17 Ağustos 2021 Salı

SAHİLDE KAFKA/ Haruki Murakami


 ARKA KAPAK

Kafka Tamura on beş yaşına girdiği gün evden kaçar. Uzun zamandır planladığı bu kaçışın nedeni babasının yıllar önce dile getirdiği uğursuz kehanettir. Ama babasının bir “düzenek” gibi içine yerleştirdiği kehanet gölge gibi peşindedir… 

Kafka ilk kez aşkı ve tutkuyu yaşarken gizemli bir cinayetle kehanetin ve kaderinin düğümleri çözülmeye başlar.

Sahilde Kafka, XXI. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran, kitapları bağımlılık yaratan kült yazar Haruki Murakami’den, hayatın yavan gerçekliğine karşı büyülü bir dünyanın kapılarını açan bir roman.


ALINTI

"Gerçekler ve insanın yüreğinden geçenler de kolayca ayırt edilemez."

"..genellikle onların peşine düştükleri şeyler, bilimsel gerçekler yerine, kendi düşünce sistemleriyle örtüşen sonuçlar, bazen de pragmatik kazanımlardır."

"Fakat insan kendini bir şeylerle özdeşleştirerek yaşar. Böyle yapmak zorundadır da zaten. Sen bile, farkında olmadan öyle yapıyorsundur. Goethe'nin de dediği gibi, dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir."

"Hayır, öyle değil. Benim neyi hayal ettiğim, bu dünyada olduğum sürece, son derece önemli."



YORUM

"Buradan çıkıp gitmezsem artık daha fazla yaşayamayacağımı düşünüyordum. Buraları bir daha görmem sanıyordum. Dönüp gelmek aklımın ucundan bile geçmemişti. Fakat bir sürü şey oldu, dönüp gelmem gerekti."

15 yaşında olan, diğer herkesten farklı hisseden ve ailesi daha doğrusu babasının bahsettiği 'kehanet' in varlığına artık dayanamayan ve yolculuğunda kendini bulabileceğini düşünerek, kendine Kafka Tamura adını veren  gencin belirsizlik ve kehanetlerle dolu yolculuğuna ortak oluyoruz.

Haruki Murakami'nin kalemi ve üslubu bana hep farklı gelmiştir. Belki de Japon kültüründe fazla okuma yapmadığım, pek fazla yazarını okumadığım için olabilir. 
 Konuları ele alma şekli, eser sonları, karakterlerin dünyası ve farklıları vs oldukça derin ve karmaşık. Bu karmaşıklığın, derinliğin içinde okuma yapmak ise oldukça keyif verici.

Sahilde Kafka eserine geri dönecek olursak şunu söyleyebilirim ki Murakami bu eserinde birçok karakteri oluşturmasının yanı sıra birçok çarpıcı olayları da ele almış. Tamam buraya kadar bir sıkıntı yok hatta oldukça keyif verici. Özellikle karakterlerin her biri o kadar sıra dışı bir karaktere sahip ki her biriyle karşılıklı oturup sohbet etmek istiyorsunuz. Yani ben istedim açıkçası :)

Ortalara geldikçe olayların birbirleriyle bağlantılar, geçişi vs sonuca varıyor gibi gözüküyor, ama sonlara doğru yaklaştıkça o gelişmeler birleşmeler dışında bir şey göremedim, hayal gücümün sınırlarını zorladım. Hatta en sonunda kendi kendime dedim ki ' sen bu kitabı anlamadın, kaçırdın yine bir şeyleri' .
 Belki de bir yerlerde gizlenmiş olayları kaçırmış olabilirim veya yazar bunu amaçlamış da olabilir. 
Tekrar okuma huyum sayesinde belki yıllar sonra tekrardan okuma yaptığımda bu boşluğu, gizlenmiş mi yoksa gerçekten mi boşluk olduğunu o zaman anlarım. Ne saçmalıyorsun diyebilirsiniz belki ama ben kitapların bir okumada asıl mesajı anlaşıldığını düşünmüyorum. İkinci bir okuma yaptığım eserlerde, deneyimlerimden yola çıkarak  gördüğümü sandığımı aslında görmediğim bir çok olaya şahit olduğum için böyle düşünüyorum. Ve Murakami gibi bir yazarın da bu derin üslubunun karşılığını vermek istiyorum.

Sahilde Kafka kalın bir kitap lakin karakterler bile başlı başına kendini okutuyor. Yani eğer kalınlık bakımından gözünüz korkuyor, erteliyorsanız bence çok da ertelemeyin. Zaten hep korkumuzdan, kendimizi gereksiz yere durdurmalarımız bizi güzelliklerden mahrum bırakır.

Kitapla kalın..

16 Ağustos 2021 Pazartesi

TEPENİN LANETİ/ John Verdon

 


ARKA KAPAK

Dave Gurney polisiye/dedektif serisi hız kesmeden devam ediyor!

Larchfield’ın en nüfuzlu adamı Angus Russell, Harrow Hill’deki malikânesinde boğazı kesilerek öldürülmüştür. Olay mahallindeki DNA ve parmak izleri, kurbana karşı husumeti bulunan belalı Billy Tate'e işaret eder. Ancak bir sorun vardır: Tate, bir gün önce kilisenin çatısından düşerek ölmüştür.

Polis, Tate'nin cesedinin kaldırıldığı morgu kontrol ettiğinde cesedin yalnızca ortadan kaybolduğunu değil tabutun içeriden kırılarak açıldığını da keşfeder. Bu durum çok geçmeden yürüyen ölü, cehennemden gelen katil, zombi cinayeti olarak anılmaya başladığında bir zamanların huzurlu kasabası artık herkesin bir şüpheliye ve aynı zamanda kurbana dönüşebileceği korkunç bir kâbusa da uyanmış olur.

Eski meslektaşı art arda işlenen bu tuhaf cinayetleri çözmek için kapısını çaldığında Dave Gurney, ölümün ötesinden öldürme ihtimali olan bir katili avlamak üzere tüm analitik becerilerini kullanmak zorundadır.

ALINTI

"Beynin en önemli gücü olan ani bağlantılar yaratabilme yeteneği aynı zamanda en büyük zayıflığı da olabilir."

"O kadar kesin bir şey söyleyecek durumda değilim. Bazen kötülük kişinin içine öyle bir gizlenir ki bu şahsın böyle bir şeyi nasıl yapabildiğine şaşar kalırız."

"İnsan doğasındaki en önemli kusur, yetersiz delillerin şekillendirdiği sarsılmaz fikirlere sımsıkı sarılma kabiliyetidir."

"Bir kez daha keskin zıtlıkların hayatının bir parçası olduğunu düşündü. Huzur, güzellik, Madeleine'in gülümsemesi ve mis gibi kokan hava. Elbette arzusu insan doğasının çirkinlikleriyle, kötülükleriyle uğraşmak değildi. Ama bu kötülükler mesleğini gerekli hale getiriyordu. Ana amaç dengeyi sağlayabilmekti. Huzur ve güzelliğin kurşun delikleri kadar gerçek olduğunu unutmadan."



YORUM

"Beynin en önemli gücü olan ani bağlantılar yaratabilme yeteneği aynı zamanda en büyük zayıflığı da olabilir."

Gurney serisinin yedinci kitabıyla karşınızdayım. Aslında baya oldu çıkalı ama yorumu şimdiye kısmetmiş:) 

Verdon'un kalemini çok seviyorum. Polisiye türü biliyorsunuz ki favorim ve ilk aklıma gelen yazarlardan birisi John Verdon oluyor. Kalemi, hayal dünyası, üslubu ve analizleri okurken muazzam bir keyif veriyor.

Gurney serisi diyorum ama tekrardan söylemek istiyorum olaylar birbirleri bağlantılı değil sadece ana karakterimiz Dave Gurney'in hayatının akışını okumak isterseniz sırayı takip edebilirsiniz. Diğer olaylar bağımsız. 

Gelelim yedinci kitap olan Tepenin Lanetinde bizi neler bekliyor? 

Hiç suç işlenmeyen, oldukça nezih ve cennet gibi tabir edilen Larchfield kasabasının akıl almaz bir cinayet işleniyor. Ölen biri nasıl birini öldürebilir ki? Gurney'in bir dönem birlikte çalıştığı arkadaşının ricası üzerine cinayete ortak oluyor. İşlenen cinayetlerin devamı gelmesiyle işler oldukça garip bir hal almaya devam etmekte.

Kitabın ilk kısımlarında ele alınan görmenin farklarını anlatan bölüm muazzamdı. Kalemine ve üslubuna alışık olan okuyucular için ilerleyen kısımlarda ipuçları gizlenmişti. Kitap boyunca her olayı farklı bakış açılarıyla yakalamaya çalışmak oldukça keyifliydi.

Yani tavsiye etmeme gerek olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Kalemini sevenler zaten tatmin olacaklardır ama beğenmeyen birisinin alıp okuyacağını sanmıyorum. Hiç okumayanlar için söyleyebileceğim tek şey bir kitabını alıp okumaları olacaktır. Ama ufak bir tavsiye Kurt Gölü eseriyle tanışmayın. O eseri bana göre kendi tarzından oldukça farklı gelmişti. Eser için kötü diyemem o da harika bir kurguya sahipti ama tarz olarak farklıydı. Ben klasikçiyim :)

Kitapla kalın

KURMACA KİŞİLER KENTİ/ Emin Özdemir


 ARKA KAPAK

Türk edebiyatında bir ilk!

Özdemir'in, içinde dolaşırken nerdeyse bütün roman kahramanlarıyla özgürce bağlantılar kurduğu kurmaca kent, gerçekler üzerine temellenmiş düşlemsel bir kent. Ölümün, kapısından içeri girmediği bir kent. Gelecek zamanın olmadığı, geçmiş zamanın, şimdiki zaman içinde yaşandığı bir kent...

Her roman, oyun ya da öykü kişisi bu kentin yurttaşı olamıyor. Kuruluş yasasına göre yurttaş olacak kişinin belirli nitelikler taşıması gerekiyor. Acıdan seviye; korkudan direngenliğe; kıskançlıktan tutkuya, dostluktan ihanete değin insana özgü varoluşsal hallerden birini yansıtması isteniyor; bir de yansıttığının, belleklerde, yüreklerde iz bırakması…

Okur, Kurmaca Kişiler Kenti'nin sokaklarında dolaşırken her adımda unutamayacağı heyecanlı anlar yaşayacaktır. Anlatı dünyasından gelip kentte yerleşmiş nice kişilerle yüz yüze gelecektir. Bir şatonun önünden geçerken Don Kişot ya da Hamlet'le karşılaşacak, biraz yürüyünce karşısına Emma Bovary, Anna Karenina, Kaptan Ahab, Aslan Asker Şvayk çıkacaktır. Bir köşede oturmuş sohbet edenlerin yanına gidecek olsa orada Kuyucaklı Yusuf'u, Zebercet'i, Raskolnikov'u, İnce Memed'i, Mümtaz'ı, Selim Işık'ı, Will Loman'ı bulacaktır. Daha sonra bu kişilere konuk olacak, onların yazınsal serüvenini kendi ağızlarından dinleyecektir.

Emin Özdemir bu yapıtında böyle bir okur kimliğine bürünüyor, dünya romanının evrensel kişileriyle bir bir söyleşiyor. Bizi, onların sevinçlerinin, tutkularının, acılarının, mutluluklarının, düş kırıklıklarının dehlizlerinde dolaştırıyor. O kişilerle nice özdeş yanlarımız olabileceğini sezdirtiyor. Böylece başta kendimizle, daha geniş anlamda evrensel insanlıkla hesaplaşmanın yol haritasını çiziyor.

Bu benzersiz çalışmayı okuyun, Kurmaca Kişiler Kenti'ne ayak basın, bunun böyle olduğunu siz de göreceksiniz.


ALINTI

"Söyle, ne yaptın bunca yıl, nasıl geçirdin ömrünü?" Söyleyecek söz bulamıyorum, dilim tutulmuş gibi. Çok geçmeden Karacaoğlan'ın şu dizeleri yetişiyor imdadıma:

'Ömrüm bir tepeye vurmuş gün gibi,

Şöyle böyle derken geçti neyleyim'

"Sanıyordum ki okumayı yazmayı öğrendikleri gün uyanacaklar, akıllarına vurulmuş prangaları kıracaklar, bilinçlenip yaşamlarını değiştirmeye yönelecekler."

"Yaşam, insanlar için tuzaklarla doludur. Don Kişot'la konuşurken ona da söyledim. Romancılar, kişilerini yaratırken genellikle onlara tuzaklarla dolu bir yaşam sunarlar. Kişilerin yazgılarını, yaşam serüvenini bu yolla çizerler. "




YORUM

Arka kapak tanıtım yazısını okuduktan sonra ve yapılan grup sohbetinde kitaba karşı oldukça yüksek beklentiyle okumaya başladım.

Kitabın adından az çok anlaşıldığı üzere kurmaca kişilerin kentine konuk ediyor yazar bizi. Peki kim bu kurmaca kişiler? Şuana kadar duyduğumuz, okuduğumuz Türk ve Dünya edebiyatında önemli bir yere sahip tüm karakterlerden oluşan bir kent.

Yazarın bu eseri ortaya çıkarma amacını da önsöz kısmında bahsedilmiş. Ben kısaca, konusunun içeriğine çok girmeden yorum yapmayı düşünüyorum. Öncelikle bir sürü karakterin barındığı bu kentte hepsine yer verilmediğini söylememe gerek yok galiba. Yazar oldukça bilindik karakterlerle söyleyişini sürdürmekte. Peki kimlerle söyleyiş yaptı?

Miguel de Cervantes'in Don Kişot'u,  Gustave Flaubert'in Emma Bovary'si, Lev Tolstoy'un  Anna Karenina'sı , Yusuf Atılgan'ın Zebercet'i, Herman Melville'in Kaptan Ahab'ı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mümtaz'ı,Elias Canetti 'nin Kien'i, Elsa Morante'nin Ida'sı, Oğuz Atay'ın Selim Işık'ı, Gonçarov'un Oblomov'u, Arthur Miller'in Willy Loman'ı, Yaşar Kemal'in İnce Memed'i, Dostoyevski'nin Raskolnikov'u.. Ve bitmek bilmez edebiyatın unutulmayacak karakterleri.

Kitapseverlerin ortak huylarından birisi de her kitap bitiminde bütünleştiği karakterlerden bir ayrılık yaşamıştır. Kitap bitti gerçek dünyaya dönüş yapılmalı ama nasıl yapılacak? Karakterlere sorulacak sorular, yazarın yazmadığı, çok fazla edebiyatla süslenmiş anlam karmaşalarının altında yatanlar vs, gibi sorular illa ki kafamızı kurcalamıştır. En az bir karakter için düşünmüşüzdür. Bu sorulara yanıt olarak yazılmış desem az kalır.

Emin Özdemir kalemiyle birlikte o kült eserlerin ana karakterleriyle çok güzel sohbet etme şansı elde ediyorsunuz. Gerçekten de Türk edebiyatında bir ilk. Yazar iyi ki kendine bu soruyu sormuş ve böyle bir başyapıt ortaya çıkarmış;

"Söyle, ne yaptın bunca yıl, nasıl geçirdin ömrünü?" Söyleyecek söz bulamıyorum, dilim tutulmuş gibi. Çok geçmeden Karacaoğlan'ın şu dizeleri yetişiyor imdadıma: 'Ömrüm bir tepeye vurmuş gün gibi, Şöyle böyle derken geçti neyleyim'

Yazarın hayatını az çok okursanız aslında ne kadar kıymetli bir yazara, dilbilimciye sahip olduğumuzu anlıyoruz. Tabi yine fazla bilinmeyen bir kişi. En azından benim açımdan öyle oldu. Umarım sandığımdan daha çok biliniyordur.

Fazla uzatmadan oldukça keyifli ve farklı bir yolculuk, deneyim oldu benim açımdan. Kesinlikle tavsiye ediyorum Fırsatını bulduğunuz an alıp okumalısınız.

Önemli (önemli mi değil mi orasına siz karar verin) tavsiye, eser içeriği bilindik, kült eserlerin karakterlerine değinildiği için ister istemez o eserlere dair bilgiler, kesitler mevcut. Ben içerisinde bulunan birçok eseri okuduğum için çok fazla sıkıntı yaratmadı ama okumadığım eserler içinde şöyle diyebilirim ki merakım daha da arttı. Yani spoiler sevmiyorsanız onun uyarısını yapmak istedim. Ama dediğim gibi bir kesite denk gelmeniz o sayfalarca okunan kitaba eş değer olamaz.

6 Ağustos 2021 Cuma

DÖVÜŞ KULÜBÜ/ Chuck Palahniuk


 ARKA KAPAK

İstenmeyen yağlar. Pahalı, butik sabunlar. Maaş çekleri, güzel bir ev, zarif mobilyalar. Yalnızlık ve yabancılaşma. Tüketimin susmayan arsız çağrısı. Yalanlar ve yalanlar. Nefret ve öfke.

İlk kez yayımlandığı 1996'dan beri bir yeraltı klasiği olarak anılan Dövüş Kulübü, yeni binyılın eşiğinde geçen bir anti-ütopya öyküsünü anlatıyor. Yaşadığı hayattan nefret eden, ölüm düşüncesini saplantı haline getirmiş, insani yakınlığı kanser dayanışma gruplarında arayan genç bir adam. Aynı dayanışma gruplarının bir başka müdavimi, toplum kaçkını bir genç kadın. Ve Tyler Durden; yalanlar ve mutsuzlukla dolu bir dünyaya kendi yöntemleriyle saldıran yarı çılgın bir kurtarıcı, baştan çıkarıcı bir intikam meleği. Tyler'in felsefesine göre, tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmanın yolu, fiziksel acıyla tanışarak yeniden doğmaktır. Çok geçmeden, gecenin geç saatlerinde bar bodrumlarında toplanan gizli bir dövüş kulübü ülkenin dört yanını saracaktır. Ama Tyler'in dünyasında sınırlara ve kurallara yer yoktur. Kendi bedenini örseleyen bir müritler ordusu, toplum düzenini ve konformizmi imha etmek üzere Tyler'in peşine takılır...


ALINTI

"Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın."

"Ben, diyor Marla, insanların büyük bir aşkla sevdiği ve sonra bir saat ya da bir gün geçmeden kaldırıp attığı şeyleri seviyorum."

"Kurtar beni Tyler, kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtar."

"Sevdiğimiz insanlar hakkında bilmek istemediğimiz o kadar çok şey var ki."

"Her akşam ölüyor ve her sabah doğuyordum. Ölümden geri dönüyordum."


YORUM

"Ancak her şeyinizi kaybettikten sonra özgür olursunuz."

Yeraltı edebiyatı pek tarzım olmasa da bu kült eseri oldukça merak ediyordum ve merakımı giderdim çok şükür :)

Açıkçası beklentim ne çok yüksekti ne de çok düşük. Bu zamana kadar okuma deneyimlerimden daha doğrusunu kült eserleri okuma deneyimlerimden yola çıkarak fazla beklentiyi yüksek tutmamak lazım. Diğer türlü kitap gerçekten harika olsa bile bana duygu dönüşü çok düşük geliyor. Evet bu kült eser olması gereken bir kitapmış diyemiyorum..

Kısaca konuyu özetlemeye çalışırsam eğer başlangıcı anlatıp içeriğe girmeyeceğim .. Prestijli bir otomobil firmasında iyi bir işi, bir apartmanın on beşinci katında geniş bir dairesi ve pahalı mobilyaları olmasına rağmen mutsuzluk içinde olan kahramanımız üstüne  insomnia yani uykusuzluk hastalığına yakalanmıştır. Doktor tavsiyesine uymak amacıyla değişik bir yol izler. 

İlk olarak sorununa çeşitli hastalıklara sahip (genellikle ölümcül)  insanların oluşturduğu destek gruplarına katılarak çözüm aramaya çalışır. Hangi destek grubuna katılırsa o hastalığa sahipmiş gibi davranıyor, insanların bitmeyen dertlerini dinlemek ona iyi geliyordur. Lakin katıldığı destek gruplarına kendisi gibi sağlıklı olan birinin daha varlığını fark eder. Marla Singer. Genç ve güzel kadın  Marla hakkında ilk edindiği izlenim düzenbaz biri olduğunu düşünür. Sanki insanları kendi kandırmıyormuş gibi.  Bu durumdan kurtulmak için çözüm olarak destek gruplarını paylaşma fikrini ortaya atar ama bir türlü uzlaşmazlar. Ve kahramanımız uykusuzluk sorunun çözümünü tekrardan kaybeder.

Karakterimizin hayatına Tyler Durden adında biri girer ve asıl olay burada başlamaktadır.

Yazarın bu eseri yazma amacını kesinlikle okurken hissettim ve ne kadar doğru yerlere değinmiş demekten kendimi alamadım ve bu eser ortaya çıkalı kaç sene geçmesine rağmen..

Tarihin sadece sayılar olarak değiştiğini, içeriğinin hep aynı kaldığı düşüncesi bu tarz kitaplar okudukça daha çok fark ediyorum. Bu bana göre oldukça kötü bir izlenim ve hissiyat bırakıyor. Evet güzel, olumlu şeyler olmasına rağmen kötümser tarafların hiç azalmaması aksine gittikçe çoğalması hiçbir insanın hoşuna gitmediği gibi benimde gitmiyor.

Esere geri dönecek olursam sonu beni oldukça şaşırttı gerçekten ters köşe olduğumu hissettim. Geriye dönüp bakınca aslında sonu hakkında ipuçları satır aralarında gizlenmişti. Ve bunu fark ettikten sonra kitaba karşı olan sevgim daha da arttığını söyleyebilirim.

Ayrıca yeraltı edebiyatı olduğundan argo kullanımı vardı elbette ama hem türü hem de içeriği bakımından beni rahatsız etmedi açıkçası. Ne kadar hoşlanmasam da bazı yapışmış tabirleri ister istemez sindirme durumu oluyor.


1 Ağustos 2021 Pazar

YEDİ GÜZEL ADAM/ Cahit Zarifoğlu

 ARKA KAPAK

Cahit Zarifoğlu'nun şiiri bunca anlaşılmaz, kapalı ya da zor anlaşılır bulunmasına rağmen, şimdiye kadar hiçbir aklı başında şiir okuyucusu (eleştirmen ya da okuyucu olarak) bu şiirleri reddetmek, yok saymak cesaretini gösterememiştir.  -Rasim Özdenören

Cahit Zarifoğlu'na ait hangi metin olursa olsun, O'nun dünyasına, bir iklime geçer gibi girerseniz. Yeni bir iklime girmenin ne gibi etkileri oluyorsa, nasıl değiştiriyorsa insanı öylece değişirsiniz. -Alim Kahraman-

Kendinden sonra yazmaya başlayan genç Müslüman şairlere, hangi özellikleriyle yol göstermiş olursa olsun, O'ndan sonrakiler, O'nda ders alınacak bir taraf bulacaklardır. Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem Müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından.-İsmet Özel-

Cahit Zarifoğlu o hale gelmişti ki, kendi dünyası içinde bir şiir dili kurmuştu ve bunu çok iyi kullanırdı. Yani şiire, o anlatılmaz olana ait bir durum çıktığı zaman, bir algılama olduğu zaman, onu hemen anında şiire döküverirdi.-Erdem Bayazıt-

Kanaatimce Cahit'in şiiri belli bir kalıp içerisinde hemen formüle edilebilecek, anlatılabilecek bir hüviyet taşımıyor. Cahit, eski tabirle şair-i maderzat, anadan doğma şair idi. -Akif İnan-

ALINTI

"içim ey içim bu yolculuk nereye 

yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin"

"Fakat sen

Hep karşımda kalan

Ağzı ağzımdan alınan

Paylaşılmakta olan"

" Öpüşümüz gizli olmalı

Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli

Sıcak gözyaşı ve şikayetle

Ağzı konuşmaz kılan

Ağzımızda

Dilimizi şişiren ayrılık bedeni"



YORUM

"Yedi Güzel Adam" şiiriyle daha çok bilinen ve gönüllerde yer bulan şair ve yazar Cahit Zarifoğlu hakkında konuşacağız.

Genel olarak hayatına değinmek istiyorum ama hayatına dair birçok belgesel mevcut onlara da bakmanızı tavsiye ederim. 

Aslen Kahramanmaraşlı olan Zarifoğlu 1 Temmuz 1940 tarihinde Ankara'da doğmuş olmasına rağmen çocukluğu Kahramanmaraş'ta geçmiştir. 

Edebiyata, Kahramanmaraş Lisesi'nde iken şiir ve kompozisyon yazarak başlamış, lise sonrasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okumuş ve buradan mezun olmuştur. Öğrenciliği sırasında çalışmak zorunda kalınca, sayfa sekreteri olarak çalışmış, yine bu dönemde Diriliş Dergisinde çeşitli şiirleri yayımlanmıştır. 1976'dan sonra, kurucularından olduğu, Mavera Dergisinde şiirleri, birkaç hikâyesi, senaryo çalışmaları, günlükleri ve 'Okuyucularla' ismini verdiği sohbetleri yayımlanmıştır.

Şiir; Şiirler; İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış

Hikâye; Mahalle Kavgası, Hikâyeler

Çocuk hikâyesi, Serçekuş, Katıraslan, Ağaçkakanlar, Yürekdede ile Padişah, Küçük Şehzade, Derya, Kuşların Dili, Motorlu Kuş

Çocuk şiiri; Gülücük, Ağaç Okul (Çocuklara Afganistan Şiirleri)

Roman; Savaş Ritimleri, Ana

Günlük; Yaşamak, Deneme, Bir Değirmendir Bu Dünya, Zengin Hayaller Peşinde 

*

"içim ey içim bu yolculuk nereye 

yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin"

Yedi Güzel Adam adlı bu eseri benim için biraz çetrefilli bir okuma yaşattı. Şiir dünyasına çok fazla hakim olmadığım için biraz anlam bakımından yetersiz hissettim. @gerçekkitapseveler grubuyla okuma yaptığımız için orada yapılan sohbetler, bilgiler ve kendi araştırmalarım sonucunda az çok kolaylaştığını dile getirebilirim. Eğer daha öncesinde şair hakkında bilgi edinmeseydim eminim şuan ki duyguları da hissetmiyor olurdum. 

Ayrıca şiir kitapları hakkında genel düşüncem tek seferlik okumalar yapılacak eserler değiller. Şiiri okuduğunuz zaman gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum tabi bir de okurken ki ruh haliniz. 

 Şiir bölümünde en hoşuma giden kısım .. Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı bölümü oldu. O bölümde nedense Zarifoğlu'na daha yakın hissettiğimi söyleyebilirim.

Güzel bir okumanın sonuna geldik desem de aralarda açıp okuyacağım için pek de son sayılmaz.


24 Temmuz 2021 Cumartesi

RÜYALARIN YAZILDIĞI YER/ Hürer Ebeoğlu

 


ARKA KAPAK

Her gün olduğu gibi bu sabah da akrebi, yelkovanı, zamanı ve önemi olmayan saatlerinin zili çalınca yataktan kendilerini sökerek kalktılar. Ayaklarını soğuk, yılanımsı terliklere sokarak uzun süredir kimsenin tatlı tatlı süzmediği suratsız suratlarını aynanın önüne koyup, çirkin dişlerini fırçaladılar. Hepsine birer vahşi batı hüznü boca eden enine çizgili Daltonumsu pijamaları düzgünce katlayıp dolaba koydular ve onlara birer nikâh töreni sıkıntısı iğneleyen gri takımlarının içini etleriyle, etleri tutan kemikleriyle doldurup çölün ortasında rüyaların yazıldığı yere doğru süresi belirsiz bir otobüs yolculuğuna çıktılar. Evet, onlar birer rüya yazıcısıydı ve Dünya gezegenindeki insanların rüyalarını yazıyordu…

Hepimiz rüya görürüz ve bunun çok da kafa yormadığımız birtakım sembollerle ilgili olduğunu düşünürüz. Mesela psikanalizin kurucularından Sigmund Freud'a sorsak bilinçdışına doğru çekmeye başlarız kürekleri. Çünkü ona göre rüyalar, sert dalgaların çarpıp aşındırdığı kayalar gibidir. Şimdi bir kenara bırakalım tüm bu metaforları. Ya birileri günlük yaşamlarımızı izleyip biraz paşa gönlünce biraz da kurallara göre yazıyorsa rüyalarımızı?

Hürer Ebeoğlu kalemini bambaşka bir evrene çeviriyor ve bizleri birbirinden orijinal rüya yazıcıları ile tanıştırıyor. Rüyaların Yazıldığı Yer absürt mizahın engin sularında sıra dışı, biraz da mantıkdışı bir maceraya demir atıyor. İyisi mi siz en güzel yerinde kesilmeyen rüyalar için sayfaları çevirmeye başlayın!


YORUM

"Yaşam, içinde siyahla beyazı barındırdığı için güzel ve eşsiz. Sen siyahı yaşadın. Beyaz da var."

Herkes hayatının bir döneminde rüya görmüştür. Bazılarımız oldukça ilginç olaylar silsilesi yaşar, bazılarımız dizi çeker, bazılarımız gerçek yaşama dair rüyalar görür. Peki ya size bu gördüğümüz rüyaların bir yazıcıları var desem. Evet, evet yanlış okumadınız bir rüya yazıcısı. Çok garip geldi değil mi ilk gördüğümde bana da oldukça garip gelmişti. 

22 bölümden oluşan bu eserde bizi neler bekliyor kısaca ondan da bahsedeyim. 858 adlı bir rüya yazıcısı bizi o saçma sapan, gerçek dışı rüyalar görmemizi sağlayan o yazarların evrenini tanıtıyor. 858 adlı rüya yazıcımız yani ana karakterimiz diğer yazıcılardan farkını daha ilk sayfasından ortaya koyuyor ve bizi o evrenin derin sularına bırakıyor. 

Yer yer yazarla iç içe kaldığımız kısımlar da yok değil ve o açıklamalı, sohbet bölümleri de oldukça keyif aldığım bölümlerdi.  Gündem de olan olaylara da yer verilmesi oldukça nokta atışı diyebileceğim bir değinmeye sahipti. Ne demişler izahı olmayan şeylerin mizahı olur :)

Yazarın kalemi hakkında söyleyebileceklerime gelecek olursak, akıcı bir kalem olmasının yanı sıra üslubu da farklı bir tarzda olsa da kolay ve keyifli bir okuma sağlıyor. İlk kez kalemiyle tanışmama rağmen devam kitaplarını da okurum dediğim bir yazar oldu. 

Kalemi daim olsun diyerek yorumu burada bitiriyorum.

23 Temmuz 2021 Cuma

ENSTİTÜ/ Stephen King


ARKA KAPAK 

Minneapolis'in sakin banliyölerinden birinde yaşamakta olan Luke Ellis, bir gece yarısı evine giren davetsiz misafirler tarafından kaçırılır. Luke, penceresi olmayan fakat tıpkı kendisininkine benzeyen bir odada gözlerini açar. Ve kapısını açıp dışarı çıktığında onun gibi özel yetenekleri yüzünden buraya getirilen birçok çocuğun odalarının sıralandığını görür. Enstitü... 

Özel yeteneklere sahip çocukların tutulduğu bir hapishane, onlardan adeta intikam almaya yemin etmiş bir müdür ve insafsız personelin acı dolu yuvası. Burada vicdan azabı yok. Burası girişi olan ama çıkışı olmayan bir cehennem...


ALINTI

".. bu doğru olsun ya da olmasın, sorunun bir çözümü vardı. Her zaman bir çözümü vardı; öğrenmek bunun için faydalıydı işte; sorunların çözümünü bulmak için. "


"Sadece insan ırkının varlığını sürdürmesi değil, gezegenin  geleceği de onların elindeydi. Bu uğurda yapabileceklerinin sınırı olmadığının farkındaydı."


"Yaşadığımızı sandığımız bu hayat gerçek değil. Sadece bir gölge oyunu ve ışıklar söndüğünde ben kendi adıma mutlu olacağım. Karanlıkta tüm gölgeler yok olur"


"Özgürlüğün ne demek olduğunu tam anlamıyla kavrayabilmek için insanın önce tutsak olması gerekir."


YORUM

"Bu silahlarla yapılan bir savaş değil, bir zihin mücadelesi ve şayet kaybedersek sonuçları vahimden de öte olacak; hayal edilemez boyutlarda bir yıkım yaşanacak. Sadece on iki yaşında bir çocuk olabilirsin ama sen resmi olarak ilan edilmemiş bir savaşın askerisin."

Enstitü, özel yeteneklere sahip olan çocukları kaçırarak, yetenekleri kendi çıkarları ve  dünyanın geleceği bu yeteneklere bağlı olduğunu ileri sürerek çocuklar üzerinde acımasızca deney yapan bir  kuruluş. Kısacası bir savaş makinesi yaratılmakta. 

(Özel yetenek olarak bahsedilen telepati, telekinezi konular.)

Yaratılan ortamın ve konunun gerçekçi olmasıyla tüm okuma boyunca Enstitü'nün içinde hissiyatı oluşturuyor.  King'in kalemi gerçekten kendini okutan bir kalem. Keyifli ve sürükleyici bir okuma yaşatıyor. 

Savaş hakkında düşünceleri, yetenek kısımlarında ki cümleleri gerçekten çok uzak bir düşünce değil. Bu tarz bilimsel konular tüyler ürpertici olabiliyor. Yoksa çok mu kurgu okuyoruz :)

Ayrıca kitap hakkında genel bir yorumlara bakıldığında 'gereksiz' uzatıldığı konusu çok tartışılmış kitap 615 sayfa olmasına rağmen ben 300 sayfa okumuş gibi hissetmiştim. Yani bana uzatılmış gibi gelmedi açıkçası. 

Bir kurgu kitabı ve yaratılan dünyanın özelliklerini, ortamını, karakterleri üstünkörü anlatmak ne kadar doğru? Kısacası benim severek okuduğum bir King kitabıydı. 

14 Temmuz 2021 Çarşamba

SİMYACI/ Paulo Coelho


 ARKA KAPAK

Simyacı, dünyaca ünlü Brezilyalı yazar Paulo Coelho'nun üçüncü romanı. 1996 yılından bu yana Türkiye'de de çok okundu, çok sevildi, çok övüldü bu kitap. Bir büyük Doğu klasiği olan Mevlâ­nâ'nın ünlü Mesnevî'sinde yer alan bir küçük öyküden yola çıkarak yazılan bu roman, yüreğinde çocukluğunun çırpınışlarını taşıyan okurlar için bir "klasik" yapıt haline geldi.


Simyacı, İspanya'dan kalkıp Mısır piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago'nun masalsı yaşamının öyküsü. Ama aynı zamanda bir "nasihatnâ­me"; "Yazgına nasıl egemen olacaksın? Mutluluğunu nasıl kuracaksın?" gibi sorulara yanıt arayan bir yaşam ve ahlak kılavuzu. Mistik bir peri masalına benzeyen bu romanın, dünyanın dört bir yanında bunca sevilmesinin gizi, kuşkusuz bu kılavuzluk niteliğinden kaynaklanıyor. 


Simyacı'yı okumak, herkes daha uykudayken şafak vakti uyanıp, güneşin doğuşunu izlemeye benziyor.


ALINTI

"Basit şeyler, en olağanüstü şeylerdir ve yalnızca bilginler anlayabilirler bunları."


"Bana öylesine alıştılar ki, saat düzenimi biliyorlar, dedi kendi kendine alçak sesle. Bir an daldıktan sonra, 'Tersi de olabilir, 'diye düşündü. Hayvanların saat düzenine belki de kendisi alışmıştı."

".. Ya da kitaplar, dinlemek isterseniz size ilginç öyküler anlatır kitaplar. Ama insanlarla konuşurken durum başka, öylesine tuhaf şeyler söylerler ki, konuşmayı nasıl sürdüreceğinizi bilemezsiniz."


YORUM

"Kim olursan ol, ne yaparsan yap, bütün yüreğinle gerçekten bir şey istediğin zaman, Evren'nin Ruhu'nda bu istek oluşur. Bu senin yeryüzündeki özel görevindir."

Santiago ta en başından seçtiği meslek ile kendi yüreğini dinleyen ve amacından vazgeçmeyen bir karakter. Çobanlık yapan Santiago, koyunların kırpılması için Tarifa da bir yün tüccarına gitme zamanında terkedilmiş ve bir zamanlar ayin eşyalarını konduğu yerde kocaman bir firavuninciri büyümüş olan kilise de konaklar. Burada uykuya dalar ve haftalardır gördüğü düşün aynısını burada görür. Bu düşün bir anlamı olması gerektiği düşüncesi peşini bırakmaz ama bir düşün peşine de düşmek macera sever kendisine bile biraz uçuk gelir.

Tarifa’ya geldiğinde düş yorumcusu bir yaşlı kadının olduğunu anımsar ve yaşlı kadını yanına gider. Falcı kadın Santiago’yu çok şaşırtır. Santiago’nun Mısır piramitlerine gideceğini orada bir hazine bulup zengin olacağını söyler. Falcının yanından ayrıldıktan sonra kasabada bir sırada otururken Salem Kralı olduğunu söyleyen yaşlı bir adamın yanına oturur. Falcı kadının söylediklerinin benzerlerini o da dile getirir. Santiago tabi ki falcı kadının dediklerine kulak asmadığı gibi bu kralım diyen kişiyi de önemsemez. Lakin  Salem Kralı Santiago'nun kendisi dışında kimsenin bilmediği olayları anlatması ile krala inanır. Ve Mısır piramitlerine olan yolculuğu başlar.

Simyacı çok satanlar listesinden düşmeyen bir kitap. Yazarın kalemini aslında çok başarılı buluyorum ve seviyorum lakin Simyacı eserini erteleyip duruyordum. Okuyup bitirdikten sonra iyi ki bekletmişim dediğim bir okuma yaşadım. Okuduğum dönemden kaynaklı benim üzerimde bıraktığı hissiyat çok değerli ve anlamlıydı. 

Karakterin bu kadar içten yaratılması okumayı kolaylaştırdığını dile getirebilirim. Verilen kararlar, kazanılan deneyimler, öğrenilen bilgiler ile dolu dolu bir eser Simyacı.

 Popüler olmasının sebebini anladım hem bu kadar yalın hem bu kadar içten bir karakterin varlığından ötürü insanlar bu kadar sevmiş. Tam hayattan kopmuşken tekrar bağlanma kitabı.


12 Temmuz 2021 Pazartesi

KOLEKSİYONCU/ John Fowles


 ARKA KAPAK

Koleksiyoncu, bir kelebek koleksiyoncusuyla, aşık olarak kaçırıp zindana kapattığı bir resim öğrencisi arasındaki "mecburi" ilişkinin romanıdır görünürde. Ama Fowles'un olağanüstü üslubu ve ustalığıyla, bu ilişki, başka birçok ilişkiye de gönderme yapmakta, ahlaki kaygılarla baskı altına aldığımız yabanıl doğallığımız içinde, aslında neyi nereye kadar haklı ve geçerli bulabileceğimiz gerçekliğiyle bizi yüzleştirmektedir.

Farklı yolculuklara açık bir kurgusu olan bu roman, sadece kendimize göre haklı olan bir tutku adına yapabileceklerimizin ikna edici ve masum bir anlatısı olarak okunabileceği gibi, içimizdeki "iktidar" ve "teslim olma" isteğinin hangi şartlarda ortaya çıkabileceğinin alıntısı olarak da okunabilir. Ya da iki ayrı sosyal tabakanın birbirine yakınlaşma çabalarının, aslında alt sınıfın üst sınıfa yaranma, üst sınıfın ise öğretmenlik kisvesine bürünerek "yığınları" mümkün olduğunda kendisinden uzak tutma kaygısından başka bir şey olmadığının çarpıcı bir anlatısı olarak da yorumlanabilir.

Sadece bir psikolojik gerilim romanı olarak okunduğunda bile inanılmaz tatlar alacağınız Koleksiyoncu, bunun ötesine geçmekten ve kendi karanlıklarıyla yüzleşmekten korkmayanlara... Ya da Fowles'un dediği gibi, "Her insan kendisi için bir giz olmalıdır" sözüne inananlar için...


ALINTI

"Günümüzde, insanlar her şeyi hemencecik elde etmek istiyorlar, arzularını canları çektiğinde hiç beklemeden tatmin etmenin peşindeler."

"Hayatı dolu dolu, keyfimce yaşamak istiyorum. Yeteneklerimi boşa harcamak istemiyorum. Güzelliği yaratmak istiyorum."

"Bu korkunç karanlık sessizlikte, sanki kendimi normal hissediyormuş gibi yazıyorum. Ama değilim. Öylesine hasta, öylesine korku dolu, öylesine yalnızım ki. Yalnızlık dayanılmaz."

"Eğitimsizden ve cahilden nefret ediyorum. Kendini beğenmişten ve sahteden nefret ediyorum. Kıskançtan ve kızgından nefret ediyorum. Kabadan, sıradandan ve alçaktan nefret ediyorum. Kalın kafalı ve küçük insanlardan nefret ediyorum."




YORUM

"Onu unutacağımı sandığım da olmuyor değildi. Ama unutmak insanın yapacağı değil, başına gelecek bir şeydir ve benim başıma gelmedi."

Saplantılı bir aşık olan Ferdinand' ın bir piyango kazanmasıyla başlıyor hikayemiz aslında. Kazandığı piyangodan yüklü bir miktar para alan Ferdinand çalıştığı işten ayrılması ve bulunduğu konumdan uzaklaşması kafasında kurduğu planların başlangıcını simgeliyor bir nevi. Aynı caddede oturduğu ve birkaç yıldır normal olmayacak şekilde sevdiği kızı ,Miranda, kaçırma planını kuruyor.

Başlarda her şey normal gözükürken Ferdinand'ın düşüncelerinin gittikçe hastalık haline gelmesi, sadece kafasında olan şeylerin yapsam nasıl olur diyerek uygulamaya geçmesiyle her şey ürkütücü bir hal alıyor. Ve kendini haklı bulmasının nedenlerinden biri ise parası olmadığı için birçok insanın bu tarz şeyler uzak durduğunu düşünmesi. Bir nevi doğru ama oldukça da ürkütücü bir analiz aslında.

İlk sayfalarda açıkçası Ferdinand hakkında görüşlerim oldukça olumluydu başından geçen olaylar ve yaşadığı durumlar hakkında bilgi sahibi oldukça insan biraz hoşgörü ile yaklaşabiliyor. Ta ki asıl mevzuya gelene kadar..

Oradan sonrası hakkında düşüncelerim tam tersi haline almaya başladı. Bir insanın başka bir insanın üstünde hak sahibi olduğunu iddia edemez. Özellikle aşk adı verilen duygunun ardına sığınarak. İnsanların aşk tanımı gerçekten garip. Gerçi bu eserde hastalıklı birini ele alıyoruz lakin günümüzde hasta gözükmeyenlerde bu düşünce yapısına sahip olabiliyor. Çok basit örnek verecek olursam ilişki konusunda her iki cins için de geçerli bu eğer birbirlerini kıskanmıyorlarsa sevmiyor diye düşünmek ne kadar doğru ve mantıklı? 

Eserin her iki karaktere de yer vermesi oldukça güzel ve anlamlıydı. Av ve avcının duygularına şahit oluyoruz. Miranda 'nın bölümünü okurken kendinizi orada, karakterle bütünleşmiş bir halde buluyorsunuz. Etkilendiğim bir bölüm olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

  Sonu tahmin ettiğim gibi bitti ama bir yanım öyle bitmemesi için umut ediyordu. Yine de tatmin olduğum bir eser okumasıydı.



25 Haziran 2021 Cuma

KAYIP TANRILAR ÜLKESİ/ Ahmet Ümit


 ARKA KAPAK

Berlin Emniyet Müdürlüğü’nün cevval başkomiseri Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker, göçmenlerin, işgal evlerinin ve sokak sanatçılarının renklendirdiği Berlin sokaklarından Bergama’ya uzanan bir macerada, hayatı ve insanları yok etmeye muktedir sırların peşinde bir seri cinayetler dizisini çözmeye çalışıyor. Soruşturmanın Türkiye ayağında sürpriz bir ismin olaya dahil olmasıyla heyecanın dozu gitgide artıyor.

Kayıp Tanrılar Ülkesi, Zeus Altarı ve Pergamon Tapınağı’nın gölgesinde mitlere günümüzde yeniden hayat verirken, suçun çağlar ve kültürler boyu değişmeyen doğasını bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

“O yüzden unuttuk dediğiniz yerden başlayacağım. Unutmanın bedelini ödeyecek unutanlar. Cezaların en şiddetlisiyle ödüllendirilecek saygısızlık yapanlar, kalbi yerinden çıkarılacak beni kalbinden çıkaranların, yüzlerinin derisi yüzülecek benden yüz çevirenlerin…”


ALINTI

"Çünkü insan denen mahlukun en önemli niteliklerinden biri unutmaktı. İyiliği de kötülüğü de, acıyı da mutluluğu da, korkuyu da sevinci de unuturlardı. O yüzden aynı hataları tekrarlardı."

"Çocuklarından nefret edenler sonsuza kadar nefretle anılacaktır. İster ölümlü olsun, ister ölümsüz, kendi soyuna ihanet edenler, ihanetin en korkuncuyla cezalandırılacaktır."


YORUM"Bilgelik yaşanılmış olanı anlamakla başlar, ki zaten geçmişi bilmeyen bugünü kavrayamaz. O yüzden kahinler gelecekten çok geçmişte neler olduğuna bakarlar. Geçmiş, geleceği içinde saklayan sırlarla dolu bir aynadır."



YORUM

"Babasının gölgesinde yaşayan çocuklar asla büyüyemezler. Babasına muhtaç olanlar hiçbir zaman özgür olamazlar. Babalarının merhametine sığınan oğulların yaşamaya hakları yoktur."

Mitoloji ve arkeolojiyle bütünleşen edebi bir polisiye eserini okumak uzun zamandır aradığım bir eser olduğunu okuyana kadar fark edememiştim. Ayrıca sevdiğim bir kalemden okumak ise ayrı bir zevk yaşattı.

Kayıp Tanrılar Ülkesi, Almanya-Berlin de Yunan Mitolojisinin izlerini, hikayesini taşıyan bir cinayete tanık oluyoruz. İşlenen cinayetin birçok nedeni olabilir. Berlin Emniyet müdürlüğü baş komiseri Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker'in bu sıra dışı olayın çözümlemesini okumak oldukça heyecan verici.

Kitap içerisinde Zeus’un gözünden bir Olimpos turuna da çıkıyoruz. Olayları anlayabilmek için yapılan bu bölüm o kadar sürükleyici ve etkileyici ki bu bölümler olmasaydı eminim eser çok sönük kalacaktı.

Ayrıca mitoloji dışında değinilen, Berlin’de yaşayan Türkler ve yabancılar topluluğunu, geçmişte kötü bir soykırımla anılan Nazileri, Türklerin ve Avrupalıların arkeoloji çalışmaları kapsamında karşılaştırılmaları gibi birçok konuya yer verilmesi oldukça geniş bir alanda çarpıcı bir eser olduğunu tekrar göstermekte.

Gelelim polisiye kısmına, yeni bir karakterimizle karşı karşıyayız. İlerde devam eder mi bir bilgim yok ama çeşitlilik fena sayılmaz. Türk asıllı Almanya vatandaşı baş komiser Yıldız Karasu. 

Yıldız'ın cinayet mahallinde gösterdiği tutumlar oldukça cezp edici olmasına rağmen katil adaylarına gösterdiği tutumlarının tutarsızlığı, olay yerinin detaylandırılmaması gibi eksikler vardı. Yani Nevzat baş komisere alıştığımdan mı bilemiyorum ama biraz sönük kalmıştı.

Cinayet sebeplerinin çok fazla nedene sahip olması heyecanı ayakta tutan bir etkendi lakin ortalara geldiğimde  nedenleri gözden geçirince aslında katilin bariz bir şekilde belli olması polisiye konusunda tatminsizlik yaratmadı dersem doğru olmaz.

Şöyle genel bir özet yapacak olursam esere verilen emeği gerçekten hissedebiliyorsunuz ki yazarı da takip eden biri olarak uzun bir süreç içerisinde yazıldığı su götürmez bir gerçek. 

Ve son sayfalarda çok güzel bir sürpriz sizi bekliyor. Ben oraya geldiğimde oldukça sevinmiştim. 

Çok fazla uzatmadan kesinlikle okumalısınız dediğim bir eser oldu Kayıp Tanrılar Ülkesi..


23 Haziran 2021 Çarşamba

BÜYÜK VURUŞ/ Harlan Coben


 ARKA KAPAK

Amerika Açık Tenis Turnuvası sarsıcı bir cinayete tanıklık etmiştir. Eski profesyonel tenisçilerden Valerie Simpson öldürülmüştür. Ancak bu cinayetin ardında, birçok ismin büyük roller oynadığı, karmakarışık ve esrarengiz bir senaryo gizlidir. Cinayet basit ırkçı bir yaklaşımın ya da küçük bir hırsızlığın ürünü müdür? Yoksa işin içinde çok daha karmaşık birtakım ilişkiler mi mevcuttur? Araştırmalar tüm hızıyla sürmektedir ve nihayetinde erişilen sonuç ise, aslında hiç kimsenin kolayca tahmin edemeyeceği kadar çetrefilli ve ironiktir. 

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.



YORUM

Bolitar serisi hız kesmeden devam ediyor. Coben'in kalemine bu kitabıyla daha çok alıştığımı hissetmeye başladığımı söyleyebilirim.

İlk bakışta  birbirleri ile hiçbir alakası yokmuş gibi görünen ve hatta ilk ikisi altı yıl önce islenmiş tam dört cinayetle baş başayız. 

Myron, temsilciliğini yürüttüğü tenisçi Duane in maçlarıyla ilgilendiği turnuva sırasında, eskiden tenis kraliçesi olarak tanınan ama bazı yıkıcı sebeplerle sahalardan uzaklaşan Valerie nin öldürülmesiyle başlangıç noktamız. 

Kurgu ve kalemin akıcılığı, Myron ve Win ikilisinin zekaları ve esprileri ile bir oturuşta bitirdiğim bir kitap oldu. 

Tahmin edilemeyecek bir son değil ama kuşkuları sonuna kadar taşıyan bir eserdi. Ve polisiye de ben tam olarak bunu seviyorum diyebilirim. Katilin kim olduğu, neden işlediği, nasıl işlediği kısımları ipuçlarını takip ederek ilerlemek ve üstüne üstlük dedektiflerin de oldukça uyumlu ve esprili olması gerçekten muazzam bir yapıt ortaya çıkarıyor.

Myron'un zekası ve esprilerini çok sevsem  de bu ikili arasında bir seçim yapsam Win'i seçerdim galiba. Hayalet gibi ortalıkta dolanması, tereddüt etmeden işini yapması oldukça etkileyici.

Serinin üçüncü kitabı Zor Oyun yorumunda görüşmek üzere..




21 Haziran 2021 Pazartesi

RUH ADAM/ Hüseyin Nihal Atsız


 ARKA KAPAK

Türk edebiyatında pek alışılmamış çeşitte bir romandır. Müellifin tarihî romanlarını okumuş olanlar, tarihî bir roman gibi başlayan bu eserin öyle olmadığını görecek, sayfalar ilerledikçe kendilerini aşırı bir sembolizmin içinde bulacaklardır. Bir tarih çeşnisinin de yer aldığı roman, yaşamanın gayesini yalnızca askerlikte bulan bir subayın hayatıdır. Tabiatüstü olaylarla anlatılan bir hayat hikâyesinin, dikkatle bakıldığı zaman, gerçeklerin sembollerle çerçevelenmiş ifadesinden başka bir şey olmadığı görülecektir. «Ruh Adam», kendi nefsi ile mücadele eden bir insanın macerasıdır. Edebî-ruhî tahlilini yapanlar, eserin hakikaten bir roman mı, yoksa yaşanmış bir hayat mı olduğunu kestirmekte hayli tereddüde düşeceklerdir.


ALINTI

"Bana insanlardan mı bahsediyorsun? demişti. İnsanlar mazide ve tarihin yaprakları arasında kaldılar. Bu gördüklerin birer karikatürden başka bir şey değildir."

" Hakikaten şu insanların pek müz'iç mahluklardı. Kendi akıllarının üstünlüğüne inanarak başkasına öğüt vermekten vazgeçmiyorlar, fakat kendi gülünçlüklerini, zavallılıklarını da bir türlü idrak edemiyorlardı."

"Kendilerini yalnız ve kimsesiz sananlar, çevrelerinde dostlar gördükleri zaman nasıl bir inşirah duyarlarsa Ayşe de onu duyuyor, gönlünün ah u zar ile dolu olmasına rağmen yaşamaktaki zevki tadıyordu."

"Sevginin niçini olmaz ki efendim.. Düşünsem belki makul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakiki sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden doğar efendim."


YORUM

"Bütün hayatınca geri dönmek ve pişman olmak nedir bilmeyen bir adamın ruhundaki kavganın sonundan cidden korkulurdu."

Atsız'ın kalemi ile ilk kez bu eseriyle tanışıyorum. Yazar hakkında bilgim aslında yok denecek kadar azdı. Eserini okuduktan sonra hem kitabında ki düşünceleriyle hem de internet araştırmalarıyla tanımaya başladığımı söyleyebilirim.

 Gelelim eserin konusuna, Ana karakterlerden Selim Pusat, birisi geçmişten bu güne kadar gelen diğeri de günümüzde yaşayan iki hayatın içselleştirerek bir kişinin ruhunda birleştiği iki öyküden oluştuğunu söyleyebiliriz. Peki kiminle içselleştiriliyor? Selim Pusat, Mete’nin ordusundaki kaderini benzer bir şekilde günümüzde de yaşayan ve bunun ruhsal sancılarını ve halüsinasyonlarını yaşayan bir askerdir.

 Yüzbaşı Burkay evdeşinin iyiliğine kötülükle karşılık vermiş, eşini yasak bir aşk ile aldatmıştır. Bu yüzden Yüzbaşı Burkay’ın ruhu dünyaya her gelişinde bu ıstırap ile yaşar. Nitekim  son asırdaki Selim Pusat kimliği ile  edebiyat öğretmeni eşi Ayşe ile de evli iken  gönlünü yine bir başka kadına kaptırmış bu nedenle de bu çağda da bu ıstırapları yaşayan  birisi olarak karşımıza çıkmıştır. 

Aslında sadece aşk üzerinden ilerlemek doğru olmaz. Selim Pusat'ın kralcılık yaptığı gerekçesiyle askerlikten atılan bir kişidir. Askerlik kavramıyla adeta bütünleşmiş bir kişiliğe sahip olması hayatını özetlemekte aslında.

Öyle ki sevdiği ve dinlediği tek müzik askeri marşlardır, insanlarla iletişimi yaşadığı olaylardan sonra girdiği az sayıda ki diyaloglarda da sürekli konuyu askerliğe getirmekte veya sohbetteki tutumları hep askeriyenin katı ve soğuk mizacına göre yapmaktadır. 

Atsız'ın bu romanı kendinden büyük parçalar barındırdığı söylenmekte ki eseri okurken gerçekten de yazar kendini anlatıyor hissiyatı vardı.

Eserin tarih ve edebiyatla iç içe olması oldukça keyifliydi. Keyifli yapan aslında yazarın eserin içinde gizlediği okuduktan sonra fark edilecek düşünceler vardı. Örneklendirmek gerekirse, kader ortağı olan Şeref adlı karakterin cümleleri, seçilen şiirler gibi birçok örnek var. Spoiler vermeden bu kadar bahsedebiliyorum ama okuyunca hatta okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Başlangıç ve sonu güzel bir uyum içerisindeydi. Severek okuduğum bir eser olduğunu söyleyebilirim. 

Kitapla kalın..




20 Haziran 2021 Pazar

ANAYURT OTELİ/ Yusuf Atılgan


 ARKA KAPAK

Bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. İnsan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu. Ülkeleri yönetenler iyi ki bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticisinin yapabileceğinden çok daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzünde. Defteri kapadı. Ne gereği vardı artık bunları yazmanın ya da birkaç satır yazıp bırakmanın?

Çağdaş edebiyatımızın en ünlü kişilerinden Zebercet, yaşamını günlük yaşamın gerektirdiği en basit işlevlere odaklamış biri. Görünüşüyle son derece gerçek, basit ve sıradan. Ama içimizde bıraktığı etki öyle mi? Yusuf Atılgan’ın unutulmaz romanı Anayurt Oteli, bir memleket portresi, bir mizaç izahı. Yayımlandığı ilk günden bu yana başucumuzda. Okura düşen de onu daha yakından tanımak. 

YORUM

Anayurt Otelinin sahibi Zebercet otelinden sadece tıraş olmak için ayrılan, çevresiyle iletişimi sadece müşterileriyle sabit kalan, iç dünyasında fazlasıyla iç içe kalan biridir. Bir gün Ankara treni ile otele gelen güzel bir kadının ertesi gün bir hafta sonra tekrar geleceğini söyleyerek otelden ayrılması üzerine Zebercet 'in hayatı tamamıyla değişir. 

Zebercet her gün kadının kaldığı odaya girer ve geceleri, içinde o kadının da olduğu düşler kurmaya başlar, kadınla olan konuşmalarını tekrar edip durur. Kadını takıntı haline getirir ve odadaki hiçbir şeyi değiştirmeyerek de kadının tekrar geleceği günü bekler.  İşler iyice sarpa sararak otele gelen müşterileri kabul etmemeye başlar ve en sonunda oteli dışarıya kapatır.  Otel kapanınca yanında çalıştığı ortalıkçı kadın köyüne dönmek ister. Ve asıl sorun tam olarak burada meydana gelir.

Spoiler vermeden konuyu burada kapatıyorum. Kendi düşüncelerime gelecek olursak; Yazarın kalemiyle tanışmam  Aylak Adam eseriyle olmuştu. Orada kalemini ve kurguyu çok sevmiştim. Bu eserini de oldukça merak ederek başlamıştım ama umduğum gibi ilerlemedi. Midemi bulandıran bir karakter Zebercet, kitabı ne kadar yarım bırakmak istesem de sonuna kadar gitme huyum sayesinde bitirebildim.

Eser insanın içini sıkan, rahatsız eden, akıcı olmayan aynı zamanda mide bulandıran bir kitap. Her zamanki okuma şekli yapıldığında Zebercet karakterini görme şekliniz cinsel dürtüleri ağır olan, şiddete eğilimli, kendi içinde çelişen, karanlık bir karakter olacaktır. Kitap bittiğinde, Zebercet in yazılma amacını anlamaya başladığınızda kitapta bir nevi  anlam kazanmaya başlayacaktır. Zebercet, derinlerde gizlenmiş yasaklı olan şeylerin bilinçaltımızı dışa yansıtmış, toplum baskısından kişiliğini ortaya çıkaramayan, hayata tutunmakta sorun yaşayan bir karakter. 

İnceleme bakımından bakılacak olursa belki sevilebilir lakin diğer türlü beğendiğimi söyleyemem.

Naçizane tavsiyem yazarın kalemiyle tanışmadıysanız Aylak Adam eseriyle tanışmalısınız.

Kitapla kalın..