerle karşılaşmıştım."

"Sonsuza dek yatabilen ölü değildir,

Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir."

".. gökyüzünü görüp can vermek, hiç gökyüzünü görmeden yaşamaktan daha iyiydi ne de olsa."


YORUM

H. P. Lovecraft ile tekrar tanıştık galiba. 

Bendeki basımda sekiz hikâye yer almakta. Her biri farklı bir korku, ortak bir karanlık yanlar var.  "Randolph Carter’ın İfadesi" çok kısa ama gerilimi yüksek; mezarlık sahnesi özellikle. "Yabancı" hikayesinde korkudan çok yalnızlık hissi ön plana çıkarılmıştı. "Erich Zann’ın Müziği" oldukça garip, ne olduğunu tam anlamıyorsunuz ama o kahrolası :) müzik temasındaki  bir şeyi uzak tuttuğunu, tutması gerektiğini hissediyorsunuz. "Herbert West: Diriltici" diğerlerine göre daha hareketli, uzun ve biraz daha “çılgın bilim insanı” modunda. Mide kaldırıcı ama sürükleyici. "Duvarlardaki Fareler" ve "Pickman’ın Modeli" ise klasik eski ev, karanlık odalar, tuhaf sesler gibi  korku unsurlarıyla oluşturulmuş gerilimi yakalayan hikayelerden. 

".. taze cesetler edinemediğimizden, isimsiz dehşetler yaratmıştık."

Ve gelelim o hikayaye; Cthulhu'nun Çağrısı “canavar hikâyesi” temasındaki bu canavara duyulan korku, Cthulhu’nun saldırmasından çok onun varlığından geliyor. Çünkü Cthulhu kötü olduğu için değil, insanı hiç umursamadığı için ürkütücü. Parçalı anlatım ile hikaye daha akıcı hale getirilmiş, gazete kupürleri, günlükler, tanıklıklar yorumlarıyla hikayenin yavaş yavaş ortaya çıkmasını yardımcı olan detaylar.  

"Sonsuza dek yatabilen ölü değildir, 

Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir."

Lovecraft biraz değişik bir insan. Yavaş yavaş içe işleten bir huzursuzluğu mevcut. Kalemi bazen zorladı ama o karanlık atmosferi hissettirebilmiş.  Genel olarak hikayalerinde gizemi asla tamamen açıklamamayı tercih etmiş gibi geldi, hoş bir durum tabi..


15 Şubat 2026 Pazar

KARANLIĞI SEVERSİN - Stephen King

ARKA KAPAK

Daha mı karanlık seviyorsunuz. Alın size daha karanlık!

Stephen King’in şaşırtma, okuru hayran bırakma, korkuyu da teselliyi de aynı anda sunma konusundaki eşsiz yeteneği hâlâ doruk noktasında. Hayatın hem mecazi hem de gerçek anlamda daha karanlık yönlerine inen bu on iki öyküde yazar fanilik, şans ve gerçeklik üzerine muhteşem hikâyeler anlatıyor.

Kitaptaki “İki Yetenekli Serseri” adlı öyküde uzun süredir bazı yeteneklerin ardında saklı kalan sırlar ortaya çıkıyor. “Danny Coughlin’in Kötü Rüyası” kısa ve benzeri görülmemiş bir rüyanın onlarca hayatı altüst etmesini anlatıyor. “Çıngıraklı Yılanlar” Kujo’nun devamı niteliğinde bir öykü; yaslı bir adam, biraz huzur bulmak için Florida’ya gidiyor ama orada şartları çok ağır, beklenmedik bir mirasla karşılaşıyor. “Rüya Görenler”, içine kapanık bir Vietnam gazisinin bir iş ilanına yanıt vermesi ve evrenin bazı köşelerinin keşfedilmemesi gerektiğini öğrenmesi üzerine. “Cevapçı” ise önsezinin iyi şans mı yoksa kötü şans mı olduğunu sorguluyor ve dayanılmaz trajedilerle dolu bir hayatın bile anlamlı olabileceğini hatırlatıyor.

Efsanevi yazar Stephen King’in bu yeni derlemesindeki öykülerin her biri kendi başına heyecanlı, neşeli, gizemli ve ikonik.



ALINTI


"Sadece yas iz bırakmaz. Korku da iz bırakır. Özellikle de doğaüstü korkular."

Evrenin anlamını bilmiyorum. Bir fikrim olabilir. Senin de vardır belki. Ya da yoktur. Size söyleyebileceğim tek şey şu, rüyalara dikkat edin. Tehlikeliler. Ben sonradan öğrendim.

"Zihnimdeki hikaye değişkendi: Bir fikrim vardı ama detaylar belli değildi. Tutunacak bir şey yoktu."

"Yaşamda olduğu gibi ölümde de siyaset sanattan üstündü."



YORUM

King bu sefer öyküleriyle karşımızda..

Daha sessiz, içten ve psikolojik bir karanlıkla yüzleştiren on iki hikaye. Her hikâye, sıradan bir anın içinden oluşuyor: bir sohbet, bir rüya, eski bir ev, unutulmuş bir kasaba… Hikâyelerin çoğunda doğaüstü unsurlar arka planda  asıl tehdit karakterlerin geçmişleri, pişmanlıkları, suçluluk duyguları ve daha nicesi..
 Birkaç hikayeden bahsedecek olursam; Mesela "İki Yetenekli Serseri" hikâyesinde yaşlı iki adamın  olağanüstü yaratıcılıklarını sorgulatan birkaç olayın arkasında , yeteneğin bedelinin ve bambaşka boyutları sorgulatırken, "Beşinci Adım" hikayesinde  iki kişi arasındaki  sohbet üzerinden ilerleyerek günah çıkarma, itiraf ve suçluluk duygusunu gerilimli bir psikolojik düelloya dönüştürür. “Bir Acayip Willie” hikayesindeyse kasabanın dışladığı bir karakter üzerinden zorbalık ve toplumsal linç temasını tekrardan görüyoruz . Tekrardan derken King’in daha önce Carrie’de gördüğümüz “canavarı aslında toplum yaratır” fikrini bu hikayesinde de göstermiş. 

Derlemenin en uzun ve roman tadındaki hikayesi (bence çoğu okur bu hikayeyi daha çok sevdi) “Danny Coughlin’in Kötü Rüyası” ise bir rüyada görülen cesedin gerçekte bulunmasıyla başlayan hikayenin kader, tesadüf ve otorite baskısını sorguladığını görüyoruz; paranoya giderek artar ve sıradan bir adamın doğruyu yapmaya çalışırken nasıl felakete sürüklendiğini göstererek bizi oldukça keyifli hikaye sunmuş. 

Genel olarak her hikayesinde şuana kadar okuduğum eserlerindeki gibi hisler oluşturdu. Hikaye odaklı bakarsak tabii..

Sevmediğim hikaye oldu mu derseniz Türbülans Uzmanı ve Kırmızı Ekran diyebilirim. Tam sevmemek değil ama diğer hikayelere nazaran daha az beğendim.

12 Şubat 2026 Perşembe

BİR PSİKOPATIN GÜNLÜĞÜ / Alein Kentigerna

 ARKA KAPAK

Tarih kurbanları değil, katilleri hatırlar. Çünkü doğanın yasaları avcıdan yanadır!

Boston Polis Departmanı cinayet masası dedektifi Rachel’in kalp cerrahı olan sevgilisi Luke Randall’ı ailesiyle tanıştırdığı gece, şehirde korkunç bir cinayet işlenir. Liza ve Tim Abel çifti, evlerinde acımasızca katledilmiş ve cinayet mahalline şifreli bir mesaj bırakılmıştır. Bu mesaj ve cinayetin işlenme şekli, uzun yıllar önce ortadan kaybolan bir başka seri katilin yöntemine benzemektedir. Taklitçi bir katil mi söz konusudur, yoksa yirmi yıl önce kanlı katliamlarına ansızın son veren Boston Kurdu geri mi dönmüştür? Yüzbaşı Paul Jordon, cinayeti soruşturması için bürodaki tek kadın dedektif olan Rachel’i görevlendirir. Ancak katili yakalamak hiç de kolay değildir. Bir sonuç elde edebilmek için neredeyse tek başına mücadele eden Rachel, hiç tahmin edemediği şeyler yaşayacaktır. Yirmi altı yıl önce dokuz genç dağcının korkunç bir şekilde hayatını kaybettiği Kurt Geçidi vakasının da çözülmesi gerekiyordur. Acaba onlar da mı Boston Kurdu’nun kurbanlarıdır. Boston’un soğuk kış günlerinde kurumuş bir yaprak gibi oradan oraya savrulan Rachel için seri katilin dehşet verici günlüğünü ortaya çıkartabilmek ve yazdığı şifreli metinlerin gizemini aydınlatabilmek hiç de kolay olmayacaktır.

“Nasıl ki savaştaki askerler birbirlerini öldürmek zorundalarsa, işte ben de böyle öldürmek zorunda hissediyordum... Tek fark, ben öldürmekten sadece zevk aldım.”


ALINTI


   " Bir gün olacağını biliyordu ama buna hiç hazır değildi. Nasıl hazır olunacağını da bilmiyordu."


"Tüm acımasızlığına rağmen hayat, merhametli insanların çabalarıyla çekilebilir hale geliyordu."


YORUM


Bir çiftin vahşice katledilmesi ve geride şifreli bir mesaj bırakılmasıyla başlayan olay, yıllar önce kaybolan sırrı çözülemeyen seri katil “Boston Kurdu” vakasıyla iç içe geçer. Olay yerlerine bırakılan şifreli mesajlar, eski cinayetlerle birebir örtüşür “Boston Kurdu” geri dönüldüğü düşünülmesi istemez ve  bir taklitçi katilin dolaştığı düşünülür. Ancak Rachel ipuçlarını takip ettikçe bu cinayetlerin sadece bir taklit olmadığını, kendi geçmişiyle ve bastırdığı travmalarla doğrudan bağlantılı olduğunu fark eder.

Bir Psikopatın Günlüğü, ilk bakışta klasik bir seri katil polisiyesi gibi dursa da sayfalar ilerledikçe insanı sadece bir katilin peşine değil, zihnin en karanlık köşelerine sürüklüyor. İyiyle kötü arasındaki çizgi siliniyor. Çünkü bazen adalet dediğimiz şey de şiddetin başka bir adı. Tempolu, karanlık ve çarpıcı..


Rachel karakteri çok boyutlu ve duyguları yüksek bir karakter. Klasik dedektiflerde beklediğimiz profesyonel bir imaj çizmedi gözümde şahsen. Dedektifin böyle bir karakterde olması konuyla uyumlu olsa da beni çok etkileyen bir durum değildi. Genel olarak konu bakımından başarılı, son bakımından da ters köşe yapılmış. 

Tempoyu düşürmeden akıp giden sayfalarla baş başa kalacağınız bir eser. 


KAHVERENGİ ELBİSELİ ADAM / Agatha Christie

 ARKA KAPAK

Anne Beddingfeld, babasını kaybettikten sonra Londra da yaşamaya karar verir. Ve günün birinde, içinde her zaman var olan macera tutkusu, Hyde Park ‘ın köşesindeki metro istasyonunda yaşadığı bir olayla canlanır. İstasyondaki bir adam rayların üstüne düşerek ölmüştür. Ama ne var ki olay göründüğü gibi değildir. Anne, kaza olmadığına inandığı olayın peşini bırakmaz ve elindeki tek ipucuyla Albay olarak da bilinen katilin asıl kimliğini ortaya çıkarmaya çalışır. Ancak bilmediği şey Albay’ın da onun peşinde olduğudur.








YORUM


Agatha Christie’nin 1924 yılında yayımlanan Kahverengi Elbiseli Adam adlı romanı, yazarın kariyerinin erken ve deneysel dönemine ait olması bakımından hem tematik hem de türsel açıdan diğer eserlerinden ayrılan özgün bir konuma sahiptir. Christie’nin henüz Poirot ve Miss Marple gibi ikonik dedektif karakterlerle “kapalı mekân gizemi” formülünü tam olarak yerleştirmediği bu dönemde kaleme alınan eser, klasik bir kim yaptı? polisiyesinden çok macera ve gerilim öğeleriyle örülü bir kovalamaca hikâyesi sunar.

Hikâye, Londra metrosunda şüpheli bir ölüme tanık olan ve olay yerinde gördüğü kahverengi elbiseli gizemli adamın peşine düşerek kendini uluslararası bir suç örgütünün içinde bulan genç ve meraklı Anne Beddingfeld’in anlatımıyla ilerler. 

ÖChristie’nin kapalı mekân bulmacalarından ziyade hareket, tesadüf ve serüven duygusunu öne çıkardığı bu romanda, cinayet gizemi romantizm ve keşif temalarıyla iç içe geçer; böylece metin yalnızca bir suç çözme hikâyesi değil, aynı zamanda sıradan bir hayattan kaçıp kendi kaderini tayin etmeye çalışan genç bir kadının büyüme anlatısına dönüşür.  Aynı zaman Anne Beddingfeld’in pasif bir tanık değil, olayların merkezinde yer alan cesur ve meraklı bir kadın kahraman olarak konumlandırılması, dönemin polisiye geleneği içinde dikkat çekici bir yenilik oluşturur.

Mantıksal bilmeceleriyle ünlü Poirot romanları kadar karmaşık olmasa da, enerjisi, akıcılığı ve macera hissiyle Kahverengi Elbiseli Adam, Christie’nin edebi yolculuğunda hem deneysel hem de kişisel bir durak olarak  polisiye ile serüven arasında keyifli bir geçiş alanı sunan, eğlenceli eseridir.




24 Ocak 2026 Cumartesi

BAHÇIVAN ve ÖLÜM / Georgi Gospodinov

 ARKA KAPAK

Hayatının uzun yıllarını bahçesine vakfetmiş olan babasının, “omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas” gibi gördüğü ve idealize ettiği kişinin ölümünü anlattığı bu kitabında Georgi Gospodinov, yeri doldurulamaz bir kayıp karşısında hissettiklerini içten ve etkileyici bir dille aktarırken, aynı zamanda hayat ve ölüm üzerine, sevgi ve yas üzerine, varoluşumuzu anlamlandıran ve yola devam etmemizi sağlayan şeyler üzerine derin bir tefekküre dalıyor.

“Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben uyandırıyorum – tüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için. İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir, benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır. — Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?”



ALINTI


"Elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor. Kendi ölümümüzden söz etmeye gerek bile yok. Onu bir kez bile yaşamayacağız."


"Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur."


"Bir insana çabalamanın hiçbir anlamının kalmadığını ve her şeyin bittiğini söylemek insani değil."



YORUM

"Önce uzun bir acı olur. Keder sonra gelir.."

Bahçıvan ve Ölüm, Georgi Gospodinov’un ölüm, yas, baba figürü, zaman ve hatırlama üzerine yazdığı derinlikli bir metindir. Roman, yazarın babasının hastalığı ve ölümü sürecinde yaşadıklarını merkeze alır. Baba, bir bahçıvandır; toprağa, bitkilere ve yaşama bağlılığıyla tanımlanır. Ölüm ise hem fiziksel hem de metafizik bir güç olarak anlatının karşısında durur.

Gospodinov acıdan bir edebiyat oluşturma değil, acının edebiyat olmasına izin vermesine tanık oluyoruz. Eser klasik bir hikâye anlatmıyor; anı parçaları, suskunluklar ve düşünceler arasında dolaşıyor. Yas burada yüksek sesle değil, içten içe yaşanıyor. Okurken duruyorsun, yavaşlıyorsun, kendi kayıplarını hatırlıyorsun.

Bahçıvan ve Ölüm, acıdan çok hatırlamayı, kayıptan çok bağı, ölümden çok yaşanmışlığı anlatıyor. 


23 Ocak 2026 Cuma

DEMİR ALEV / Rebecca Yarros

 ARKA KAPAK

Herkes Violet Sorrengail’in Basgiath Savaş Akademisi’ndeki ilk yılında ölmesini bekliyordu; buna Violet da dâhil. Ancak Harman, iradesi zayıf, değersiz ve şanssız öğrencileri ayıklama amacıyla yapılan imkânsız sınavların sadece ilkiydi. Asıl eğitim şimdi başlıyordu ve Violet bu eğitimlerden nasıl geçeceğini merak ediyordu. Mesele bu eğitimlerin sadece zor ve acımasız olmaları, hatta binicilerin acı eşiğini sağlamlaştırmak için tasarlanmış olmaları da değildi. Mesele, Violet’a ne kadar güçsüz olduğunu hatırlatmayı şahsi görevi hâline getiren ve onu sevdiği adama ihanet etmeye zorlayan yeni komutan yardımcısıydı. 

Violet’ın bedeni diğer öğrencilere göre daha zayıf ve kırılgan olabilirdi ama zekâsı ve demir gibi bir iradesi vardı. Önderler Basgiath’ın ona öğrettiği en önemli dersi unutuyordu: Ejderha binicileri kendi kurallarını kendileri koyardı. Ama bu yıl hayatta kalmak için, yalnızca kararlı olmak yetmeyecekti. Çünkü Violet, Basgiath Savaş Akademisi’nin yüzyıllardır saklanan sırlarını öğrenmişti ve sonunda onları hiçbir şey kurtaramayabilirdi. Ejderha ateşi bile.




ALINTI


"Kahretsin. Neydi bu şimdi? Kıskançlık mı? Endişe mi? Güvensizlik mi? "Üçü de," diye yanıt verdi Tairn, son derece rahatsız olmuş bir hâlde. "Hatırlatırım ki o kadını tek bir ejderha bile seçmedi. Sen iki tanesi tarafından seçildin. Topla kendini."

*

Basgiath'in silahlarına erişim hakkını kaybedeceksin.

"Umurumda değil. Oraya vardığımızda bir yolunu buluruz."

"Uğruna çabaladığın her şeyi kaybedeceksin." Sesim çatallandı. "Benim yüzümden."

"O zaman ihtiyacım olan her şeyi yanıma alacağım." Tek gördüğüm, tek hissettiğim o olsun diye yüzünü bana yaklaştırdı. "Senin yaşaman için Aretia'nın tekrar yanıp kül olmasını seve seve izlerim."

*

“Meğer birine aşık olduğunda şairlerin bahsettiği o yüce mutluluk ancak o kişi de seni seviyorsa hissedilebiliyormuş.”



YORUM

"Bugün ölmeyecektim.

 Yarın içinse söz veremezdim."

Rebecca Yarros’un Empyrean serisinin ikinci kitabı olan Demir Alev, Dördüncü Kanat’ın  bıraktığı yerden çok daha karanlık, politik ve duygusal bir noktadan devam ediyor. Seri bu kitapla birlikte yalnızca romantik-fantastik bir hikâye olmaktan çıkıp; sistem eleştirisi, savaş ahlakı ve bireysel özgürlük temalarını daha güçlü şekilde ele alıyor.

Demir Alev, Violet Sorrengail’in artık sadece hayatta kalmaya çalışan bir öğrenci değil, bilgiyle ve gerçeğin bedeliyle yüzleşen bir karakter hâline gelmesini anlatır. Basgiath Savaş Akademisi’nde kurallar sertleşmiş, dostluklar kırılganlaşmış, düşman kavramı ise bulanıklaşmıştır. 

 “Gerçek, korunmaya değer mi; yoksa düzen her şeyden önemli mi?”

Demir Alev, fiziksel şiddetten çok psikolojik yıpranmayı merkeze almıştır. Kitap boyunca baskıcı bir atmosfer hissediliyor. Sürekli tetikte olma hâli, kime güvenileceğinin belirsizliği ve yaklaşan tehlike duygusu anlatımın temelini oluşturuyor. Violet’ın fiziksel zayıflığı devam etse de zekâsı, gözlem gücü ve sorgulama cesareti onu ayakta tutan en önemli unsurlar hâline geliyor.

Violet ile Xaden arasındaki ilişki ise bu kitapta daha karmaşık ve çatışmalı bir hâl alır. Aralarındaki bağ güçlü olsa da güven, sırlar nedeniyle sürekli sınanır. Xaden’ın koruma içgüdüsü ile Violet’ın gerçeği bilme ihtiyacı arasında kalan bu ilişki, romantik bir hikâyeden çok etik bir tartışmaya dönüşür. 

Andarna ve Tairn bu ikilinin sahnelerine bayılmayan yoktur diye düşünüyorum. En eğlenceli ve etkilendiğim sahnelerin başrol oyuncuları..

Eser neredeyse bin küsur sayfa ama o kadar akıcı ki nasıl bitti anlamlandıramadım. Aksiyon ve akıcılığın bu kadar yoğun olan bir eser okumayalı baya olmuş anlaşılan. 

Serinin devam kitaplarında görüşmek üzere..

22 Ocak 2026 Perşembe

FICCIONES / Jorge Luis Borges

 ARKA KAPAK

“Elinizdeki kitabı oluşturan yedi metin fazla açıklama gerektirmiyor. Yedincisi –yani ‘Çatallanan Yollar Bahçesi’– bir polisiye; okurlar bana kalırsa, amacını bilseler de, anlamayacakları bir suçun hem icrasına hem bütün ön hazırlıklarına tanık olacaklar. Diğerleriyse fantastik metinler; içlerinden biri –‘Babil Piyangosu’– sembolizm açısından pek masum sayılmaz. Babil Kütüphanesi’ne dair bir metin kaleme alan ilk yazar ben değilim; tarihine ve tarihöncesine dair ilginçlikler Sur dergisinin 59. sayısının Leucipo’dan Lasswitz’e, Lewis Caroll’dan Aristoteles’e birbirinden farklı isimlerin geçtiği sayfalarında incelenebilir. ‘Dairesel Harabeler’de her şey gerçekdışıdır; ‘Quijote’nin Yazarı Pierre Menard’da romanın başkahramanının kaderi baskın çıkar. Kendisine atfettiğim yazın listesi aşırı eğlenceli olmayabilir, gelişigüzel de değildir; zihinsel tarihinin bir diyagramıdır.”




ALINTI

"İnsan birinden nefret etmek ya da onu sevmek için sayısız sebep bulabilir."


"Kendi içimde, dünya dünya olalı bütün insanların sahip olduğundan fazla anı barındırıyorum."


YORUM

“Gerçek dediğimiz şey ne kadar gerçektir?”

Ficciones, Jorge Luis Borges’in 1944’te yayımladığı ve modern dünya edebiyatının düşünsel sınırlarını yeniden tanımlayan öykü kitabıdır. Çatallanan Yollar Bahçesi ve Kandırmacalar başlıklı iki bölümden oluşan bu eser, geleneksel anlatıyı aşarak zamanı, gerçekliği, bilgiyi ve kimliği sorgulayan metinler sunar. 

Borges, metafizik, felsefe, mantık ve dil üzerine kurduğu bu kısa ama yoğun öykülerle okuru yalnızca bir hikâyenin içine değil, bir düşünce labirentine davet eder. Ficciones, her okunuşta yeni anlamlar üreten, edebiyatı bir anlatıdan çok bir düşünme biçimine dönüştüren temel bir yapıttır.

📖Ölüm ve Pusula ;  İlk bakışta klasik bir polisiye anlatı gibi başlayan öykü, ilerledikçe metafizik bir tuzağa dönüşür. Borges, mantık ve aklın mutlaklaştırıldığında insanı gerçeğe değil, kaçınılmaz sona götürebileceğini gösterir. Bu metin, aklın kendi aşırılığıyla yıkıcı bir güce dönüşebileceğini vurgular.

📖 Bellekli Funes, Her ayrıntıyı eksiksiz hatırlayabilen Funes, bu olağanüstü yeteneğine rağmen düşünemez. Borges, bu karakter aracılığıyla unutmanın bir eksiklik değil, düşünmenin ve soyutlamanın temel koşulu olduğunu ileri sürer.

📖 Don Quijote’un Yazarı Pierre Menard ;  Aynı metni kelimesi kelimesine yeniden yazmasına rağmen Pierre Menard’ın Don Quijote’u, bağlam değiştiği için bambaşka bir anlam kazanır. Borges bu öyküyle, metnin anlamını belirleyen unsurun yazar değil, tarihsel ve kültürel bağlam olduğunu ortaya koyar.

Sonuç olarak Ficciones, okuru edilgen bir alıcı olarak değil, metni yeniden üreten bir özne olarak konumlandırır. Borges’in metinleri kapanmaz; her okuma yeni bir yorum üretir. Bu nedenle Ficciones, bitirilen bir kitap değil, zihinde süren bir düşünce deneyimidir.


18 Ocak 2026 Pazar

SİS VE GECE / Ahmet Ümit

 ARKA KAPAK

Amansız bir yalnızlaşma ve yabancılaşma

İstihbarat teşkilatının mesleğine aşkla bağlı elemanı Sedat’ın hayatı üst üste gelen musibetlerle altüst olmuştur. Babası gibi sevdiği amiri Yıldırım’ın öldürülmesinin şokunu atlatamadan kendisi de suikasta uğrar. Tüm bunların üstüne yegâne yaşama sevinci olan Mine’nin kaybolmasıyla hayatı tam bir cehenneme döner ancak pes etmez, sevgilisinin peşine düşer.

Faili meçhul cinayetlerin parçaladığı yaşamlar

Sis ve Gece olgun bir yazardan izler taşıyan üslubuyla şaşırtıcı bir ilk roman. Ahmet Ümit’e parlak bir kariyerin kapısını açan roman uzun vadede yazarın imzasına dönüşecek olan tüm temaları barındırıyor; arka sokaklarda kaybolan yaşamlar, azınlıklar, mezar taşlarının silinen yazıları gibi hayatımızdan sessiz ve çaresizce çıkan “ötekiler.”


ALINTI


"İnancın ne kadar yıkıcı bir silah olabileceğini bir kez daha görüyorum. Bu genç beyinler, bu tutkulu kişilikler doğru bir yöne kanalize edilebilseydi ülkeye ne kadar yararlı olurlardı, diye yazıklanmaktan kendimi alamıyorum."

"İnsanın başına her türlü felaket gelebilir. Ama en kötüsü bu felakete kendisinin neden olması."


YORUM

Amansız bir yalnızlaşma ve yabancılaşma

Bir Ahmet Ümit kalemiyle karşı karşıyayız. Kısaca konusundan bahsetmek istersem, bir istihbarat görevlisi olan Sedat’ın gözünden olaylara tanık oluyoruz. Sedat, devlet adına yürüttüğü gizli operasyonlar sırasında hem mesleği hem de özel hayatı arasında sıkışmakta. Bir yandan eski sevgilisi Mine’nin kayboluşu, diğer yandan karanlık devlet ilişkileri onu içsel bir çözülmeye sürükler. Roman ilerledikçe Sedat’ın hem başkalarını izleyen hem de izlenen biri olduğunu görmekteyiz. 

"İnsanın başına her türlü felaket gelebilir. Ama en kötüsü bu felakete kendisinin neden olması."

Bu sefer sadece polisiye ağırlıklı hissettirmemekte, bireyin sistem içinde nasıl yalnızlaştığını ve kimliğini kaybettiğini anlatan güçlü bir sorgulamayı yaptırdığını dile getirebiliriz. Sedat karakteri aracılığıyla devlet, vicdan ve insanlık arasındaki ince çizgiyi bizlere sunmaktadır. Romanın sonunda asıl tehlikenin dış düşmanlar değil, insanın kendi iç dünyasında kaybedilen değerler olduğunu görebiliyoruz.

Ben genel olarak sevdim ama sonu çok tahmin edilebilir bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. İlk yazdığı eserlerden olduğu için sonraki kalemin gelişimini gördüğümden de kaynaklanmış olabilir. 

Eser zaten çok uzun değil. Bu yüzden uzatmalara oynanmadan gerekli mesajlar ve kurguyu bizlere sunmuş.

16 Ocak 2026 Cuma

TEREYAĞI - Asako Yuzuki

 ARKA KAPAK

Gerçek bir olaydan esinlenen ve Japonya’da büyük ses getiren kült roman: Seri katil ve gurme bir kadın aşçı; onun peşine düşmüş ve davayı çözmeye kararlı bir gazeteci.

Yalnız işadamlarını ev yemekleriyle baştan çıkardığı ve öldürdüğü iddia edilen gurme aşçı Manako Kacii seri cinayet suçlamasıyla hüküm giymiştir. Tüm ülkenin ilgisini üzerine çeken bu dava, Kacii’nin basına konuşmayı reddetmesi ve kimseyi kabul etmemesiyle daha da gizemli bir hâl almıştır. Ta ki gazeteci Rika Maçida ona dana yahnisinin tarifini sormak için bir mektup yazana kadar. Kacii bu daveti geri çevirmeyecek ve cevap yazacaktır.

Haber merkezindeki tek kadın olan Rika, her akşam geç saatlere kadar çalışan, genellikle ramen dışında yemek pişirmeyen biridir. Onunla soğukkanlı Kacii arasındaki görüşmeler, gazetecilik araştırmasından çok mutfak eğitimine dönüşür. Rika, bu gastronomik alışverişin Kacii’yi yumuşatacağını ummaktadır ama asıl değişenin kendisi olduğunu fark edecektir. Yediği her yemekte bedeninde yeni bir şey uyanmaktadır; belki de Kacii ile düşündüğünden çok daha fazla ortak noktaları vardır.

Gerçek hayatta “Konkatsu Katili” diye bilinen dolandırıcı ve seri katilin davasından esinlenen Asako Yuzuki’nin Tereyağı romanı, Japonya’da kadın düşmanlığı, takıntı, aşk ve yemeğin sınır tanımayan hazları üzerine çarpıcı ve sarsıcı bir keşif sunuyor.


ALINTI

"Duvar örmek demek, göğsünü gererek insanları dışlamak değil. Bu, kendini işine adamak ve içindeki kaleyi korumak denen şey değil mi? Duvarın malzemesi sert tuğla ve soğuk beton olmak zorunda değil. Tatlı ve yumuşak bir kek de duvar olabiliyor."


".. güvenli bölgesi bulunmayan bir yaşantı çetin oluyor. Bir yerlerde takılıp kalıyorsunuz."


".. bir insanın değeri, gayret gösterip elde ettiği sonuçtan çok, sürekli ne kadar gayret gösterdiğine bakarak belirlenmiyor mu sence de ?"


YORUM

“Gerçek tat, kendini bastırmamayı göze aldığında ortaya çıkar.”

Tereyağı Japonya’daki “Konkatsu Katili” davası esinlenen bir romandır. Hikâye, Tokyo’da yaşayan gazeteci Rika Machida’nın, sevgililerini ev yemekleriyle baştan çıkarıp öldürdüğü iddia edilen gurme ve katil suçuyla yargılanan Manako Kajii’yle ilişkisi ele almaktadır. 

Kajii’yle tanışıp, kendisiyle röportaj yapmak için birçok mektup göndermesine rağmen dikkatini çekip yanıt alamamaktadır.  Arkadaşının önerisi ile son mektubunun sonuna bir tarif isteği sorması ile dikkatini çekebilmiştir. Bu temas Rika’nın ve çevresindekilerinde yaşamında köklü değişimler başlatacaktır.

Tereyağı, yüzeyde bir suç hikâyesi gibi görünse de aslında, kadın bedeni, arzu ve özgürlük üzerine güçlü bir toplumsal eleştiri sunar. Romanda yemek, özellikle tereyağı, yalnızca tat ve hazla ilgili değildir; bireyin kendi isteklerini bastırmadan kabul edebilmesinin simgesidir. Asako Yuzuki, kadınlara dayatılan ölçülülük, zayıflık ve kendini kontrol etme beklentilerini sorgulayarak, bu normların ne kadar içselleştirildiğini gösterir. Rika’nın yemekle ve bedeniyle kurduğu ilişkinin dönüşmesi, onun toplumun onayına göre değil, kendi arzularına göre yaşamayı öğrenme sürecini temsil eder. Manako Kajii ise bu düzeni en uç noktadan sarsan bir figür olarak, kadınların haz aldığı, talep ettiği ve kontrol kurduğu anda nasıl “tehlikeli” ilan edildiğini görünür kılar. 

Roman, suç anlatısından çok, kadın arzularının neden korkutucu bulunduğunu ve bu korkunun nasıl ahlak, beden ve medya diliyle bastırıldığını sorgular. Bu yönüyle Tereyağı, gündelik hayatın içinde normalleştirilen baskıları açığa çıkaran, sade ama derinlikli bir özgürleşme anlatısıdır.

Ben genel olarak konuyu ele alınış şeklini sevdim. Ortalara doğru monotonlaşma hissettirse de bütüne bakacak olursak sevdiğim bir eser oldu. Verilen mesajların oldukça bağlantılı ve karakterlerin iç dünyasını yansıtmasını beğendim.